Güncelliğini Kaybetmeyen Oyun: Mutfak Söyleşileri…

(Gülsün Odabaş’ın 2011-2012 sezonunda da İBB Şehir Tiyatroları sahnelerinde seyredebileceğiniz ”Mutfak Söyleşileri” oyununun rejisi Yeşim Koçak ile yaptığı röportajı okurlarımızla paylaşıyoruz.)

1930 yılında İzlanda doğumlu Svava Jakobsdottir’in, 1965 yılında “12 Kadın” adlı ilk öykü kitabı yayımlandığında, ülkesinde büyük tartışmalara neden olur, var olan sosyal ilişkiler değişikliğe uğrar, bundan dolayı Svava birçok kişiden tehdit telefonları alır. İnsanlar işyerlerinde, evlerinde, partilerde, otobüslerde ve sokakta bu öykülerden bahseder, dostluklar bozulur, çiftler boşanır. Herkes yaşamındaki değişiklikten, evliliklerinin bitmesinden Svava’yı sorumlu tutar.

2005 yılında Vala Thorsdottir, Svava’nın öykülerinden yola çıkarak “Mutfak Söyleşileri”ni yazar. “Öyküler kırk yılı aşkın bir süre önce yazılmıştı, o zamandan beri köprünün altından çok sular akmıştı, yine de değindiği sorunların çoğu toplumumuzda hala o günkü varlığını sürdürüyor.” diyor Vala Thorsdottir.

Köprünün altından çok daha fazla sular akmış ama hala bizim toplumumuzda da benzer sorunlar yaşanmaya devam ediyor. Bu sorunları kara komedi olarak işleyen “Mutfak Söyleşileri” o günkü güncelliğinden hiçbir şey kaybetmiyor.

“Mutfak Söyleşileri”, 2011 yılında Yeşim Koçak tarafından 27. Genç Günler kapsamında İstanbul’lu seyirciyle buluştu. 14 Mayıs 2011 tarihinde ilk gösterimini yaptı ve seyircinin beğenisini kazandı. 2011-2012 sezonunda da İBB Şehir Tiyatroları sahnelerinde seyredebileceğimiz oyun, gösteriş ve tüketim merakı içinde olan kadın ve erkeği acımasız bir şekilde eleştiriyor. Bugün hala bazı kesimler tarafından tepkiyle karşılanan oyun, kutsal aile ilişkilerini, toplumdaki kadın imajını eleştiriyor. Bir yandan çocukları için kendini feda eden anneyi, diğer taraftan doğurmak kadın için bir zorunlulukmuş gibi algılayan ve sürekli doğum yapan kadını, evlenmek için kalbini ve elini söküp veren kadınları birer prototip olarak sahneye taşıyor. Biz de “Mutfak Söyleşileri”ni etkileyici bir rejiyle sahneye taşıyan yönetmen Yeşim Koçak ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Neden bu oyun?

İBB Şehir Tiyatroları 27. Genç Günler için bir oyun sahnelemek istiyordum ve birçok oyun metni okudum. Aralarından beğendiğim metinler oluyordu ama “Mutfak Söyleşileri”ni okuduğumda şu an sahnede gördüğünüz halini hayal ettim. Oyun söylemek istediği şeyi çok akıllıca, gözümüze sokmadan, altını çizmeden, alaycı bir üslupla direkt söylüyor. Aynı zamanda kadın karakterlerin fazla olması ve anlattığı şeyin kadınlar üzerine olması beni çok etkiledi. Şu anda oynadığım arkadaşlarımla, oyun dışında da sürekli görüşüyoruz, birlikte vakit geçiriyoruz. Sevdiğim, anlaştığım arkadaşlarım, onlarla birşeyler yapmayı hayal ediyordum ve “Mutfak Söyleşileri”nin tam bize göre bir kadrosu vardı. Yani oyunu okuduğumda hem nasıl sahneleyeceğimi hayal etmiş olmam, hem de düşündüğüm ekibe uygun olması bu oyunu seçmeme neden oldu. Hepimiz sahiplenerek ve severek oynuyoruz bu da seyirciye geçiyor.

Tüketime meraklı kesim ve hamile kadın…

Oyunda bir yandan tüketime meraklı kesim eleştiriliyor, bir yandan da aslında hissettiği şeyi itiraf edemeyen çeşitli kadınlar eleştiriliyor. Mesela hamile kadınlar bir canlı dünyaya getirdiği için kendini dünyanın en değerli insanı olduğunu düşünürler ve hiçbir şekilde hamilelik sürecinde kadınlıklarıyla ilgili gerçek duygularını dile getirmezler. Oyundaki hamile kadın ne olacağını sorguluyor, kendini güzel hissetmiyor, kocasının ilgisizleştiğini düşünüyor, bundan rahatsızlık duyuyor ve hissettiği şeyi direkt söylüyor, durumu, konumunu sorguluyor.

Hamile kadının anlatımı diğer anlatımlardan farklı mı?

Evet farklı. Biçim olarak da içerik olarak da.. Hamile kadın seyirciyle konuşuyor, onlarla dertleşiyor. Ancak diğer kadınlara dahil olduğunda, onlar gibi davranıyor; son modaya uygun döşenmiş bir evin en önemli şey olması, evlilik kurumunun, bir çocuk sahibi olmanın, tüm değerlerin üstünde görülmesi, çocukları için hayatından vazgeçmenin çok doğal ve normal sayılması gibi safsatalara inanıyormuş gibi yapıyor o da. Ne kadar farklı olsak da, arkadaşlarımızla ya da komşularla yan yana geldiğimizde onlar gibi davranabiliyoruz. Buradaki kadınları ayrı ayrı kişilikler olarak değerlendirmemek lazım, burada anlatılan kadınları birer prototip olarak seyretmek gerekiyor sanırım.

Mesela ‘mutfak ölçüleri’ sahnesindeki kadın da bir prototip. Erkeklerin aklını başından alacak kadar güzel ve dominant iş kadını. Adamla ilişkisi olmayan, sadece işini yapan, cazibeli, kadınlığından utanmayan, güçlü, güzel iş kadını… Adamın aklını başından alıyor. Böyle kadınlar da var hayatta, adamın karısı olan kadın gibi “geyşa” ruhlu kadınlar da… Aslında bunların hepsi kadınlık durumlarının yansımaları, figürleri.

Mutfak ölçüleri sahnesinde kadın “kulp” diyor, erkekse onu “tokmak” olarak değiştiriyor oyunda bu diyalog neden vurgulanıyor?

Kadın sürekli kulp diyor ve erkek durmadan tokmak olarak düzeltiyor. Burada erkek diline bir gönderme yapılıyor. Kadının kullandığı kelimeyi düzelterek erkekliğinin bir göstergesi haline getiriyor. Yazarın erkek jargonuna eleştirisi..

Sanki tüketim kadınların doğasında varmış gibi yansıyor.

Kadınlar da, erkekler de eleştiriliyor. Artık tüm hayatımız tükettiğimiz, aldığımız şeylerle belirleniyor. Statü belirleyici bir hale gelmiş durumda tükettiğimiz şeyler. Gittiğin, gezdiğin yerler, yemek yediğin restaurantlar, kullandığın telefon, oturduğun semt, kullandığın araba hayatımızı o kadar belirliyor ki. Yadırgasak da bu böyle. Yazar bunu eleştiriyor ve bunun altını çiziyor. Bir süre sonra artık yadırgamaz hale geliyoruz ve yazar bu durumu hatırlatıyor bize tekrar. Bunu yaparken de tatlı dille söylemesi, esprili bir üslupla anlatması daha etkileyici oluyor. Eğer direkt söyleseydi, bu kadar empati kurulamazdı diye düşünüyorum.

Oyunun kaynağı olan hikâyelere baktığımızda, Svava, “12 Kadın”ı 1940’larda korku hikâyeleri olarak yazmış. Komik, absürd bir tarafı yok hikâyelerin. O dönemde bayağı cesur metinlermiş ve İzlanda’da infial yaratmış. Fakat 1940 yılında yazılan hikâyeleri şimdi okuduğunuz zaman görüyorsunuz ki çok şey değişip, gelişmiş; hümanizm ve feminizmle ilgili. Bu dönemde çok naif kalıyor hikâyeler. Vala, o naifliği absürd bir yaklaşımla süslemiş ve o zamanın korku hikâyeleri şimdinin kara komedi hikâyelerine dönüşmüş. Aslında oyuna komedi demek doğru değil bu oyun kara komedi. Ağlanacak halimize güleriz durumu var oyunda.

Sahne kullanımınız ve dekor çok sade ve yaratıcı olmuş.

Oyunda sürekli kostüm ve mekan değişimi yaşanıyor ve zamanımız çok kısıtlı. Bu durumda en basit çözümlerin peşine düştük. Sade ve işlevli bir yöntem bulduk. Oyunu full dekorla oynayabilirdik ama o zaman oyunun çocuksu saflığını kaybedebilirdik ve hem bizim için hem de seyirci için içinden çıkılmaz bir hal alabilirdi. Bir oyunda en sade biçimi yakalamak her zaman kolay olmuyor ve biz orada bir başarı yakaladık diye düşünüyorum. Dekorumuz tek parça ve oyunun naifliğiyle örtüşüyor. Taciser Sevinç çok başarılı bir tasarım yaptı ve oyuncular da doğaçlamalarıyla o tasarımı çok çeşitli şekillerde kullanarak hüner gösterdi.

1963 yılında yazıldığında çok tepkiyle karşılanmış bir öykü kitabını 2005 yılında Vala Thorsdottir oyunlaştırıyor. Sizce oyun bugün tepki yaratabilir mi?

Keşke o zamanlar İzlanda’da yarattığı etkiyi burada da yaratsa. Çok isterdim. Orada, erkekler kadınlarla olan ilişkilerinde ve evliliklerinde yaşadıkları sorunlarla yüzleşmişler ve buna tepki göstermişler. Burada o yüzleşme yaşanmıyor. Erkekler yapılan eleştiriyi üzerlerine almıyorlar. Ben oyunda hamile kadını oynuyorum, bazı sahneleri seyircinin arasında oynuyorum, onların gözlerinin içine bakıyorum ve onlardaki reaksiyonlara göre aksiyonda bulunuyorum. Bazı seyirciler çok yadırgayarak bakıyor benim oynadığım role. Bir kadın hem hamile kalıp hem de bu durumu nasıl sorgular diyorlar ve buna inanamıyorlar. Ama eminim oyunu seyreden ve hamilelik süreci yaşamış kadınlar, kendilerine soruyordur; acaba ben de kendimi çirkin ve hantal hissetmiş miydim, kocam ilgisiz miydi vs gibi. Bunlar düşünmeyi yok saydığımız tabularımız. Eğer hamile isen ondan büyük bir gurur ve mutluluk yokmuş gibi ağır bir baskı var kadınlar üzerinde, fark etmediğimiz, unuttuğumuz ve çok normal karşıladığımız, süreç içerisinde alıştığımız baskılar.

Oyun çok ince göndermelerle bunları işliyor. Mesela oyunda ölen kız hikayesinde oğlan kızın öleceğini biliyor ve çok aşık olduğu sevgilisine o gün evlenelim diyor ve kız kabul ediyor. Bu çok naif bir hikâye, kızın oyunda okuduğu yengeç hikâyesi sürekli kendini tekrar ediyor. Evlilikler de kendini sürekli tekrar etmiyor mu? Oyunun ilk sahnesinde çocukları tarafından kadının beyni çıkarılıyor ve kadın yaşamına beyinsiz olarak devam ediyor ve bu hikâye de sürekli kendini tekrar ediyor, o çocuklar evlendiğinde onların çocukları da onların beyinlerini alıyor, çocuklar sürekli doğup doğup duruyorlar. Ben bu oyunu okuduğumda beni bu imajlar etkilemişti. Oyunun çok doğru göndermeleri olduğunu ve eleştirisini çok doğru bir üslupla yaptığını düşünüyorum.

Oyunun yazarı Vala Thorsdottir ile Facebook üzerinden iletişime geçtik. Ve tesadüf Vala bizim oynadığımız tarihlerde Ankara’ya bir tiyatro kumpanyasının daveti üzerine atölye çalışması yapmaya geliyordu. Hemen oyunumuza davet ettik. 27. Genç Günler’de oynadığımızda oyunumuzu seyretti ve çok beğendi. Biz oyunda bazı değişiklikler yapmıştık. Çıkardığımız sahneler vardı, bazı sahnelerin yerlerini değiştirmiştik, Vala Thorsdottir bu haliyle oyunumuzu çok beğendiğini söyledi.

Yönetmenliğe devam edecek misiniz?

Ben yönetmenliği sevdim. Hayal ettiğin şeyi adım adım gerçekleştirmek çok güzel bir duygu. Tabii aynı dili konuşabildiğin insanlarla mümkün bu, o bakımdan tekrar tekrar söylüyorum çok iyi bir ekiple çalıştım. Böyle bir ekiple ve sevdiğimiz metinler elimize geçerse yönetmenliğe devam etmek isterim tabii.

Gülsün Odabaş