İşgalin Sahnesinde…

Toplumsal hareketlerin sahnesinde sanatın ayrı bir yeri vardır. 20. yüzyılın büyük krizlerine karşı tepkilerini ortaya koymak üzere harekete geçenler, sanatı dayanışmaya çağırırlar. Bunun bir örneği, “Wall Street’i İşgal Et” eylemlerinde gözlemlenebilir. Wall Street’te 3 ay önce, ABD’deki gelir eşitsizliğini ve banka sistemini protesto etmek amacıyla başlayan işgal eylemleri, görsel ve performatif sanat üretimine de sahne oluyor. İşgal eylemleri sadece Wall Street ile sınırlı da değil. Eylemcilerin girmelerine izin verilmeyen, girdiklerinde de zorla çıkartıldıkları kamusal kültür-sanat mekânları da eylemlere ev sahipliği yapıyor: 1 Aralık’ta, Lincoln Center’ın önünde, polis barikatına rağmen gerçekleşen eyleme Philip Glass, Lou Reed ve Laurie Anderson gibi sanatçılar katılmış ve işgal eylemlerine destek olmuşlardı.

Benzer şekilde Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciler, 6 Aralık Salı gününden beri, kaliteli ve ucuz yemek haklarının ellerinden alınmasına, okullarının ticarileştirilme ve soylulaştırılmasına tepki olarak, kampüslerini işgal eden Starbucks’a yerleşmiş durumdalar. İşgalin sahnesinde tiyatro gösterileri, atölyeler, müzik dinletileri, film gösterimleri yer alıyor. İşgal Oyuncuları adı altında bir grup tiyatrocu, işgal mekânında oyunlarını sahneliyor, Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları atölye çalışmaları düzenliyor, Bandista müziğiyle işgale katılarak destek veriyor.

Bazen de tiyatro, bir tepkinin sahnesi olmaktan çıkıp, işgalin mekânı haline gelebiliyor. Aralık ayı başlarında, İtalya’da bir tiyatro salonu, özelleştirileceği dedikoduları üzerine şehirde yaşayanlar tarafından işgal edildi. İşgali gerçekleştiren aktivistler, tiyatronun bir kamu malı olduğunu savunarak Teatro Valle’nin akıbetine karar verenlerin şehir sakinleri olması gerektiğini belirtiyorlar. İşgalin tek gündeminin Teatro Valle olmadığını da sözlerine ekliyorlar: Wall Street’te ve dünyanın birçok yerinde gerçekleşen işgallerden esinlenerek, sanat fonlarında yaşanan erozyondan İtalyan hükümetinin kemer sıkma politikalarına kadar uzanan bir yelpazede taleplerini dile getiriyorlar. İster istemez AKM’nin, Emek sinemasının ve kamunun onayı alınmaksızın projelendirilen, dönüştürülen, yıkılan bütün kültür-sanat mekânlarının akıbeti geliyor akla.

Toplumsal hareketlerin yoğunlaştığı, taleplerin açıkça ve doğrudan eylemlerle dile getirildiği böyle bir dönemde, sanatın rolünü kavramak önemli görünüyor. Sadece eylemlerin sanatsal yönünü vurgulamak ya da sesini duyurmak için sanata yaslanmak değil; bir kamu malı olarak sanatı savunabilmek adına da…

Okuyucu Yorumları

“İşgalin Sahnesinde…” yazısına3 birden fazla yorum var.

  1. Melih Anık dedi ki:

    İşgal Berlin Filarmoni’nin binasındaki gibi yapılır.

    Her olanağı seferber ederek öğle yemeği zamanı konserleri, atölyeler, meslek kursları, sanat dersleri, stüdyo kayıtları, müzeler vb ile halkın binaya gelmesini, orada sanat ile iç içe vakit geçirmesini sağlamak ve bu yolla binanın işgalini sağlamak yani. Böylelikle halkın sahiplendiği sanat binasını kapatmaya kimsenin gücü yetmez.

    Sanat “mal” değildir. Alınıp satılmaz.

  2. Özgür Bahçeci dedi ki:

    İdeal – İşgal oyuncuları

  3. İlker Yasin dedi ki:

    Boğaziçi Üniversitesi’nde ciddi bir dönüşüm var. Öğrenci Faaliyetleri Binasındaki Tiyatro Salonunda (Demir Demirgil Salonunun) durumu da hiç iç açıcı değil. Okul bu salonu şirketlere veyahut çeşitli organizasyonlara kiralayarak salonu dolduruyor. Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları çalışma mekanı sıkıntısı yaşamaya başladı diye biliyorum. Eskisi kadar ki çok eskiye gitmeye gerek yok, benim okuduğum yıllar arasında 1999/2006 bu türden sorunlar yaşamıyorduk… Konuyla ilgili Bilal Akar bilgilendirici bir yazı yazmıştı. http://mimesis-dergi.org/2010/11/universite-salonlari-misafir-odasi-degildir/
    Son durum hakkında bir yazı daha kaleme alsa çok iyi olur…

Yorum


işlemi tamamlayınız: