Sahne Büyüsü Gnlev’de Yüksek Derece

(Erdoğan Mitrani’nin Şalom Gazetesi’ndeki yazısını yayınlıyoruz.)“Genelev, gerçek anların yaşandığı bir yer. Yalanın dolanın olmadığı, çıplaklığın hüküm sürdüğü, apaçık bir yer. İşte, biz de böyleyiz… Ayrıca bizim kendi sahnemiz yok. Genel bir mekânda çalışmak durumundayız. Bu yüzden ‘gnlev’ adını çok sevdik. ‘E’ harflerini kaldırarak da kelimeyi cinsellikten uzaklaştırmak istedik. Tabii, bunda internet sansürünün de payı yok değil.” Turgay Doğan

Yüksek Derece, Turgay Doğan’ın kurduğu bağımsız bir tiyatro topluluğunun, gnlev’in ilk oyunu. Doğan, Almanya kökenli bir yazar-yönetmen. Tiyatro ile lisede tanışmış. Tiyatroyla profesyonel olarak ilgilenmeye üniversitede fizik öğrenimi gördüğü sırada karar verip okuldan ayrılmış. Irene Baird’in öğrencisi Anton C. Glaser’dan oyunculuk dersleri almış ve asistanlığını yapmış. Almanya’da oyuncu, yönetmen ve yazar olarak birçok oyunda yer almış.  Sinema ile de ilgilenmiş. 2000 yılında çektiği ikinci kısa filmi ‘Summertime’, Medienzentrum Essen Kısa Film Festivali’nde birinci olmuş. Altı sene önce Türkiye’ye dönmüş. Yüksek Derece, Türkiye’de yazıp yönettiği ilk oyunu.

gnlev, belirli bir mekâna bağlanmamayı, belki de izleyicinin gelmesini beklemektense ona gitmeyi yeğleyen, ‘seyyar’ bir topluluk. Bu tip toplukların geleneksel sahnenin şeffaf dördüncü duvarını tamamen yok ederek, küçük mekânlarda, seyirci ile iç içe, diz dize oynadıklarını bilen biri olarak, oyun alanına girdiğimde bir yanda izleyici sıraları, diğer yanda, dekoru, içinde canlı bir balığın yüzdüğü minik akvaryumuna kadar büyük özenle tasarlanmış bir sahne görmek beni biraz şaşırtmadı değil. Ancak oyun başladıktan az sonra, aynen sekiz genç oyuncusunun, oyuncu olmaktan çıkıp birer gerçek kişiye dönüşüvermesi gibi, sahne de sahne olmaktan çıkıp, SUNSHINE MOTEL’in lobisi oluverdi

Bir motelde kesişen hayatlar

Dünyanın en sıcak günlerinin yaşandığı, ‘küresel ısınma’ kâbusunun, gelecekte olabilecek bir felâket değil, güncel bir gerçeğe dönüştüğü, kavurucu sıcağın ne zaman öldürücü olduğunu uyarmak için sirenlerin sık sık çaldığı belirsiz bir yakın gelecekte, bilinmeyen bir yerde, artık arabaların da geçmez olduğu bir otoyolun kenarında bir başına duran, aile mirası bir moteldir SUNSHINE.

Bu dünyadan tecrit edilmiş yerde sekiz kişi yaşamaktadır: Anne ve baba öldüğü için motelin tüm işleriyle ona az biraz yardım eden kız kardeşinin (Reyhan Nur Çalıkoğlu) sorumluluğunu yüklenmiş olan ezik ve pısırık motelci (Sarper Çelikbaş), uluyana dek sevişen, “evlenmek, ölüm ayırana dek birlikte olmak” isteyen çift (Günışığı Zan ve Tolga Akman), hangi rüzgârın onu bu motele attığı belli olmayan, çocuk sahibi olmak için moteldeki bütün erkeklerle sevişmeyi göze alan 404’ün yeni müşterisi (Öykü Oktay), yarı çıplak gezen, devamlı yayında olan ama kimin izlediği belli olmayan blogcu (Fahrettin Eren Dinler), devamlı satmaya çabaladığı ayakkabılarla dolu odasında,  2 metre boyunda, rakı içip dans etmeye meraklı dev bir böcek kâbusları gören 406’daki adam (Uğur Küçükdağ) ve 305’de atıyla birlikte kalan uyuşturucu bağımlısı kovboy (Emre Taştekin) (biz atı görmedik, oyun tanıtım broşürünün yalancısıyız).

Motel sakinleri, dışarı çıkmanın gittikçe imkânsızlaştığı bu kapalı dünyada,her gün, sokağa çıkma yasağını hatırlatan siren sesleri arasında vücut ısılarını ölçmek zorunda oldukları bir rutine uyarak, geçmişle hesaplaşmaya çalışmakta, duygusal ilişkiler ve çatışmalar yaşamakta, belki de, savaşarak ya da sevişerek, severek ya da nefret ederek, gerçeklerin peşinden koşarak ya da hayal kurarak sadece kaçınılmaz bir sonu, ölümü beklemektedir.

İlişki yumağı açıldıkça kişilerin başta farklı görünen yaşamları gittikçe birbirinin içine girer, sorular cevaplanmaya başlar, ama her cevap yanında yeni bir soru getirir: Karşımızda ayrı ayrı öyküleriyle sekiz ayrı karakter mi vardır yoksa tek bir ailenin üç nesil üzerinden anlatılmış bir öyküsü müdür? Ya da hepsi, ailesinin mirasını koruma takıntısının giderek şizoid bir karaktere dönüştürdüğü, gerçek dünya ile bağlantısı kopmakta olan motelcinin hezeyanları mıdır?

Turgay Doğan’ın da dediği gibi, asıl miras motel değil, “ iç içe geçmiş, kesişen hayatlardan oluşan bir yaşanılmışlar bütünü” değil midir?

Dört dörtlük oyunculuk

Bu derece yoğun bir metni, soluk soluğa izlenen bir oyuna dönüştürmek için, kâğıt üzerinde çok etkileyici olması (ki gerçekten öyle) yetmez. Oyunculuğun dört dörtlük bir ekip oyunu olması ve hiç aksamaması gerekir. Yukarıda adını verdiğim sekiz genç, kendilerini tiyatroya adayan, bu işi aşkla tutkuyla yapan genç nesil oyuncuların üst düzey performanslarını artık kanıksamış olan beni bile şaşırtacak derecede iyi bir oyun çıkarıyorlar. Günışığı Zan,Tolga Akman ve Öykü Oktay’ın bırakın birbirlerine dokunmak, sahnenin aynı bölümünü bile paylaşmadan oynadıkları üçlü sevişme sahnesi çok başarılı, Sarper Çelikbaş’ın ezikliği,

Emre Taştekin’in ‘keş’ bakışı o kadar doğaldı ki, oyun sonrası tanıştığımda normallikleri beni neredeyse şaşırttı. Uğur Küçükdağ’ın dev böceği canlandırdığı sahnedeyse, sekiz kolunu birden görür gibi oldum.

İşlevsel dekorun, oyunun başındaki ve sonundaki esprili barkovizyon görüntülerinin ve Men With A Plan’ın müziklerinin yapıma büyük katkısı olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Oyunun tanıtım broşüründe yazar olarak Turgay Doğan & FAHRENHEIT Yazı Ekibi’nin adı var. FAHRENHEIT Yazı Ekibi, Yüksek Derece’nin sekiz genç oyuncusundan oluşuyor.Bu gençler ilk kez bir araya gelmişler. Oyundan önce birbirlerini tanımıyorlarmış bile. Doğan onları bulmak için ilân vermiş. Ekip kurulunca, öykünün ana hatları verilmiş; oyunun metni oyuncuların öz yaşamlarından, özlemlerinden, sıkıntılarından, korkularından, iletişimsizliklerinden, kısacası bilinç ve bilinçaltlarıyla yüzleşmelerinden yola çıkılarak, doğaçlamalar ve tartışmalarla oluşturulmuş.

Oyun bitince yönetmen ve oyuncuların katıldığı söyleşide, kendi kuşağım adına bu gençlerden özür dilemek istedim. Önyargılı bir bakış açısıyla ‘apolitik, asosyal, facebook ve twitter bağımlısı (Tolga Akman, facebook’taki bir ilânı okuyup oyuna katılmış; anlaşılan facebook  o kadar da kötü bir şey değil!), kayıp bir kuşak’ olduğunu ileri sürdüğümüz bu çocuklar, pek çok şeyin farkındalar. Hissediyor, düşünüyor, irdeliyor ve kendilerini ifade etmeyi biliyorlar. Tiyatro,  seslerini duyurmanın ve içindekileri dışa vurmanın en doğru yollarından biri. Yüksek Derece’de bizlere benliklerinin en derininden çekip çıkararak çok ciddi,  çok önemli mesajlar veriyorlar.

Bu pırıl pırıl gençlerin söylediklerine mutlaka kulak verin. Yüksek Derece, 14, 21, 28 Aralık tarihlerinde Mekân Artı’da sahneleniyor. Kaçırmayın. Hem henüz keşfetmemişseniz Mekân Artı’yı da tanımış olursunuz.

Şalom

Yorum


işlemi tamamlayınız: