Shakespeare ve İdeoloji: Tiyatro Yeraltı

Tiyatro Yeraltı’nın ‘Bir Fikr-i Firar Meseli: Macbeth’ Oyunu Vesilesiyle

Barış Yıldırım

Babamın Shakespeare ve tarih ilişkisine dair kendine özgü fikirleri var. Shakespeare –ve onun yolundan giden bütün bir drama sektörü– olmasaydı hem tarihin hem bugünün dünyasında çok daha az entrika ve kan olacağını düşünür.

Babam spekülasyonlarını Dante ve Homeros’a kadar uzatırken ben sürekli Alman İdeolojisi’nden alıntılarım: “Yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine, bilinci belirleyen yaşamdır.” Shakespeare’in ve başkalarının kaleminden kan, kin ve entrika damlıyorsa, bu o kalemin hokkası olan içinde yaşadığımız toplumsal ilişkilerin ağzına kadar kan, kin ve entrikayla dolu  olmasındandır.

Tiyatro Yeraltı’nınBir Fikr-i Firar Meseli: Macbeth adlı oyununu görmek üzere Maltepe’deki Tiyatro Tempo’nun merdivenlerinden inerken Shakespeare ve Alman İdeolojisi bağlantısıyla bir kez daha karşılaşacağımı beklemiyordum.

Gerçi, iktidar meselesinin giderek “can yakıcı” bir hale gelmesinden olacak, özellikle tragedyalarında ve tarihsel oyunlarında hemen her zaman iktidar olgusu üzerine düşünen Shakespeare’in bu olguyu en çıplak haliyle ele aldığı tragedyası Macbeth son günlerde revaçta. (Örneğin Tiyatro Nar’da yakın dönemde, Selda Öndül’ün yazıp yönettiği Bay ve Bayan Makbet oyunuyla perde açtı.)

Yeraltı ise iktidar sorununu da kapsayacak şekildeideoloji olgusunu, rejisinin düşünsel kurgusunun eksenine yerleştirmiş. Yılmaz Angay oyunu Shakespeare’in Macbeth başta olmak üzere Titus Andricus, Hırçın Kız ve Hamlet metinlerinden yola çıkarak yazmış, sahnelemiş; dramaturgi de Fulya Paksoy’la birlikte Angay’a ait.

Gerçeğin ve Yanılgının Dünyası

Sahneleme ve dramaturgi, sahne etmenlerini ikiye ayırmış. Bir tarafta çoğunlukla kukla ve gölge oyunuyla temsil edilen ideoloji ya da “yanlış bilinç” düzlemi (oynatıcılar: Ali Değirmenci, Attila Aytekin, Aylin Topal, Fulya Paksoy, Hüseyin Martlı, Sedot, Yağmur Yalçın); diğer yanda çoğunlukla gerçek oyuncularla (Anıl Seren, Doğan Aktaş, Zeynep Başaran) temsil edilen gerçek dünya ya da “doğru bilinç” düzlemi.

Papaz Berkeley’den Matrix’e kadar kültür tarihi “iki dünya” diye adlandırabileceğimiz bir yaklaşımla oynar. Berkeley algılarımızın dışında bir gerçeklik olmadığını söylüyordu. Kant, içinde yaşadığımız fenomenler dünyasını aşıp neden-sonuç ilişkilerinden, zamandan ve mekandan azade numenal bir dünyanın bilgisine erişip erişemeyeceğimizi tartışıyordu. Calderon, Hayat Bir Rüyadır oyununda bir gün zincire vuruluyken ertesi gün prens olan bir adamın yaşadığı hangi dünyanın gerçek hangi dünyanın düş olduğunu bilememesini konu ediniyordu.

Velhasıl, insanlar görünüşle gerçek arasındaki ilişkileri çeşitli biçimlerde anlamaya, açıklamaya çalıştılar. Bunun bir sebebi var: insan, algısıyla algı nesnesi arasındaki ilişkiyi bir şekilde çözmelidir, çünkü bu ilişki hiç de dolayımsız görünmez, sık sık yanıltıcı sonuçlara götürür. Bu yüzden Marx, görünüşle gerçek aynı olsaydı, bilime gerek kalmayacağını söylüyordu ya.

Yeraltı’nın Fikr-i Firar’ı, asıl olarak gerçeklerin farkında olan oyuncular düzleminin türlü yanılgılar içindeki kukla ve gölge oyunu düzlemine verdiği ayarlarla örülü. Üç cadı, kukla düzleminden firar ederek gerçek oyuncuların arasına karışan ve kukla sahnesinde kendi öyküsünü izleyen Macbeth’e içine düştüğü çeşitli yanılgıları gösterir.

Kuklaları ve gölgeleri, metaforik anlamına uygun biçimde yanılgılar dünyası olarak; gerçek oyuncuları metaforik anlamına uygun biçimde gerçekler dünyası olarak kullanmak. Belki çok sıra dışı değil ama, yalınve üretken bir fikir. (Kumpanyanın bu fikri metinsel ve sahnesel olarak işleyişini bir başka yerde tartışmıştım, o yüzden ayrıntıya girmiyorum: Shakespeare’li bir ‘Fikr-i Firar Meseli’,http://goo.gl/G6tjr)

Bırakınız Ezsinler mi?

Dünyaya dair doğru ve yanlış fikirlerin olmadığı, Nietzsche’nin ve “O senin doğrun, bu benim doğrum”u yaşam felsefesi olarak benimsemişlerin batıl inancıdır. Elbette Dünya öküzün boynunda mı duruyor?, Kapitalizm insanlığa mutluluk getirebilir mi?Nihat Doğan mı daha çok saçmalayabilir Nagehan Alçı mı? gibisinden birçok sorunun doğru ve yanlış cevapları var. (Kabul ediyorum, son soruyu bilimsel olarak cevaplamak biraz zor olabilir.)

Ancak odağına doğru ve yanlış bilinçleri alacak kadar iddialı bir oyunun (ki bu iddiada hiçbir sorun yok) kendi ideolojisinin mercek altına alınması gerekir. Fikr-i Firar, Shakespeare’in Macbeth ve diğer metinlerindeki ideolojik kurgusunu eleştirirken, kendisi temelde soyut bir şiddet karşıtlığı konumunu benimsiyor. Feminist bazı tınılar da alttan alta bu konuma eşlik ediyor:

Macbeth’in savaşta yaptığı şiddet iyidir de amcasını öldürmesi mi kötüdür? Hamlet Ofelya’yla, Macbeth Lady Macbeth’le neden alakadar olmamıştır? Lady Macbeth’in neden kendi adı yoktur da Macbeth’in leydisi olarak anılır? İktidar ve şiddet nasıl iç içe geçmiştir vs.

Bu ideolojik düzlem son derece zayıf olduğu için zaman zaman tutarsız zaman zaman komik denecek kadar indirgemeci düşünceler sahneden bize vaz ve vaaz edilir.

Örneğin Hamlet’in kendini iktidar oyunlarına kaptırarak Ofelya’yı ihmal ettiği iddiası Shakespeare metni bağlamında epey temelsizdir; Hamlet, babasının katili olan amcasına karşı bir türlü harekete geçememenin suçluluk ve kararsızlık duygusu içinde zaten yarı deli gibi bir şeydir. Mesele bir adamın sevgilisini ihmal etmesi kadar basit değildir yani.

Bu “ihmal” meselesi LadyMacbeth’te iyice tuhaflaşır. Bir sahne önce Macbeth’i cinayete kışkırtan Lady, bir sahne sonra işlediği suç yüzünden delirince, bu kez Macbeth’e “Neden karınla ilgilenmiyorsun?” diye özetlenebilecek eleştiriler yöneltilir.

Elbette dramaturgi, bu oyunların meselesinin erkeğin kadını ihmali olmadığının farkındadır, ama feminist propaganda yapma çabasına kendilerini kaptırdıkları için metni farklı okuma adına zorlama yorumlara başvururlar.

Şiddet meselesine gelince zemin iyice kayganlaşır. İki sebepten:

  • Birincisi, bir Shakespeare metnini içerdiği şiddet yüzünden eleştirmek anlamsızdır; zira her şeyin sütliman olduğu, herkesin herkese engin bir hoşgörüyle yaklaştığı bir dünyada, drama olsa olsa iç bayan bir sevgi pıtırcığının mıymıy sesinden ibaret olabilir.
  • İkincisi ve daha önemlisi, şiddetkiremit gibi damdan düşen” bir şey değildir. Dünya yüzündeki bütün şiddetleri saiklerine göre ikiye bölüp bir terazinin kefelerine koyabilsek, bireylerin birbirine uyguladığı nedensiz şiddet kefesinin, egemen sınıfların iktidar hırsından kaynaklanan şiddet ve savaşların kefesi karşısında anında toprağa yapışacağını görürdük.

Fikr-i Firar, şiddetle iktidar ilişkisini zaman zaman görmeyi başarıyor, ama iktidarın sınıfsal niteliğini göz ardı ettiği için hızla soyut şiddet ve savaş karşıtı söyleme rücu ediyor.

Egemenlerin ezilenlere muazzam bir şiddet uyguladığı bir dünyada, siz egemenin şiddetine değil genel olarak şiddete karşı durursanız, ezilenin egemenin şiddetini şiddetle bertaraf etme ve egemensiz, dolayısıyla şiddetsiz bir dünya kurma hakkını da elinden alacağınız için, aslında söylediğiniz tek şey vardır: Bırakınız ezsinler, bırakınız ezilsinler!

 

22 Kasım 2011 tarihinde Evrensel Gazetesi’nde yayımlanan bu yazı (http://www.evrensel.net/news.php?id=18021) Mimesis için düzenlendi.

 



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: