Stephens Bu Kere Ne Anlatıyor Ya Da Neyi Anlatamıyor: Bulanık

Üstün Akmen

İngiltere’nin hayli üretken “In Your Face” yazarlarından Simon Stephens’in çarpıcı metinlerinden ‘Pornografi”yi 2009-2010, “Punk Rock”ı 2010-2011 sezonlarında DOTMARSTA prodüksiyonu olarak izlemiştik. Aynı yazarın nisan 2011’de Londra’da prömiyeri yapılan son yapıtı “Bulanık-Wastwater”ı 2011-2012 sezonu oyunları arasında ikincikat pro no.1’in yapımı olarak ve Genç Yönetmen Engin Hepileri’nin rejisinden seyreyledik.

Her Öykünün Detayında Bir Çocuk İstismarı

Stephens bu kere, yarımşar saatlik dilimler halinde biri telaşlı koruyucu anne (Deniz Türkali) ile bir hayat kurmak üzere Kanada’ya uçmaya hazırlanan sorunlu oğul (Erkan Avcı); diğeri otel odasında buluşan, hem polis hem porno oyuncusu kadın (Defne Halman) ve matematik öğretmeni (Erkan Pekbay); bir diğeri Filipinlerden kaçırılan bir çocuğu “satın almak” üzere bekleyen adam (Cengiz Bozkurt) ve çocuk ticareti yapan genç kadının (Yeşim Koçak) öykülerini anlatmış. Oyun sırasında, üç öyküde altı karakterin birbirlerinden habersiz, havaalanı çevresinde üç ayrı mekanda yaşadıkları gerilimli anlara tanıklık ettik. Her öykünün detayında bir çocuk istismarı vakası yatmaktaydı, kabul ettik, ama Stephens’ın bu kere ne anlatmayı amaçladığını doğrusu anlamakta hayli güçlük çektik.

Gerçeklerle Yüz Yüze Kalamadığımız

Karakterler birbirleriyle tanışık değildi, mekanlar belki birbirlerine çok yakındı, gel gelelim öyküler birbirleriyle çok ilgisizdi. Altı karakter de yaşamlarının farklı dönemlerinde mutlulukları, kişisel tatminleri ya da tatminsizlikleri olmuş; para için insanlık suçu işlemiş kadınlar ve erkeklerdi. Kötülüklerin dünya sahnesinde kol gezdiği, toplumların çocukların cinsel istismarlarını göğüsleyemedikleri, kadın bedenlerinin porno sektöründe acımasızca tüketildiği bir evrende yaşıyorduk; aileler inatla çocuk sahibi olmak istiyorlardı, ancak sonucunda onlara sahip çıkamıyor, çocukları perişan ediyorlardı. Bütün bunları biliyordum, gel gelelim yazarın “Wastwater”ı, Çevirmen Aslı Salarvan’ın başlık attığı biçimiyle böylesine “bulanık”, bu kadar “kapalı”, bu denli “bunaltan”, olamazcasına “şifresiz” ve gerçeklerle yüz yüze kalamadığımız bir biçem içinde yazışını anlayamadım.

Baskı Duygusu

Üç öyküden izleyiciye (bana sorulursa) sadece ”baskı” duygusunun (aile baskısı, aşk baskısı, ticari baskı) geçtiğine inandığım bu çalışmayı sevmediğimi değil, hayli zorlandığımı açık yüreklilikle itiraf ediyorum. Diğer taraftan, Eyüp Emre Uçaray’ın dekor-ışık, Ebru Özaydın’ın kostüm tasarımları dahil, Yönetmen Engin Hepileri’ye söz ettirmeyeceğimin bilinmesini istiyorum. Gene de ilk bölümde oyuncular neden o kadar aksiyonsuz, bu hususu da Hepileri’ye sormadan edemiyorum. Metni okumadım, ama kimi aksamaların Çevirmen Aslı Salarvan’dan kaynaklandığını sanıyorum. Çevirdiği metin aracılık işlevini “bihakkın” yerine getiriyor, tamam da çeviri hem anlamsal, hem de sentaksik (Mantıklı, hedefe yönelik, gerçek yönelimli düşünme biçimini vurgulamak için bu sözcüğü kullanıyorum) amaca pek uygun değil. Diğer taraftan, çevirinin yananlamsal (Eşanlamlı bir dilsel ifade ya da terimin uygulanabilirliğini tayin etmek için belli bir izlek oluşturmak) boyutlarını da duymazdan gelmiş Salarvan, eleştiriyorum.

Kusursuz Oyunculuklar

Oyunculardan Deniz Türkali, Erkan Avcı ve Erkan Pekbay üstlerine düşeni yapıyorlar. Üçünde de eleştiri masasına yatırılacak kadar önemli kusur-kabahat yok! Gene de, Erkan Avcı’nın yüksek perdeden bağırırken oluşan (rahatsız edici) çatlamaları yeniden gözden geçirmesini diliyorum. Cengiz Bozkurt’u izlerken, her heyecanın bireysel bir isteğin tatminden ya da tatminsizlikten doğup geliştiğini görmek mümkün… Ben çok alkışladım Bozkurt’u, yürekten kutluyorum. Defne Halman, abartısız bir polis/porno oyuncusu çıkarmış ortaya. Karakteri ete, cana, kemiğe büründürürken coşkusal durumunu iyi denetliyor ve iletişim halinde bulunduğu karşısındakine göndermeyi başarıyor, Halman’ın oyunculuğunu seviyorum. Yeşim Koçak ise, gövdesini tamamen duygularının hizmetinde tutma yeteneğini bu kere de cömertçe ortaya sererken, çocuk simsarını canlandırmaya yönelik dışsal tekniğinin temelini de ortaya koyuyor, Koçak’ı izlerken müthiş keyif alıyorum.

İkinci Kat ekibini sevgiyle kucaklıyorum.


Ali Poyrazoğlu ‘Bir Şölendir Opera’ Dedi

Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’nın etkinlik türlerine yeni eklenen “Bir Şölendir Opera” anlatı serisi, Ali Poyrazoğlu ile başladı. Ali Poyrazoğlu, Fransız Besteci Georges Bizet’nin “Carmen”ini kendi arşivindeki özgün seçkiler eşliğinde, kendi dağarcığındaki bilgi/görgü süslemeleriyle öyle bir dillendirdi ki, ayağa kalkıp alkışlamamak mümkün değildi. Süreyya Operası’nın tarihi salonunu hıncahınç dolduran izleyiciler tiyatro ve müziğin temelleri üzerinde şiir, şarkı, dans, dekor, kostüm, resim, mimarlık, şan ve oyunculuk sanatlarının kaynaştığı “opera” denilen bu sanatsal bileşimi Ali Poyrazoğlu sayesinde benimsedi, özümsedi. Bu sanat dalının neredeyse dört yüz elli yıllık gelişim evrelerini Ali Poyrazoğlu’ndan öğrendi.

Seyirci salondan çıkarken, yeşerdiği ülkelerin toplumsal, kültürel, siyasal koşullarından etkilenerek biçimlenen operayı merak etmiş ya da daha fazla sevmişti.

Eve dönüş yolumda Ali Poyrazoğlu’nun bilerek göstermediği, isteyerek “tiyo” vermediği “Carmen”in final sahnesi gözümün önüne geldi. Don Jose’nin bıçağı Carmen’in kalbine saplanmış, Carmen’in çığlığı Escamilillo’nun başarısını kutlayan halkın “Toreador” marşına karışmıştı.

Orkestrada ölüm motifi belirginleşti.

Don Jose sevgilisinin üzerine kapanmıştı, hıçkırmaktaydı: “Onu ben öldürdüm. Ah! Carmen, taptığım kadın…”

Ali Poyrazoğlu, beni derinden etkilemeyi bu kez de becerdi.


Acılar, Kırgınlıklar, Kızgınlıklar, Pişmanlıklar: Kırmızı Halı

47 yıllık tiyatrocu Dilek Türker’in 21 yıllık topluluğu Tiyatro Ayna, bu sezon Folker Bohnet ve Alexander Alexy’in kaleme aldığı, Hale Kuntay’ın temiz bir Türkçeyle dilimize kazandırdığı, Hakan Altıner tarafından sahneye konulan “Kırmızı Halı-Ein Oscar Für Emily” ile perde açtı. Dekor-Kostüm tasarımlarını fevkalade anlamlı bir biçem içinde bu sanat dalının büyücügillerinden Osman Şengezer’in yaptığı “Kırmızı Halı”, yıllarca Oskar ödülleri gecesini heyecanla bekleyen 45 yıllık evli iki eski sanatçının ilişkilerini, acılarını, kızgınlıklarını pişmanlıklarını ve umutlarını konu edinen bir oyun.

Profesyonel anlamda oyunculuk kendi özlemlerini, kendi varlığını anlamlama biçimi oluşturur deniliyor ve buna yeteneğin olanak verdiği biliniyor ya! Bana sorarsanız, Oyuncu Dilek Türker mutlaka bunlardan biri. Kendini ifade etmek için özlemlerini, kaygılarını, toplumumuzla ve dünyayla ilgili sevinçlerini seçiyor. Belki de bu nedenle, insanı insan yapan bütün değerleri yıllar geçse de elit kalıyor.

Yakından biliyorum, Dilek Türker tiyatroya bunca yıldır hem aşık, hem de göbeğinden bağlı. Tiyatro aşkına yaşamayı katlıyor, çoğaltıyor, tutkuyla sağaltıyor. Yakınları, tiyatroyu onun coğrafyası sayıyor.

Diğer taraftan, Dilek Türker her zaman gerçek ve gerçekçidir…

Gerçekçi olduğundandır ki, değerlerinin ardındaki emek de her zaman sahicidir ve fevkalade saftır.

İşte tüm bu nedenlerle, bugün burada “Kırmızı Halı”yı eleştirmem yazıktır, günahtır.


Miğferi, Mızrağı, Paslı Zırhı ve Cılız Atıyla Gene Sahnede: ‘Don Kişot’

17. yüzyılda kaleme alınmış, Norveç Nobel Enstitüsü önderliğinde dünyaca ünlü 100 yazar tarafından, dünyanın en iyi kurgu eseri seçilmiş ve Homeros’tan Tolstoy’a kadar birçok yazarın başyapıtını gölgede bırakmış İspanyol Yazar Miguel De Cervantes Saavedra’nın romanı “Don Kişot”u bilmeyenimiz sanırım yoktur.

Kafasındaki miğferi, elinde mızrağı, üzerindeki paslı zırhı ve cılız atıyla Don Kişot… Kahramanlık kitapları arasında hayal alemine dalmışken, birdenbire kahraman olabilmesi için bir kişinin hayatını kurtarması gerektiğine inanışı; hayalinde aşkını kazanmak istediği Dulcinea’yı haydutların elinden kurtarışı ve takdis edilerek şövalye oluşu, bir kahraman olarak daha fazla insana yardım etmek amacıyla atına binerek uşağı Sancho Panço ile Sevilla’ya doğru yola çıkışı mutlaka hafızalarınızdadır.

Bu öyküyü Tiyatro Kedi’nin yapımcısı ve “atom karıncası” İpek Kadılar Altıner almış, evirmiş çevirmiş oyunlaştırmış; yılların Emektar Tiyatrocusu; Emektar Yönetmeni, Tiyatro, Reklam, Sinema ve Dizi Oyuncusu Hakan Altıner rejisini yapmış; Barış Dinçel dekoru, Türkan Kafadar ise kostümleri tasarlamış.

Oyunda kahramanımız Don Kişot’u Tiyatro Misyoneri, Ünlü Tiyatro Oyuncusu-Yönetmen-Yapımcı Haldun Dormen (1928), eser içindeki Don Kişot’un Kadınları’nı ise meşhur Şarkıcı-Yazar-Oyuncu-Fotoğrafçı Füsun Önal canlandırmakta. Tiyatrocu olduğunu bildiğim, ancak kendisini bugüne dek sadece TV dizilerindeki karikatürize rollerden tanıdığım Cenk Tunalı Sancho Panço olarak sahnede. Yazar Cervantes’i Abdül Süsler üstlenmiş. Don Kişot’un serüvenleri sırasında rastlaştığı karakterler ise Zeynep (Pabuçcuoğlu) Aşkar, Eda Gülten, Onur Atilla, Sertaç Ekici, Hüseyin Gülhuy ve Doğan Akdoğan tarafından sahnede varlar, onlarla hayat bulmuşlar.

Eleştireyim mi?

Bu kerelik beni af edin, gelin “eleştirme” deyin.

Aşk olsun size!

Benim Haldun Dormen’e saygısızlık etmek haddim mi?

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: