“Tiyatro El Yapımı, Butik Bir İştir”

42 yıldır sahnelerde olan Türk tiyatrosunun efsane ismi Genco Erkal, “Bazen umutsuzluğa kapılıyor insan” diyor, “‘Ne yapıyorum ben? Ne işe yarıyor benim yaptığım?’ diye kendi kendimi sorguluyorum.”

* Tiyatroda sizi etkileyen isimler kimler oldu?

Oyunculuk üslubumu en çok etkileyen İsmail Dümbüllü’dür. Onun oyunculuk biçiminin, kendi tarzımı oluşturmamda çok etkisi olmuştur. Geleneksel Türk tiyatrosundan esinlenerek Brecht’çi bir tiyatro sentezi yapma konusunda çok önemli bir yeri vardır. Sonra Yıldız Kenter… Konservatuar eğitimi görmedim. Ama Yıldız Kenter’in yanında 3.5 sene çalışmış olmak benim için konservatuar eğitimine eşdeğerdir. Politik tiyatro konusunda Asaf Çiyiltepe’nin de etkisi vardır.
üzerimde.

* Hangi tiyatro salonlarında sahneye çıktınız?

Küçüksahne, Ses, Ümit Tiyatrosu, Sinematek… Eskiden Elhamra Sineması aynı zamanda tiyatroydu. ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ni orada oynadım. İstanbul’da oynamadığımız salon kalmadı. Eskiden politik tiyatro yapan bir tek ‘Ankara Sanat Tiyatrosu’ varmış. İstanbul’da ise yalnızca ‘Dostlar Tiyatrosu’..
Başka gruplar da vardı tek tük. Ama tanınmıyorlar. Tabii ‘Ankara Sanat Tiyatrosu’ ve ‘Dostlar Tiyatrosu’, uzun yıllar uğraş verdikleri için daha kurumsal bir yanları var. Daha görünür durumda… Şimdi yeraltından gelen bir hareket var. Yarı amatör, yarı profesyonel gençlerden oluşan topluluklar, yavaş yavaş kendini göstermeye başladı.

* “Eskiden seçtiğim oyunların hafif gelmesinden korkardım, şimdi ağır gelmesinden korkuyorum” demişsiniz. Tiyatro izleyicisindeki değişimi nasıl yorumluyorsunuz?

Toplumumuz 1980 sonrasında yeniden ‘dizayn’ edildi. Liberal ekonomi, öğrencilerin ülke sorunlarıyla ilgilenmemesi, bireycilik, kısa yoldan zengin olma modeli hakim oldu. İlerici toplum tümüyle yok edildi. O kadar ki, insanlar Nazım Hikmet kitaplarını ya Boğaz’a attılar, ya banyoda yaktılar, ya da dağlara çıkıp toprağa gömdüler. Televizyon dizilerinin entelektüel düzeyinde bir algılama modeli empoze edildi. Çıta çok aşağı çekildi. 1980 öncesinda Dostlar Tiyatrosu’nun okumuş yazmış bir izleyici kitlesi vardı. Günde en az 1-2 gazete okuyan, mutlaka aylık bir sanat-edebiyat dergisini takip eden, yüzde 90’ı üniversite bitirmiş veya üniversite öğrencisi olan bir kitle… Bu profil, 1980 sonrası dizayn edilen Türkiye’de çöktü.

*Toplumun değişmesi size neler hissettiriyor?

İzleyiciler arasında gençlerin giderek azaldığını gördüm. Onların yerine kır saçlı, yaşlı başlı insanlar gelmeye başladı oyunlara. “Eyvah gençleri kaybettik” diye panik olduk. “Demek ki miyadımızı doldurduk, artık gençler gelmiyor” diye düşündük. Karamsardık. Yine aynı çizgide, fakat daha kolay algılanabilen, bazı şeyleri hafifleterek anlatan, daha eğlenceli oyunlar sahneye koymaya başladık. “Çizgimizi koruyalım ama seyircimizi kaybetmeyelim” dedik. Üç yıl önce Dostlar Tiyatrosu’nun kaderi ‘Sivas 93’ oyunuyla değişti. Bu oyunda şeriatçılık ve köktendincilik tehlikesini işliyoruz. Gençler ilgilendi, oyunu izlemeye geldi. Çok heyecanlandılar, oyundan sonra gelip boynumuza sarılanlar oldu. Aslında korkuyorduk. Çünkü çok dramatik bir olayı işliyoruz. İzleyicide yılgınlık, umutsuzluk yaratsın istemiyorduk. Gördük ki, tam ters etkisi oldu. Gençler, “Bu oyun bize enerji verdi” dedi. Sonrasında sahneye koyduğumuz ‘Marx’ın Dönüşü’ de dünya ekonomik krizinin içinde güncel bir meseleyi yakaladı. “Marx’ın kitabını okuyacağıma oyuna giderim. Nasılsa Genco Erkal bize özetler, okumaktan kurtuluruz” dediler. Biz onlara bir kapı açtık. “Bundan sonra bu kitapları okuyup bu konuları tartışın” dedik. Öyle bir misyonumuzun olduğunu düşünüyorum.

* Yeni nesilden ümitli misiniz?

Gençlik, üzerine saçılan ölü toprağını attı üzerinden. Bu konularla çok ilgileniyorlar artık. İktidarı rahatsız eden öğrenci eylemleri de yavaş yavaş başladı.

* Tiyatronun insanları etkileme gücü nedir?

1968 döneminde dünya birdenbire değişecek, adaletli bir sistem kurulacak ve tiyatro da bu işte çok önemli bir rol oynayacak sanıyorduk. “Devrimi tiyatro yapacak” diyorduk. Kendi kendimize boyumuzdan büyük görevler vehmetmiştik. Aslında tiyatronun yapabileceği çok küçük bir şey. Bir kere, kaç kişiye sesleniyorsunuz? Tiyatro, sinema ve televizyon kadar yaygın değil. ‘El yapımı butik bir iş’ diyelim. Bir insanın soluğu ne kadar yeterli olabilir? Kaç kişiye seslenebilir? Yine de küçük de olsa, belli bir çevreyi etkileyebildiğimizi görüyorum. Ben çok dolaşan, yurt içinde ve dışında çok turne yapan bir tiyatrocuyum. Her sene tüm ülkeyi dolaşıyorum. Eski izleyicilerimiz geliyor, yanında çocuğunu veya torununu getiriyor. İnsanların kafasında, yüreğinde yerimizin olduğunu bilmek çok güzel. Ama yine de bazen umutsuzluğa kapılıyor insan. “Ne yapıyorum ben? Ne işe yarıyor benim yaptığım?” diye kendi kendimi sorguluyorum. Oyunlardan sonra gençler gelip çok güzel şeyler söylüyor. Etkilendiklerini görüyorum ve “Fena değil, bir şeyler yapmışız” diyorum.

Nasıl Bilirdiniz?

Haldun Taner: Çok yakındık. ‘Keşanlı Ali Destanı’nı çalışırken devamlı beraberdik. Ailece de görüşürdük. Onu bütün yazarlar içinde apayrı bir yere koyuyorum. Yazardan çok da oyuncu olarak görüyorum.

Melih Cevdet: Çok duyarlı bir insandı. İstanbul Tiyatro Festivali’ne Rusya’dan gelecek oyunu seçmek için Moskova’ya birlikte gittik. Değişik oyunlar gösteriyorlardı ama ikimiz de Rusça bilmiyorduk. Kendi kafamızdan yazıyorduk oyunu. Rusça’nın acayip bir müziği vardır. Her oyunun sonlarına doğru hüngür hüngür ağlıyorduk. Hiçbir şey anlamadan, kendi yazdığımız konuya ağlardık. O kadar etkiliciydi ki…

Can Yücel: Çok eski ve çok derin bir dostluğumuz vardı. Kuzguncuk’taki evine gidip gelirdik. Bertolt Brecht’ten ‘Kafkas Tebeşir Dairesi’ni sahneye koyacaktık. Çeviriyi Can yapıyordu. Sürekli dürtüklerdik onu çünkü dalıp giderdi. Herkes çeviriyi beklerken o şiir yazardı, başka bir şey okurdu. Sayfa sayfa aldık elinden. Can’da da tiyatroculuk vardı. “Öyle olmaz” diye geldi bir gün, kalktı kendi oynamaya başladı. “Şöyle yapacaksınız” dedi. Gerçekleşmemiş bir oyunculuk duygusu varmış. Kendi şiirlerini okuyuş biçimi zaten etkileyicidir. Çok espriliydi. Deliydi o deli, zırdeli… Üstün bir şey. Hele bir iki kadeh attıktan sonra, düş gücü, kullandığı sözcükler, küfürleri bile şiir gibiydi. Shakespeare oyunlarını zaman zaman aruz vezniyle çevirirdi. Halk ve divan şiirini, İngiliz ve Fransız şiirini biliyordu. Bütün bunların sentezi olan bir adamdı.

OYUN TARiHLERi
16 Ocak – Marx’ın Dönüşü – Muammer Karaca Tiyatrosu – 15:00
21 Ocak – Kerem Gibi – Muammer Karaca Tiyatrosu – 20:30
23 Ocak – Kerem Gibi – Muammer Karaca Tiyatrosu – 15:00
28 Ocak – Marx’ın Dönüşü – Muammer Karaca Tiyatrosu – 20:30
30 Ocak – Marx’ın Dönüşü – Kozyatağı Kozi Kül.Merkezi – 16:00
Bilgi için: Muammer Karaca Tiyatrosu Tel: 0212 252 59 35
Kozyatağı Kültür Merkezi Tel: 0216 658 00 15

Milliyet