Aman Eleni Canım Eleni… 

Eleni’den Mektuplar 6-7 Eylül’den sonra Türkiye’den gitmek zorunda kalan Eleni’nin Müslüman bir aileye teslim edilmesi ve Edibe olma sürecini anlatıyor.

Aslında ‘ada olmayan’ bir adadayız. Ve bunda çok da şaşılacak bir şey yok. Ada, aidiyeti sorgulayan bir metafor. Bir yerlere ait olamayanların savrulduğu bir ‘yok ülke.’ Herkesin bir ‘yok ülke’si var bugün. Buna paralel, her gün biraz daha aidiyet saplantılı bir hale geliyoruz. Bir de, yok yere kimliklerinden kopartılıp nice ‘yok ülke’lere sürülenler var. Onlar o acımasızlığın hayaletinden kolay kolay kurtulamıyorlar. Bireysel felaketlerin toplumsal travmalara dönüştüğü bu topraklarda galiba akıllara ışık tutacak bir Diyojen lazım bugünlerde…

İlginçtir, yine kendimizi keşfettiğimiz dönemlerden geçiyoruz. Bu sadece bireysel hikâyelerle de sınırlı değil üstelik. Eski bir fotoğrafta donmuş geçmişimiz ya da tavanarasındaki sandığın sırları aslında korkunç toplumsal travmaları da taşıyabiliyor içinde. O anlarda Diyojen ışığı yüzümüze tutuyor ve ısrarla “Bak” diyor, “İşte aslında bu sensin!”

Tiyatro Boğaziçi oyuncuları tarafından sahnelenen Eleni’den Mektuplar, işte böyle bir hikâye ilk bakışta. 6-7 Eylül Olayları’nda Müslümanlaştırılan bir Rum kızının yaşam boyu gizlediği gerçek. Kendisinden çalınan ismi, çalınan hayatı…Ve olup bitenden habersiz yetişen iki çocuk. Yıllar sonra koca adam olmuş çocukların annelerinin cenaze töreni için geldikleri Ege kasabasında birbirlerini, geçmişlerini ve anneleri Edibe’nin (aslında Eleni’nin) özenle sakladığı acılı mazisini keşfetmelerinin hikâyesi. Başta hikâye ve Cüneyt Yalaz (oyunun bilge delisi Diyojen) olmak üzere Uluç Esen, Duygu Dalyanoğlu, Zeynep Okan ve Eleni rolünü canlandıran Pelin Batu’nun içten oyunculukları izleyiciyi hikâyenin içine kolayca çekiveriyor. Biraz gözyaşı, biraz kahkaha ve çokça hayatı seyrediyorsunuz sahnede.

Oyunu kaleme alan Sevilay Saral ve sahneye koyan Metin Göksel bize Eleni’nin hikâyesini anlatıyor:

Oyunda yaşanmış bir hikâyeden yola çıkıldığını düşünüyor insan. Var mı böyle bir hikâye?

Sevilay Saral: Bu soruyu oyunu izleyen birkaç seyirciden daha duydum. Ama hayır, oyunu doğrudan yaşanmış bir hikâyeden yola çıkarak kaleme almadım. Rum bir kadının, Eleni’nin hikâyesini de kapsayacak şekilde bir oyun hazırlamak benim için elbette tesadüfi bir seçim olmadı. Tiyatro Boğaziçi içinde bir çalışma grubu olarak başlattığımız, kültürel çoğulculuk bağlamında tiyatro çalışmalarıyla yakından ilişkili. Yaklaşık beş yıldır sürdürdüğümüz bu çalışmalar boyunca azınlık tiyatrolarıyla tanışma olanağı bulduk. Özellikle gayrimüslim tiyatrocularla tanışıklığımız, bizi belki bildiğimiz, belki bilmediğimiz ya da unuttuğumuz birçok hikâyeyle yan yana getirdi. Hikâye ve karakterleri kurgularken Yahudi, Rum ve Ermeni arkadaşlarımızdan dinlediğim onlarca kimlik gizleme hikâyesinin, bu oyunu yazmama çok katkısı olmuştur.

Aidiyet ve kimlik tartışmalarının yaşandığı bu ‘ilginç zamanlar’da Türkiye’de pek çok insan bireysel olarak kendini, tarihini, köklerini yeniden keşfediyor. Bu neden bu kadar travmatik olmak zorunda sizce?

Sevilay Saral: Son döneme bakacak olursak, sistem artık tümüyle yok sayma politikaları yerine, ayrıştırma ve asimilasyon politikaları üzerinden iş görüyor. Bu politikalar tek boyutlu değil artık. Bir yandan elini kana bularken, bir yandan özür dileniyor mesela. Yaşadığımız dönemi tümüyle analiz etmek çok da kolay değil, birçok kesimde kafa karışıklığı var. Bu da normaldir diye düşünüyorum. Bizim de kafamız belki çok berrak değil. O yüzden de oyunu kaleme alırken, daha çok çelişkileri, belli sorun ve soruları ortaya koydum. Oyunun tüm bunlara yanıt vermek gibi bir iddiası yok. O yüzden de bu oyunda büyük laflar etmedik, birileri adına sahnede ahkam kesmedik.

Cumhuriyet tarihi içinde Türkiye’de gayrimüslim olmak nasıl bir şey? Birçok uygulamayla taciz edildikleri aşikâr. Bu ülkenin yurttaşı olabildiler mi?

Buralı oldukları kesin, ama Müslüman çoğunluk tarafından hep ‘yabancı’ kabul edildiler. Birçok dönemde Türkiye’nin güvenliği bahane edilerek, gayrimüslim düşmanlığı körüklendi, yasalarda ayrımcılık yapıldı, Türkleştirmek için baskılar uygulandı. Bunun sonucunda insanlar yerini yurdunu terk etmek durumunda kaldı. Mesela bugün Rum nüfusuna bakacak olursak bin küsur civarı bir rakamla karşılaşıyoruz. Gitmeyenlerin bir kesimi ise kimliklerini gizlemek durumunda kaldı. Aynen bizim oyunumuzdaki Eleni gibi.

Oyunu kah trajedi kah komedi tadında izliyoruz…

Metin Göksel: Tiyatro Boğaziçi’nin tüm oyunlarında farklı düzeylerde yararlandığı üslup geçişkenliği tekniği, oyunun dramaturjisinin gerekleri doğrultusunda birbirinden farklı üslupların yumuşak ya da ani geçişlerle art arda sıralanmasına dayanır. Mizahi bir üsluptan dramatik, lirik bir üsluptan grotesk bir üsluba ani ya da kademeli geçişler yoluyla seyircide farklı etkiler oluşturulmaya çalışılır. Burada amaç seyirciyi duygudan duyguya sürükleyerek allak bullak etmek değil, seyircinin belli durumlara karşı ürettiği tavırları sorgulamasını sağlamak, dramaturjik belirlemeler doğrultusunda seyircinin duygusal ve düşünsel mekanizmalarını kışkırtmaktır.

Pelin Batu’yu tiyatro sahnesinde sık görmüyoruz. Yollarınız nasıl kesişti?

Metin Göksel: Oyunun kadrosu en başta sadece üç kişiden oluşuyordu. Bu noktada Boğaziçi Gösteri Sanatların Topluluğu’nun diğer faaliyetlerinde zaman zaman biraraya geldiğimiz, BSGT Kardeş Türküler projesinin bazı gösterilerine şiir okuyarak katılan Pelin Batu’ya öneride bulunduk. Pelin, bir süredir eğitimi, doktora çalışmaları nedeniyle sanat çalışmalarına ara vermişti. Pelin’in kamuoyunda çok çelişkili algılara sahip olduğunu biliyorum, ama yakından tanıyanlar Pelin’in çok değerli, samimi ve dürüst biri olduğunu hemen anlar. Sahne üzerinde de oldukça disiplinli bir oyuncu üstelik.

Oyun, 12-19-21-26-28 ocak tarihlerinde Beyoğlu Maya Sahnesi’nde izlenebilir.

Taraf