Tiyatro Boğaziçi ile Tarihsel Bir “Seyir”: “Eleni’den Mektuplar”

Melih Anık

Geçen seneki ödül adaylarını düşündüğümde, hatırlanmadığı için kendisine ayıp edildiğine inandığım yazar Sevilay Saral’ın Eleni’den Mektuplar isimli oyunu Tiyatro Boğaziçi tarafından sahnelendi.

İnternette dolaşan videosunun piyesi “anlatmadığını” düşünüyorum. Rol dağılımı kartonunda yazılan oyun tanıtım notlarını okuyunca daha da şaşırdım.

“Issız bir adaya düşseniz ne alırsınız yanınıza?

Annenizi kaybettiğinizde neyi ararsınız?

Yolunuzu kaybettiğinizde yeniden nasıl yola çıkarsınız?”

Ben, bir oyunu bu kadar “anlatmayan” tanıtım (?) görmedim daha önce.

Eleni’den Mektuplar tüm bu açıklananlardan başka bir piyes. Toplumsal bir yarayı ele alıyor iyi bir metin ve oyunculukla anlatıyor. Gizlenmiş kimlikler ve gün yüzüne çıkışı, çıkış noktası.

“Gitmek zorunda olanların mektupları sizin ilginizle açılacak, sahiplerini bulacak” deniyor ama mektuplar en başta Adnan’ı “bulmuyor” meselâ. “Eleni’den Mektuplar “bizi” keşfederken, küçük hikâyeleri fısıldıyor, izleyenin kulağına!” İnanmayın kulağa fısıldayan filan da yok! “Türkiye bugün hem toplumsal hem de bireysel olarak kendini yeniden keşfediyor. ….tarihler, sınırlar,kimlikler yeniden ve yeniden yazılıyor. Bireysel anlamda travmalar, şaşkınlıklar, sessizlikler yaşanıyor, çünkü keşfediyoruz” denmiş ama bence bir “keşif” de yok. Zira keşif, ararken karşına çıkan bilmediğin bir şeydir. Oysa bazı konularda bilmediğimiz kaldı mı? Eleni’den Mektuplar bence bir “seyir”. Yani “vikipedik” tanımla “seyir, seyrüsefer ya da navigasyon, bir noktadan başka bir noktaya gitmek için en elverişli yolu tayin etme ve seferi uygulama. Genellikle bir denizcilik terimi olarak kullanılsa da, iki nokta arasındaki yolun önceden belirlenmiş olmadığı kara ve hava yolculuklarında da seyir yapılır. Yön bulma terimi, seyir işinin önemli bir kısmını oluşturan, onunla yakından bağlantılı bir terimdir”

Annelerinin ölümü üzerine kasabaya gelen iki kardeş(Adnan ve Feride) cenaze törenini beklerken açıldıkları denizde, sandallarının alabora olması ile tükenmiş bir durumda bir “ada”ya ait olduğunu sandıkları bir kumsalda kendilerini bulurlar. Farklı dünyaların insanları oldukları anlaşılan iki kardeşin karşısına Diyojen ve anneleri Edibe ile Eleni’nin tarihsel gerçeği çıkar.

Sevilay Saral “ada” metaforu üzerine kurmuş oyununu. Bu, huzura kavuşmak için sığındığımız gerçek “ada”; kendi kafamız içinde yarattığımız ya da toplum içindeki “ada”lar olabilir. Rüya da bir “ada” olabilir pekâla. Ama hangisi olursa olsun ulaşmak için “seyir etmek” gerek. Elverişli yolu tayin ederek dışımızdaki ve içimizdeki gerçeklerle yüzleşmek yani. Oyundaki “seyir” ile tiyatronun “seyredilmesi” tesadüfi bir buluşma ama güzel bir çağrışıma da yelken açıyor.

Sahnede dört “rol” var. İki kardeş, Diyojen ve Eleni. İki kardeş gerçek, Diyojen sanal-gerçek, Eleni hayâl. Bu karakterlerle oluşan farklı yapı, yönetmenin işini zorlaştırıyor, mizansenin oluşumunda farklı bakış açıları kullanılmasını gerektiriyor.

Milattan önce yaşamış bir düşünür olduğunu bildiğimiz Sinoplu Diyojen’in oyuna dahil edilmesi yazarın mükemmel bir görüşü. Diyojen, elindeki fenerle Atina sokaklarında dürüst bir adam araması ile meşhurdur. Gelenekçiliğe karşı tavır almış, toplumdaki yapaylıklara meydan okumuş, her tür yerleşik kuralın insanın doğallığına aykırı düştüğüne inandığı için toplumun tüm yerleşik kurallarına karşı çıkmayı, inanışların çoğunun boş olduğunu göstermeyi ve insanları yalın ve doğal bir yaşam biçimine çağırmayı amaçlamıştır. “Kendine yetme” ve “utanmazlık” yerleşik kurallara onun bir isyanı gibidir.

Diyojen bu çerçevede oyunda tarihi bir figür olarak ona emanet edilen mektupları ait olduğu yere taşır, tarihi gerçeklerin bilinmesini sağlar hem de yerleşik düzene, boş inanca karşı çıkan bir “gerçek” kişi olarak kasabanın gözüdür ve vicdanını temsil eder. Bu nedenle Adnan ve Feride ile diyalogunda bazen “gerçek”, bazen “sanal”dır, Eleni ile konuşur.

Eleni oyunun “ad”ı olarak oyunun sahibi ve tarihin bir gerçeğidir; Diyojen’e görünür; Feride için rüyadaki hayâlden, Adnan içinse gölgeden ibarettir, bir izdüşümdür. Eleni bu nedenle hem var hem yok olarak sahnede yeri vurgulanan bir figür olarak anlatılmalıdır ki benim seyrettiğim akşam ben bunu göremedim. Eleni’nin bulunduğu tüm sahnelerde Eleni, oraya davet edilmiş ama ne yapacağını öğrenmek için merak eder durumdaydı, oyunun hâkimi olacağı yerde. Benim önerim Eleni’ye sahnede devamlı ve ağırlığını gösterecek bir yer verilmesidir. Zira Eleni’nin yeri belli olursa diğer roller de ona göre sahnede bir “yer edinecektir”.

Bir oyun, perde açıldığında(sahne aydınlığında) daha henüz ilk replik ağızdan düşmemişken kendini ortaya koyar. Her oyunun bir sesi, bir rengi vardır(ben bazen koku da alırım) Bu, oyunun bir cümlelik özetine benzer, ayrıntılara inmeden algılanandır, “konsept”tir bu. Sahnede yapılan her öge “konsept”in ayrıntıları olarak birbiri ile uyumlu olmalıdır. Eleni’den Mektuplar’da bu “konsept”in seçilmediğini veya seçilen birden fazla “konsept”in birbirine uyum içinde olmadığını düşünüyorum.

Oyunu okuduğumda bir “rüya”nın içine düştüm diye hissettim. Sahnedeki ilk görüntüyle buna daha çok inandım. Ben olsam oyunu ve diğer karakterleri Feride’nin rüyası diye “okurdum”. “Adaya düşme” de Feride’nin bir özlemi olurdu. Zira farklı dünyaların ve hayatların insanları olarak ağbisi Adnan ile konuşabilecekleri, geçmişleri ile yüzleşebilecekleri , bir araya gelebilecekleri tek yer baş başa kalabilecekleri ıssız bir “ada”(rüya)dır. Bu şekilde Diyojen ve Eleni de “yerlerine otururdu”. Piyesin başında Feride’nin bahsettiği, annenin hazırladığı iki bavul; iki kardeşin -aileler içindeki çok da kolay anlatılamayan gerçeklerin göstergesi olarak- karakter farklılıkları da bir anlam kazanırdı böylelikle. Sahnenin kumsal hissi vermesinde kullanılan bez parçaları, kayalar, çalılar ve “pasta” taşlar da o rüyayı destekler şekilde orada hazır duruyor. Yapılacak olan, şimdilik birbirine uzak duran yorumu dekor tasarımına yaklaştırmak.

Sevilay Saral’ın Otobüs oyununu seyrettim, diğer oyunlarını da okudum. Sevilay’ın kendine özgü bir üslubu var ki bu onu hemen tanımamızı sağlar. Oyunu geliştirme trükleri, “seyri”, rol “biçmesi”, karakter oluşturması, ince ince yaptığı ironiler, araya sıkıştırdığı espriler onun güler yüzlü, kendisiyle barışık bir insan olduğunu gösterir, iyi bir yazar olduğunu da. “Büyük büyük” söylemez, çözümü bulmuş gibi yapmaz, alçak gönüllü hatta basit gibi görünen diyalogları -çok akıcıdır, konuşmayı açar, değiştirir- size konuyu kavratır. Otobüs’te de dikkatimi çeken onun için ailenin önemidir. Ödül adaylığı için Sevilay’ın bu oyununu da “görmeyenler” olursa onları uyaracağım artık.

Bu oyundan öncelikle Cüneyt Yalaz’ın zaman zaman Türk filmi dublajı tonlamasına kaçsa da canlandırdığı Diyojen, akıllarda kalacaktır. Cüneyt, Türk tiyatrosunun “iyi” sınıflaması içinde adından söz edilmesi gereken bir oyuncusudur bence. Sahnedeki doğallığı ve rahatlığı, Diyojen’in samimi, başına buyruk yanlarını bu kadar inandırıcı kılması onun yeteneğini gösterir. Çok daha iyisini yapabilir, yeter ki rolünün “gerçek ve sanal” ayrıntılarına dikkat etsin.

Duygu Dalyanoğlu ve Uluç Esen için ortak bir gözlemimi paylaşayım önce. Her ikisi de oyun başında tedirgin ve “rol keser” gibiler ama oyun ilerledikçe rahatlıyorlar. Duygu’nun metinden gelen duygu geçişleri daha fazla ve karakterin gelişimi açısından onu şanslı duruma getiriyor. Duygu’nun iyi oyunculuğu ile metnin hakkını daha çok verdiğini göstereceğine inanıyorum. Uluç’un Adnan’ı bence metinden de kaynaklanan bir klişe karaktere dönüşüyor. Uluç’un oyunculuk kalitesinin onu bu “şablon”un kurbanı olmaktan çıkaracağını düşünüyorum. Bazen fazla abartı, rolü karikatürize etmeye başlıyor. Onun bu hallerini, Feride’nin rüyasında Feride’nin gözüyle görünmesi olarak yorumladığınızda rol, daha anlaşılır olacaktır.

Pelin Batu’ya gelince. Tarihin Arka Odası’nda fikirlerini sonuna kadar savunan, inatçı ve işinin uzmanı Pelin Batu’yu sahneye çıkması dolayısıyla kutluyorum. Onun tanınmışlığında bir oyuncunun bu cesareti göstermesi alkışlanabilir ancak. Eleni rolünde, güzel yüzünün antik bir heykel gibi görünmesi oyuna çok olumlu bir katkı sağlıyor. Ancak Pelin Batu belki de Türkçe olarak ilk kez denediği tiyatroda, aniden ”sözlüye kalkmış” da heyecandan tüm bildiklerini unutmuş gibi ürkek duruyor. Sahne üzerindeki kararsız görünümü biraz da mizansenden kaynaklanmaktadır. Ben Pelin’in başladığı yolda devam etmesini öneririm. TV’den gördüğüm inatçı kişiliği, tiyatroyu daha iyi yapmasını sağlayacaktır diye düşünüyorum. Şimdilik kendine inansın ve güvensin yeter.

Sanıyorum yönetmen Metin Göksel için düşüncelerim yukarıdaki ayrıntılar içinde var. Sahne Tasarımı (Ali Özgün Büyükışık), Kostüm Tasarımı (Duygu Dalyanoğlu, Nilgün Ilgıcıoğlu), Işık Tasarımı (Levent Soy,Uluç Esen), Koreografi (Banu Açıkdeniz), Müzik Düzenleme ve Efekt Tasarımı (Diler Özer, Ferhat Güneş), Efektör (İlker Yasin Keskin), Işık Uygulama (Özgür Eren), Sahne tasarımı Uygulama (Ayşegül Bayduz, Ali Özgün Büyükışık) Afiş Tasarımı (Zeycan Alkış) Afiş Fotoğrafı (Kadir Çıtak), Fotoğraf (Ceyda Binyıldız) başlıklarındaki doğru ve yanlışların doğrudan muhatabı ve de dolaylı sorumlusu da yönetmen diye düşünüyorum.

Belki de oyunu bir rüya gibi hissetmemde sahnenin kumsal hissi vermesinde kullanılan bez parçalarının, kayaların, çalıların ve “pasta” taşların rolü büyüktür. (Bence o bez parçaları atılı olma yerine dikili olsaydı daha iyi olurdu. Belki de yer yer kopmuş.) Özellikle Eleni’nin nostaljik havalı, dantelli kırmızı renkli elbisesini beğendim. Oyunun tümünde ışığın özel bir katkısını göremedim. Eleni’nin ışığa bakarak konuşması yerine sahnenin genel havasında atmosferin oluşturulmasını tercih ederdim. Galiba biraz dumana ihtiyaç var. Her ne kadar oyunun beş sahne arasını ayıran ezan sesi metinden geliyorsa da (yoksa yönetmen tercihi mi?) zamanın geçmesini hissettirmek için ezan da dahil farklı seslerin(horoz sesi, bir seyyar satıcı, bir motor vb) kullanılmasını öneririm. Efektler iyi. Dansın ekip görüntüsü çok göze batıyor, doğaçlamanın rahatlığında olmalı. Önem verildiği anlaşılan afişteki “balığın ağzındaki mektup” hoş bir yaratıcılık ürünü. Oyunun sonundaki yanlış anlamalara açık finali sevmedim. Eleni ile Diyojen’i Türk filmlerinin kavuşamayan âşıkları haline getirmek herhalde niyet edilmiş olan bir son değil. Bunun nedeni “ Ada Sahillerinde Bekliyorum” şarkısının Hamiyet Yüceses’e ait olduğunu öğrendiğim o şahane yorumu gibi geliyor bana. Yanık sesin yürekteki keskin vuruşu kabulüm de şarkı sözlerinin oyunla kurulan ilgisi, içinde “ada” geçmesi mi? Aman Doktor şarkısının kullanılışında, sahnesine bağlı olarak farklı mizansenlere ve Eleni tarafından söylendiğinde ise güvenli bir yoruma ihtiyaç var.

Bu arada sadece Tiyatro Boğaziçi’ne özgü olmayan bir konuyu da dile getirmekte fayda görüyorum. Tiyatromuz genellikle mevcut olanaklara kendini uydurmaya çalışıyor. Bu dar ayakkabıyla yaşamaya benziyor. Eldeki ile yetinme, “kluge”, sorunu çözer ama gelişmeyi sağlamaz, olsa olsa “nasır yapar”. Oysa ilerleme, hayallerin peşinde gitmekle mümkündür.

Sığındıkları salonların sınırlarına bağlı yaşamlar, tiyatronun ufkunu daraltma riski taşır.

“Arkadaş”ları olan bir yazar ile çalışmanın keyfini yaşadığını, avantajlarını kullandığını düşündüğüm Tiyatro Boğaziçi, içinden çıktığı geleneğe bakarsak, oyunu, her zaman ateş üstünde tutacaktır diye umuyorum. Zira yazarı ve oyuncuları çalışkan olan bu toplulukta, yönetmen de oyunu “ prömiyer ve galada” seyredip unutacak “tür”den değildir. Grup içi tartışmalar ile seyirci tepkilerinden bir sentez çıkaracaklarını düşünüyorum. Yani bugün seyreden yarın başka bir Eleni’den Mektuplar da bulabilir sahnede ama inanıyorum ki her yeni deneme, çapakları temizlenmiş ve eskisinden daha güzel bir oyun yaratacaktır. Ben gördüğümü anlattım siz başkasını görürseniz, varsa günahı onların boynunadır.

Eleni’den Mektuplar, kendi kökenini sonradan fark edenlerin ve de onların “seyirleri” ile seyircinin sadece “seyretmesi” yerine konu ile ilgili “seyir etmesi” gerektiği yolunda bir öneri. Diyojen’in dediği gibi “Su çatlağını bulur” elbet ama bulur diye elini kolunu bağlayıp “seyretmemek” gerek!

Oyun sonunda iyi ki seyretmişim dedim kendi kendime.

Not:

“Kluge”(kluuj diye okunur),bir sorunu gidermek için uygulanan, acemice ve kaba saba yani derme çatma -ancak sürprizli bir şekilde işe yarayan- çözümdür. Nisan 1970’de Apollo 13’ün bozulan CO2 filtrelerinin görevini yerine getirmek üzere uzay kapsülünde bulunan plastik torba, bir karton kutu, yapışkan bant ve bir çoraptan “imal edilen” kaba saba filtre yedeği, bir kluge’dur.

Kluge – Gary Marcus –Türkçesi: Armağan Özdemir- Remzi Kitapevi

İlgi:

http://tr.wikipedia.org/wiki/Diyojen

http://tr.wikipedia.org/wiki/Seyir

Melih Anık -Düşünceler



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: