Tiyatro Ak’la Kara’da Bir Cooney Vodvili: Tom, Dick ve Harry

Üstün Akmen

Tiyatro Ak’la Kara, tiyatroda vodvil türünün herhalde en büyük yazarı olan Ray Cooney (1932)’in, oğlu Michael Cooney (1967) ile birlikte 2003 yılında yazdığı “Tom, Dick ve Harry”yi oynamakta. Eserin konusunu: “Tom ve Linda’nın evliliklerindeki tek eksik çocuktur. Evlat edinme ajansından bir müdürün kontrole geleceği gün Tom’un ortanca kardeşi Dick eve kaçak göçmenleri saklar, en küçük kardeş Harry ise bahçeye kadavra parçaları gömüp evin değerini düşürmeyi ve daireyi ucuza kapatmayı düşünmektedir” sözcükleriyle özetleyebilirim. Oyunu Haldun Dormen’in danışmanlığında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarının başarılı yönetmen ve oyuncularından Ali Altuğ sahneye koymuş. Sahneye koymuş da Bayan Potter’ın “evrak çantası” dediği bilgisayar çantasının içine iki dosya koymamış. Ne diyeyim, gaflet!

Dilin Metin İçi İşlevleri ve Kültürel Ayrıntılar

Diğer taraftan, Ali Altuğ komedilerdeki konu, çevre, zaman birliğini (üç birlik kuralı) hiç savsaklamadan pek güzel uygulamış. Derinliği olmayan, sırf güldürmek için yazılmış bu “entrika komedisi”ni mükemmel bir ciddiyet içinde sahneye taşımış. Çevirmen Özgür Özdural, metnin dili ve anlamıyla örtüşmeyen birkaç yanlış dilbilgisel öğeleri atlayıp sıçrayıp saymazsak, dilin metin içi işlevleri ve kültürel ayrıntılar açısından çeviri ediminde fazla kayıp vermemiş ya da kayıpları en aza indirgemiş diyebilirim. Gene de İngilizcedeki “shut up” deyimi, oyun içinde “kapa çeneni” olarak, hem de neredeyse on kez ardı ardına tekrarlanınca insanın oturduğu yerde “bööö” dediğini söylemeliyim.

Tom, Bahçedeki Depoyu Pencereden Nasıl Görüyor

Mahsuni Yılmaz’ın dekor tasarımı “zevahiri kurtarır” kıvamında, ama Mahsuni kardeş, sahnenin sağındaki pencere ne öyle ayol! Pencerenin karşısında neredeyse iki karış mesafede bir duvar var, duvarda plastik çiçeklerden bir de sarmaşık. İyi, güzel, para meselesi falan, tamam da pencerenin solunda sarmaşıklar görüşü kapamış yahu! Yani hiç boşluk yok! Buna rağmen Tom, başını uzatıyor ve o sarmaşık kümesi içinden depoyu nasıl görüyor (!), hele bana bir anlatsana! Serpil Coşkun’un ışığını sorup beni lütfen çileden çıkarmayın!

Kobanbay, Dick’in Ulaşılamayan Duygu Derinliklerini Bulmuş

Oyunculardan, Tom’da Savaş Özdural çözümlemenin sadece zihinsel bir süreç olmadığının ayırtında, ama ben ona gene de duyularının nasıl işlediğini ve belli şeylere niye tepki verdiğini bulmasını huzurlarınızda önereceğim. Dick’e can veren Kerem Kobanbay’da şevkine eşlik eden heyecan verici büyülenme ayan beyan ortada. İçinde ince bir eleştirmen var Kobanbay’ın. O eleştirmen, açıkgöz bir araştırıcı olarak bilinçli bir yaklaşımla Kobanbay’ın Dick’te ulaşılması zor duygu derinliklerini bulmasını sağlıyor, ona yol gösteriyor. Hakan Altuntaş müthiş özenli ve sevimli bir Harry yaratırken, doğal bir biçimde yaratıcılığının bütün yollarını ve yöntemlerini kullanıyor. Andreas’ta, deneyimli oyuncu Gazanfer Ündüz’ün sarhoşu oyna(ya)maması, dolayısıyla taklit etmesi, insanın tüyünü tüsünü dineltip şaşırtıyor. Bayan Potter’da Nazan Diper, Polis Memuru’nda Mustafa Dinç, Boris’te kısa rolüyle Taylan Atlıhan disiplin içinde kutlanacak oranda “ciddi komedi oyuncusu” örneği veriyorlar.

Gelelim Ece Uslu’ya…

Linda’da Ece Uslu ise, sanatsal arzu ateşi içinde kendisine denk düşen içsel özlemleri mükemmelen açığa çıkartıyor. Ece Uslu’nun içsel özlemleri, daha sonra kendisine denk düşen içsel oynama kışkırtıcılarını doğuruyor; sonrasında abartısız, süslemesiz fiziksel bir Linda oluşuyor.

Eleştirmen Amca olarak Ece Uslu (1974)’nun rol aldığı bu dördüncü oyundaki oyunculuğunu beğendim, sevdim de, ama itiraf edeyim aklım Beril Senvarol (1983)’da kaldı. Onu Katherina karakterinde alkışlarken, küçük aksamalara karşın mimiklerini fiziksel yapısının bir öğesi durumuna başarıyla getirdiğini, yüzünü olayın bütünlüğünü aktarıcı bir etmen olarak kullandığını, seslendirmede iyiyi yakaladığını, yanıtlardaki atikliğini gözlemledim.

İçimden: “Haydi be Beril Kız, dizilere mizilere takılma, tiyatroyu sakın bırakma” demek istedim.


Bursa Devlet Tiyatrosu’nda Bir Amerikan Yavanlığı: Yolculuk

Bursa Devlet Tiyatrosu, Passenge A Comedy/Drama Sam Bobrick (1932)’in “Yolcular-Passengers” başlıklı komedi/dramını Ekin Tuncay Turan’ın çevirisi ve Fikret Urucu’nun rejisiyle oynamakta. Urucu, aslı 8 epizottan oluşan özgün metinden 5 epizodu seçmiş ve sahneye koymuş.

Dekor Tasarımını yapan Murat Gülmez sahneye bir podyum oturtmuş, podyumun da üzerine oyun alanı yerleştirmiş, böylece nedense ilk sıralardan oyunun rahatça izlenmesini bilerek ve isteyerek engellemiş. Gülmez’in dekoru, üzülerek söylemeliyim bence metne ve oyuna zerre kadar katkı sağlamıyor. Bu arada, Candan Günay’ın kostümlerine iyi diyeceğim, ama ona da 3. Tabloda Fred’in peruğu ne öyle diye sormadan edemeyeceğim. Hele bıyığı! Bir de, 5. Tabloda Jane’in çorabı siyah olmalı, öyle değil mi ama? Işık Tasarımını kotaran Rahmi Özan ise, hiç de etkili olabilecek görüntüler üretmemiş. Oyuna yorum, dekora derinlik, oyunculara üçboyutluluk sağlayan bir çalışma değil Özan’ın ışık tasarımı.

Oyun, Amerika’nın orta-batısında küçük bir otobüs istasyonunda geçen kısa tablolardan ibaret. Hayal kırıklığına uğramış Jane ve Walter; otobüs soymaya kalkışan Frank ve eşi Clara; başarılı işadamı Fred ve yirmi beş yıldır görmediği üniversiteden arkadaşı olup, şimdilerde sokaklarda çöp kutusu karıştıran pasaklı Bayan Maureen ve sirkte telden düşerek ölen kocasının küllerini bekleyen Bayan Evans ve Bay Wade… Düğünden kaçan gelin June ile Bobby.

Kamil Korunan, Cem Arabacıoğlu, Rüyam Dirin ve Cansu Yılmaz oyunda 16 karaktere can veren oyuncular. Eser Amerikalı bir yazarın olunca, espriler de “Amerikanvari” yazılmışsa ya da bize öyle geliyorsa, yani konu bizden olmuyorsa Dirin’e, Korunan’a, Arabacıoğlu’na, Yılmaz’a yapacak ne kalır ki? Kamil Korunan can verdiği her karakteri köpürtür; Cem Arabacıoğlu Frank olarak Clara ile olan tabloda bir avaza bağırır; Rüyam Dirin, hele hele Cansu Yılmaz canla başla, tiyatro aşkıyla oyuna asılır, ama işte hepi topu bu “mertebe”de kalakalır. Walter da, telefon kulübesinde telefon ankesörünü yerinden çekip çıkarttığında, ne sökülen ankesörün arkasından, ne de ankesörün takılı olduğu yerden bir tel bile sarkmazsa, özet olarak anlaşılacak olan odur ki, Fikret Urucu inandırıcılığı sağlayamamıştır.

Merakım şu: Bu oyunu Bursa Devlet Tiyatrosu repertuarına acaba kim almıştır?


Buyruk Dinleyen Sanat, Sanat Değilse Peki Bu Ne?: Koca Sinan

Hem yönetici, hem sanatçı olarak Türkiye’de müziğe büyük hizmetler vermiş olan Bas Arda Aydoğan başkanlığındaki İstanbul Boğaziçi Kültür ve Sanat Platformu yapımı “Koca Sinan”, nihayette perde açtı. “Koca Sinan”ı tiyatro, reklam, sinema, dizi oyuncusu ve yönetmen Hakan Altıner (afişlerde, oyun kitapçığında falan yazmıyor, ama) F. H. Çorbacıoğlu’nun aynı adlı eserinden almış, orasını burasını eğmiş bükmüş, sahneye koymuş.

Caminin Doğuş Öyküsü Büyülü Mercek Altına Sığmamış

Daha doğrusu sahneye koymak amacıyla iyi niyetle yola koyulmuş, her ne kadar Mimar Sinan’a oyun içinde “Buyruk dinleyen sanat, sanat değildir” repliğini okutmuşsa da, gişenin buyruğunu göz önünde tutmuş. “Puzzle”lar da oyunda yerlerine oturmamış. Metin içindeki kavram kargaşalarını falan kısa keseyim diye atlıyorum, ama gerek Çorbacıoğlu’nun ve gerekse Altıner’in amaçladıkları Süleymaniye Camii’nin doğuş öyküsü anlatımı çerçevesinde ballandırılacak sanat-iktidar ilişkisi teması, ne yazık ki “tiyatronun büyülü merceği” dışına oturtulmuş.

Süleymaniye Camii’ni Kanuni’nin bizzat kendisi ve Hürrem Sultan için yaptırdığı tarihçiler tarafından ısrarla tevatür edilirken, Sultan’ın Mimar Sinan’a neden ve hangi gerekçelerle bunca kin-nefret-hırs üçgeninde karşı çıktığını ola ki herkes anlamıştır da ben anlayamamış olabilirim. Tamam, işin o tarafını/taraflarını atlayayım, dokunmayayım, ama bırakın hiç değilse şu soruyu Hakan Altıner’e göğsümü gere gere sorayım: Oyun boyunca acaba tempoyu neden dondurmuş?

Mimar Sinan’da Anksiyete Bozukluğu mu Vardı

Hakan Altıner, yönetirken sahne trafiğini falan da hiç umursamamış. Yahu, karakterler padişahın arkasından dolanıyorlar! Osmanlı’nın sarayında bu durumun mümkün olabileceği savunulur mu? Mimar Sinan’ın Burak Sergen tarafından, özellikle birinci perdede anksiyete bozukluğu içinde bir karakter olarak çizilmesi doğru mu? Vezir-i Azam Rüstem Paşa’nın Hürrem Sultan’ın elini Fransız usulü şapadanak öpmesi olur mu?

Yönetmen Eli ve Gözü Değmemiş Oyunculuklar

Neyse, ama Mimar Sinan’da Burak Sergen’in, Hürrem Sultan’da Dilek Türker’in, Vezir-i Azam Rüstem Paşa’da Atilla Pekdemir’in, İbrahim’de Hilmi Özçelik’in, Kanuni Sultan Süleyman’da Tarık Papuçcuoğlu’nun, Hattat Karahisari’de Ayberk Atila’nın, Mimar Sinan’in ikinci karısı Gülruh’ta Elif Çakman’ın, diğer rollerde Fahri Öztezcan’ın, Bertan Dirikolu’nun, Diler Öztürk’ün oyunculuklarına da yönetmen eli değmemiş.

Aman Allahım, O Dekor Ne Öyle!

Karikatürize edilmiş İstanbul kenti çirkinliği ve Sultan Süleyman’a ait olmayan (Kimin olduğunu çıkaramıyorum, ama kesin olarak Sultan Süleyman’ın değil) tuğranın üzerine çakılan o çirkin ve sakil kırmızıyı hangi ışık tasarımcısı tasarladı bilmiyorum, ama ışık düzeni insanı (Eleştirmen de bir insandır) çileden çıkaracak kadar kötü. Her bir şeyiyle kötü üstü olan dekorun ve kostümlerin pek çok başarılı yapıma imza atmış Türkan Kafadar’a ait olabileceğine inanamıyorum, ihtimal dahi veremiyorum, vermek istemiyorum. Gelgelelim söylemeden de duramıyorum.

Tarihi Oyunda Dandik Kavuklar

Ayol o ne kavuklardır öyle!

Haydi diyelim, Osmanlı’da Sadrazamın üstü dar dörtlü silindir şeklinde kavuğu, Kanuni’nin sorguçlarla süslü “mücevveze” olarak adlandırılan kavuğu kullandığını bilmiyoruz, bu oyunda o dandik kavukları yutacak mıyız yani! Diğer taraftan, 17. yüzyılın ortalarına doğru Barok stilinde kullanılan doğru çizgilerden meydana getirilen süslemeye karşı tepki olarak doğmuş rokoko motifli bez ile kaplı podyumun sakaleti ne öyle!

Tuluyhan Uğurlu’nun müziği mi?

Bana ne!

Evrensel

 



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: