Disosya ve Eleni’den Mektuplar

Mehmet Zeki Giritli

Masalların en güzel yanı, gerçekliklerine olan inançtır herhalde, içlerinde barındırdıkları masumiyetten dolayı. Bu yüzdendir ki çocuklar belki yüz kere dinledikleri bir masalı hep aynı heyecan içinde yeniden dinlerken, yetişkinler “bana masal anlatma” gibi cümlelerle masalı gerçekdışılığın imgesi haline getirmiş, asabiyete sebebiyet vermesini makbul görmüşlerdir. Hangisi doğru hangisi yanlış bilinmez ama masal dünyalarının sanatsal malzeme yapılması çoğu zaman ilginç ve unutulmayacak performanslar ortaya çıkarıyor sanırım. “Disosya Harikalar Dünyası” da böyle bir performansı sahneye taşıyor. Kendimize çok uzak sandığımız alemlere dalıp, uzakları yakın yaptıktan sonra 90 dakika, tiyatro odasının kapısından bir çocuk telaşıyla ayrılıyorsunuz. Zira her şey küçücük bir oda içinde olup bitiyor, her ne kadar oyun daha büyük bir alanı gerektiriyormuş gibi görünse de. Tabii bu anlamda alan değerlendirme konusunda yönetmen Sami Berat Marçalı bir teşekkürü hak ediyor. Ya da ne biliyim tebrik de edebilirsiniz, keyfiniz nasıl isterse.

Proje öncelikle 2002 senesinde bir öğrenci workshop projesi olarak başladıktan sonra, 2004’te Uluslararası Edinburgh Festivali için yeniden yazılmış; 2009 senesinde ise Chicago’da oynanmış. İç içe iki hikaye anlatılıyor oyun boyunca, bir tanesi gerçek bir tanesi masal, ama hangisinin gerçek hangisinin masal olduğunu çoğu zaman karıştırabilirsiniz. Oyunun vermeye çalıştığı gerçek yaşam ile ana karakter Lisa’nın hayal dünyası arasındaki paralellik başarılı bir şekilde yansıtılmış sahneye. Bunda Lisa rolündeki Pınar Çağlar Gençtürk’ün payı çok büyük. Çok zorlayıcı bir karakteri kusursuz denilebilecek bir başarıyla sahneye taşıyor. Oyun boyunca sahnede olmasına rağmen, en ufak bir enerji düşüklüğü yaşamıyor. Belki de son yıllarda seyrettiğim en iyi kadın oyuncu performansı diyebilirim Gençtürk’ün Lisa performansı için.

Son söz olarak, Disosya Harikalar Dünyası, benim gibi in-yer-face akımıyla hiç arası olmayan bir seyirciyi bile çekebilecek bir enerjiye sahip bir oyun. Bunun yanında Sami Berat Marçalı’nın yönetmiş olduğu oyunlar arasında da açık ara ilk sırada. Emeklerine sağlık…

*

Yakın zamanda seyretme imkânı bulduğum bir diğer oyun ise “Eleni’den Mektuplar” oldu. Tiyatro Boğaziçi yapımı oyunu Sevilay Saral yazmış, Metin Göksel sahneye koymuş. Hem bireysel hem de toplumsal bir keşif iddiasındaki “Eleni’den Mektuplar”, hakkında çok kararsız kaldığım oyunlar listesine girdi. Bunun sebebi oyun boyunca çok beğendiğim ve hiç beğenmediğim şeylerin arka arkaya sıralanmış olmasıydı.

İyilerden başlayacak olursak, oyunun toplumsal bilince hizmet etmek amacında olduğu aşikâr bir metni var, yani söyleyecek sözleri olan bir oyun. Oyunda beni çok etkileyen bir diğer nokta ışık kullanımı. Levent Soy ve Uluç Esen, ışık tasarımında çok iyi bir iş çıkarmışlar kanaatindeyim. Oyunun en büyük kozu ise Diyojen rolündeki Cüneyt Yalaz. Yalaz’ın sahneye çıktığı andan itibaren oyunla ilgili ilk olumsuz düşüncelerimin tersine dönmeye başladığını söyleyebilirim. Mutsuzluk ve biraz da kaçıklık ancak bu kadar başarılı bir şekilde yansıtılabilirdi bir karakterde.

Gelelim rahatsız olduğum noktalara. Metnin söyleyecek sözü olan bir metin olması hoş bir şey fakat bu, klişe bir hikaye olduğu gerçeğini değiştiremiyor ne yazık ki. Ama neyse ki müzikler, Diyojen ve ışıklandırma hikayeye renk katıyor. Oyunculuklar konusunda ise ne yazık ki aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Özellikle Feride rolündeki Duygu Dalyanoğlu, neredeyse sahneye zorla çıkartılmış gibiydi. Sebebini anlayamadığım tutuk bir oyunculuk sergiledi. Feride’nin en trajik sahnelerinde bile herhangi bir duygu kırıntısı görebildiğimi söyleyemeyeceğim. Öte yandan, tonlamalarındaki birtakım hatalar ve belki de konuşma tarzının da bir süre sonra kulak tırmalayıcı hale geldiğini söyleyebilirim. Adnan rolündeki İlker Yasin Keskin’in ise oyunun ancak ikinci bölümünde açılabildiğini düşünüyorum. Oyunun ilk bölümünde onda da Dalyanoğlu’nda olduğu gibi tutuk bir oyunculuk seyrettik. Öte yandan Cüneyt Yalaz ve Eleni/Edibe rolündeki Zeynep Okan’ın oyunculukları takdire şayandı, her ne kadar Eleni’nin çok fazla bir rolü olmasa da. Sonuç itibariyle, “Eleni’den Mektuplar”, başarılı ve başarısız yönlerinin dengelendiği bir seyirlik olmuş. Oyundan zevk alıp almamanız ise ne taraftan baktığınıza bağlı.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: