‘Taklayı Siz Atın, Sanatı Bize Bırakın’

[Zeynep Oral’ın 27 Nisan’da Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan köşe yazısını sunuyoruz.]

SANATA BASKI, DEMOKRASİYE İNANMAMANIN SONUCU

Önceki gün sanatçıların özgür tiyatro için yaptıkları yürüyüşte, şu slogan dikkat çekiciydi: “Taklayı siz atın / Sanatı bize bırakın. Beyoğlu Kumpanya.” Sanki şu son dönem yaşadıklarımızı çok güzel özetliyordu bu slogan. Üstelik ülkemizdeki egemen güçlerin anlayacağı dili kullanıyordu.

İktidarın dili

Egemen güçlerin ya da iktidarın dili, bugün için Başbakan’ın dilidir. (Farkındaysanız hiçbir bakan, “Başbakanım” demeden cümle kuramıyor…) Bu dil hoyrattır, kavgacıdır, saldırgandır… Gerçeği dile getirmekten çok, dinleyeni “tavlamaya” yöneliktir. Bilime, bilgiye, birikime dayanmak yerine en kolay, en çabuk, en basit algılama hedeflenir. Hele hele bir de gülümsetiyorsa, ne âlâ!

Elbet siyasete atılmış insanlardan Aziz Nesin ya da Cem Yılmaz’daki mizah yeteneği beklenemez… Vatandaşa, “Çok sevindiysen, bir takla at da görelim” seviyesindeki sözler, zihniyeti yeterince ortaya koyuyor…

Ne acı ki, iktidarın benimsediği bu dili medyamız da içine sindirdi. Tepe tepe kullanıyor!

Bütünün parçaları

Bu sayfalarda sanata, tiyatroya yapılan müdahaleleri, baskıları ve buna karşı direnişi okudunuz.

Bütün o haber ve yorumların gerisinde bir bütünlüğe dikkat çekmek istiyorum.

O bütünlük de şu: Dün Mehmet Aksoy’un Kars’taki heykelinin “ucube” diye yıktırılmasına Karslıların karşı çıkmaması; bugün İstanbul Şehir Tiyatrolarına yapılanlar, yarın Devlet Tiyatrolarına ve Devlet Opera ve Balesine yapılacak olanlar, hepsi bir bütün!

Bu bütünün bir bölümü, “dindar ve kindar bir gençlik yetiştirilecek” diye dile getirildi… Bir örneğine Urfa’da tanık olduk: “Haydi Çocuklar Camiye” programı çerçevesinde, “Namazını camide kıl, puanları topla, ödülü kap” sloganıyla başlatılan kampanyada, çocuklara topladıkları puana göre, dizüstü bilgisayar; iki ay sürecek bu programa ilk gün 165 çocuk başvurmuş. (Gazete Port haberi.)

Yargının cezaya dönüşmesi… “Taraf olmayanların bertaraf olması”… Ya da tam tersi “Boyun eğenlerin, bertaraf edilmekten kurtulmaları” (Bakınız: Trump Towers açılış fotoğrafları…) Eğitim sisteminin altüst edilip karşıdevrim niteliğine büründürülmesi… Bunlar bütünün farklı parçalarından sadece birkaçı…

Demokrasi yoksunluğu

Hani “ileri demokrasi” deyip duruyorlar ya… Yalan söylüyorlar. Askeri darbe dönemleri dışında demokrasiden bunca yoksun olduğumuzu ben hiç anımsamıyorum. Bu gerçeği örtbas etmek için de geçmişle, geçmişin de sadece işlerine geldiği kısmıyla hesaplaşıyorlar.

İşlerine gelmeyene gözlerini yumuyorlar… İktidarda oldukları on yıl içinde ne seçim yasasına ne yüzde 10 baraja, ne parti lider sultasına karşı çıkış yok!

İktidarın başındaki ne istiyorsa bugün o oluyor. Gündemi tayin eden o, medyanın büyük bir bölümünü yöneten o, yargıya hükmeden o! Kullarına padişahlık eden o! Eleştiri yasak! Sorgulama yok! Karşı mücadele zinhar hem yasak hem görüldüğü anda ve yerde eziliyor!

Bu mu demokrasinin ileri olanı!..

İktidar, demokrasiye inanmıyor. Demokrasiyi amaç değil araç olarak kullandı! Peki, bu durumda demokrasinin itici gücü olması gereken aydınlar ne yapıyor? Kimi geç de olsa uyanmaya başladı. Kimi gaflet ve ihaneti sürdürmekte, kimine çıkar ilişkileri vazgeçilemeyecek kadar hoş geldi! Azınlıkta da olsa bir kısmı hâlâ mücadeleden vazgeçmiyor!

Fazıl Say Türkiye’dir

Gelelim dünkü “Godot’yu Beklerken” yazıma. Oyunun meselesi var olmak ya da olmamaktı!

Tamam, Fazıl Say’ın müziğini beğenmeyebilirsiniz, yeteneğini, özgünlüğünü yok sayabilirsiniz… Dünyanın önünde saygıyla eğilmesini, ülkesine sadece onur katmasını küçümseyebilirsiniz… Konuşmalarına, yazdıklarına öfkelenebilirsiniz. Onu sevmeyebilirsiniz… Ama o kadar!

Eğer bilgiden, birikimden, evrensel ve çağdaş değerlerden bir nebze pay aldıysanız; kör kütük cahil değilseniz, onu en azından anlamaya çalışırsınız. Hele hele hakkında soruşturma açıldığı şu günlerde…

Eğer insansanız, mesela “demokrat” ve “uygar” geçinen bir gazeteciyseniz, “taraf olmadığı için bertaraf edilmeye çalışılan” sanatçıyla dalga geçmeye çalışmazsınız! Utanırsınız! En azından kendinizi mağdurun yanında yer almaya zorlarsınız!

Milletvekili de olsanız, “Anan seni kerhanede mi doğurdu?” diyemezsiniz. Uygar bir ülkede bunu diyen Meclis’te oturamaz!

Cemaatin emriyle, 7 bin mesaj yollayamaz, hayatını zindan edemezsiniz!

Çoğunluk, güruh psikolojisi ile giderek daha da azınlıkta kalan aydın ve sanatçı duyarlığını karşı karşıya getirip vuruşturamazsınız!

Çünkü Fazıl Say Türkiye’dir!

Yok eden, öldüren güruh değil, yaratan, var eden, sadece kendi yeteneği, emeğiyle bir yere gelmiş “müziğini iyi yapmaktan başka bir misyonu olmayan” Fazıl Say’dır benim Türkiye’m.

Cumhuriyet