“Anita’nın Aşkı veya Antigone New York’ta”

ya da
Vahşi Kapitalizmin Ve Emperyalizmin Son Aşaması; (Tüm Dünya) Homeless / Evsizler’i (Bu Oyunda) Birleşmiş!

Savaş Aykılıç.

Yazar: Janusz Glowacki

Rejisör: Faik Ertener

Dekor: Suar Şeylan

Kostüm: Medine Yavuz

Işık: Ayhan Güldağları

Çeviren: Tuğrul Çetiner

Reji Yardımcısı: Özden Çiftçi

Reji Asistanları: Özlem Çakar – Ethem Tuncay

Rol Dağılımı:

Sasza: Mehmet Ali Kaptanlar

Anita: Özden Çiftçi

Polis: Ali Düşenkalkar

Pire: M.Şamil Kafkas

Ceset: Adnan Kürkçü

Adam: Ethem Tuncay

Konu:

Amerika’da sokaklarda yaşayan çeşitli milletlerden bir grup ilginç ve evsiz insanın hüzünlü ve yürek burkan ama bir o kadar da absürd ve trajikomik varoluş öyküleri.

Dayatmalara ve zorlamalara karşı koyan insan doğası ile hiç de insani olmayan dayatmacı ve zorlayıcı sistemin (kapitalizmin); bu iki “antagon’ist”; “uzlaşmaz çelişki”nin bir kara komedisi.

Ali Düşenkalkar, “Nazik” Amerikan Polis Yorumuyla Sıra Dışı Bir Oyunculuk Tasarımı ve Dramaturgisi İle Karşımızda

Yazarımız Polis’i olaylar örgüsüne katmamış,oyunun diğer kahramanları ile karşılaştırmamış ve çatıştırmamış; antik çağ korosundan evrilmiş bulunan “anlatıcı” olmuş…Olaylara uzak açıdan bakan, soğukkanlı yorumları ve ironileriyle izleyiciye rehberlik eden…Ali Düşenkalkar’ın nüanslı (incelikli), nazik, kibar, yumuşacık Polis yorumu; yasaların en sert ve acımasızca uygulandığı Amerikan “Polis Devleti” ve onun faşizme varan duyarsızlığı ile hoş bir karşıtlık ve tersinleme ile biz seyircilere bir yandan “olan”ı “olması gereken” üzerinden görme ve eleştiri fırsatı verirken öte yandan da doyumsuz bir oyunculuk virtiözitesi/ustalığı ile müthiş bir seyir keyfi ve ironi dersi veriyor…

Rus Göçmen Ressam Sazha Rolünde Mehmet Ali Kaptanlar Yine Ödüllük Bir Oyunculuk Kalitesi ile Göz Dolduruyor

(Gerçek) Sanatçı sokaklarda; bir evsiz belki de şimdilerde… Rusya’nın yeni Picasso’su diye bakılan bir ressamın Amerika’da evsiz kalması ve sokaklara düşmesi… Karısını, Shakespeare’in kadın olduğunu kanıtlayan bir profesöre kaptırması ve intikamını alacağı hayalinde profesörü Shakespeare’e dövdürmesi… Karısının evi terk etmesi üzerine geçirdiği travmadan sonra evini yakması ve ne zaman bir acı duysa ressam babası gibi acısını müzik dinleyerek (en çok da Frank Sinatra ve “Strangers in the Night”/”Bir gece vakti…”) bastıran ve hem oyunun ruhuna ve atmosferine katkılar sağlayan hem de şarkı sözlerindeki “aşk” ile karısına duyduğu özlem ve aşkı anlatan bu güzel şarkı ile teselli arayan ve acısını bastıran alkolik bir sanatçı…

Karısının kendisini terk etmesi ile başlayan travma acısının girdabına ne zaman yeni bir acının tetiklemesi ile düşse; girdiği her krizde müziğe ve alkole sığınması… Anita ile başlayan yakınlaşma sonrası iliklerimize işleyen “toparlanma”/düzelme/iyileşme/ yeniden başlama hayalleri ve çabaları ve peşini bir türlü bırakmayan acının kısırdöngüsüne kendini kaptırıvermesi, tam Rusya’ya dönmeye karar vermişken ve gidecekken Godot oyununda Estragon ve Wladimir’in “Hadi gidelim!” deyip de donakalmaları gibi, onun da donakalması ve evsizler parkına çakılı kalması…

Mehmet Ali Kaptanlar, Mona Lisa gibi bir gözümüzü hüzünlendirip ağlatırken diğer o bir gözümüzü açan ve güldüren Shakesperare’in Prespero’su, şamanlık ve büyücülükten evrilmiş bir büyük aktör olarak bu oyunla bir kez daha gözlerimizde büyüyor, bizi kendisine hayran bırakmakla kalmıyor aynı zamanda da oyunculuk bilgisini ve birikimini nasıl imbiklediğini yakından görme ve (Oyunculuk Tarihimize bulunduğu katkılara) tanık olma fırsatını da veriyor.

Şamil Kafkas “Pire” Rolü ile Dikkat Bir Yıldız Doğuyor

Oyunun komiği, deyim yerinde ise “Şarlo”su, yırtık “pantalone”si, Roma Tiyatrosu’nun “Palavracı asker” tipinin bir çağdaş versiyonu, benzetmek gibi olmasın “İbiş”i, bu oyunda karşımıza Polonyalı göçmen “Pire” rolü ile çıkıyor… Amerika’ya gelebilmek için böbreğini satan, evsizlere de arada primini de alarak sattıran, topladığı paralarla aldığı içkileri tek başına fondipleyen, bu para ile geceyi de kalorifer dairesinde geçiren, söyledikleri yalan mı gerçek mi olduğu kestirilemeyen, para için mezar soymayı bile kabul eden, birdenbire vicdan azabı pişmanlığına kapılarak aldığı altınları iade eden ispiyoncu ve ihanetkar İsa havarisinin bu davranışına bir türlü akıl erdiremeyen, Polonyalı sevgilisi Yola’nın hayali ile yanıp tutuşan, her yerde Yola ile ilgili hikayeler anlatan ama Yola geldiğinde de Yola’ya attığı zenginlik yalanları ortaya çıkmasın diye ortadan kaybolan ve saklanan, Sasza ile yaptıkları kavgada bu gerçekle yüzleşmek zorunda kaldığında arkadaşının ve kendi saçlarını yola yola kriz geçiren, oradan oraya zıplayan bir türlü yerinde duramayan, sürekli taraf değiştiren, hayatta kalmak için ne gerekirse yapmaya hazır olan bir “Pire”…

Şamil Kafkas, genç, enerjik ve yumuşacık oyunculuğu ile rengarenk bu pantalonenin üzerindeki bütün renkleri ustaca işliyor… Hali tavrı, duruşu, bakışı, susuşu, yalan söylemedeki fütursuzluğu, düş gücündeki fütürizmi, paranın kokusunu aldığındaki heyecanı ve amacına varmak için “her yol mubahtır”ı, öyle eğlenceli, öyle komik ki seyirci en çok ona tepki veriyor, yüksek sesle gülmekten kaçınmıyor…

Hemen her gün her yerde, (sokakta, işte vb.), küçük hesapların küçük insanlarının tipik özelliklerini taşıyan “üçkağıtçı” Pire tiplemesi, çevremizde farkında olmadığımız ne çok Pire olduğunu fark etmemizi sağlıyor… Çünkü o, Sasza ve Anita gibi sistemin zorlamalarına, baskı ve dayatmalarına karşı çıkmış,zorlanmış,yenilmiş değil…O da bir gün bu parktan yırtmak hayalleri ile yaşasa da çoğu zaman düzenle barışık, işbirlikçi ve düzeni çözmüş, düzeni değiştirmek yerine fırsatını bulduğunda kendi düzen olmak isteyen güce tapan, bu uğurda bukalemun gibi her renge ve kılığa girip çıkabilen, ahlak ve vicdanen düşük “kişiliksiz” ya da (bakış açısına göre çağımızda)“çok kişilikli (!)” biri…

Amerika’ya (evsizler parkını işaretle) gelebilmek için böbreğini sattığı ile övünmesi, Sasza’yı da böbreğini satmaya ikna etmeye çalışırken yaptığı tam bir kapitalist pazarlamacı söylevi, yamalı ve kirli giysileri ile bir Boss / İş adamı ya da kapitalist bir borsacı edaları ile nutuk atması “Amerikan Rüyası” müşterilerinin yaşadıkları ve yaşayacakları hayal kırıklıklarının bir ironisi, bir öngörüsü sanki…

Anita Rolündeki Ödüllük Oyunu ile Özden Çiftçi Her Türlü Övgüyü Hak Ediyor

Anita rolünde Özden Çiftçi, rolünün geçirdiği sarsıntıların, acı ve travmaların etkisi ile coşku ve us gidiş gelişlerini ve sıçramalarını bir kanaviçe özeni ile nasıl ince bir işçilikle işlediğine tanık olmanın keyfini yaşatıyor bize. Oyunun başından sonuna kadar bedeni ile yaptığı travmatik sarsıntılar, sesini kullanmadaki başarısı, rolünü oynamak yerine yaşamak yolundaki modern yaklaşımlı ve iç aksiyon odaklı içten ve duygu yüklü oyunculuğu ile son zamanlarda izlediğim en güzel performanstı onunki. Kesinlikle kaçırılmamalı.

John (Ceset); ölü rolünde oynayan Adnan rolünü oynamıyor, adet yaşıyor! Ölüyü çok iyi “canlandırıyor” !… Reji asistanı ve dış ses Ethem Tuncay da işinin ehli olduğu ortaya çıkan eserin kalitesinden belli oluyor..

Anita-Antigone İlişkisi

“Antigone günümüzde ve Amerika’da yaşasaydı ne olurdu”dan yola çıkmamış yazar, Antigone’nin sisteme karşı duruşuna bir gönderme, bir selam var sadece. Üstelik Anita’nın John’un cesedini kimsesizler mezarlığına değil de parka gömmeye karar verme mantığı da ilginç : “John, kimsesiz değildi ki o bir New York’luydu, soyluydu !”…(Antigone yaşasaydı günümüzde aristokrat olacaktı…)

(Aziz)? John

Anita’nın eski sevgilisi John ölmüş, badem gözlü olmuş, adeta bir aziz mertebesine yükseltilip parktaki herkes onunla ilgili anılar, hikayeler anlatıyor ama John ağzını bıçak açmayan suskun biri olduğunu hatırlatır ikide bir Sasza…. Anita John’un kendisine fıkralar anlattığını söylüyor ama fıkraları bir türlü anımsayamıyor…Antik kahraman Antigone’un kesinliği, keskinliği, kararlılığı, cesareti, ilkeleri uğruna ölümü göze alması ve kardeşini gömdürme uğruna ölmesi ile kıyaslandığında Anita, Antigone’un bir kara komedisi gibi kalıyor; arkadaşları John diye yanlış bir ceset getirdiklerinde Anita onları bozuntuya vermiyor…

Zaten her şey “Bir Zamanlar Anadolu’da” filminde olduğu gibi “belirsizlikler” ve “sisler” içinde… John ile İsa arasındaki benzerlikler tesadüflerin çok çok ötesinde…John ve İsa karşılaştırıldığında biri ötekinin ironisi, parodisi ve tersinlemesi gibi…İsa, yaşadığı sürece Tanrı’yı anlatırken John hep suskun kalmış, İsa’nın mucizelerinden biri de bir ölüyü diriltmek iken John’un mucizesi ise bizzat cesedinin kimsesizler mezarlığından çalınarak parkta adına yapılan bir cenaze merasimi sırasında banka oturtularak deyim yerinde ise “diriltilmesi”, İsa’nın Golgotha tepesinde çarmıha çakılırken her iki yanında da o gün iki hırsız varken John’un da şimdi bankta kendisini çalıp gelen (iki hırsız) arasında durması, Anita’nın John’un gömülmesi için kilise önündeki güvercinlerin sayıldığında çift sayı çıkmaları gibi kuşkuya yer bırakmayacak denli sarsılmaz işaret ve göksel buyruklarla eylemine karar vermesi, Anita’nın Yahuda’nın vicdan azabından iade ettiği paralarla “Çömlekçi’nin Tarlası”/Potter’s Field’in hem Kudüs’te hem de New York’ta olmasının sebebi hikmeti ve oyunda anılan altın sayısı ve gizemli rakamları çözmek için biraz Kabala biraz da gizem öğretileriyle aşina olmak gerek gibi…

Anita’nın travmasının nedeni ise John’un polis tarafından uğradığı şiddet,babasının başka bir kadına kaçtıktan sonra annesinin -tıpkı Sezuan’ın Shen Te’si gibi- bir kahve dükkanı açarak kocasından intikam alamadan ölüp gitmesi, kardeşinin her şeyi satması ve hapse düşmesi, kendisinin de işten çıkarıldıktan sonra ev sahibinin tacizleri …

Oyun Karakterlerinin Ortak Paydası Olarak İhanet

Oyun karakterlerinin ortak özellikleri ve temaları “ihanet” paydasında buluşmaları ve sınanmaları… Sasza, karısının ihanetine uğruyor, yaşadığı hayal kırıklıklarından ve acılardan sonra kendine, resim yeteneğine ve ideallerine, düşlerine ihanet ediyor…

Anita’nın babası, annesine ihanet ediyor, Anita John’u kendisine ihanet etmediğine inandığı için seviyor ama kendisi de kira ödememek için ev sahibi ile “kendini aldatıyor”…

Pire, Sasza’dan aldığı parayla kendine ziyafet çekerek arkadaşlığa ihanet ediyor, yollarını gözlediği Yola Polonya’dan kalkıp geldiği zaman gerçeklerle yüzleşmemek için Yola’ya ve kendine ihanet ediyor ve kaçıyor.

Anita’nın anlattığı hikayede (Hıristiyanlığın-Yahudiliğin içinden- doğuşundaki ihanet ki Sigmund Freud’e; “Musa ve Tektanrıcılık” kitabına göre; Hitler aklınca bu dini ihaneti cezalandırmak istemiştir Yahudileri toplama kamplarında yakarak…) Yahuda, malum, İsa’ya ihanet ederek onu ele veriyor ve tutuklanmasına neden oluyor…

“Yeryüzündeki her şey gibi” bu oyun da “bir yanlışlıktan ve yanlış anlamadan “ doğmuştur; Anita’nın ve John’un (olmayan) aşkından…Haldun Taner’in deyişi ile “insan kendi yapar, kendi tapar”, insanoğlunda gerçek olmasa da bir takım idealler uydurma ve bu uydurma idealleri gerçekleştirme uğruna girdiği mücadelede çektiği acılarla hacı olma ve olgunlaşarak “insan”ı insan yapan bir takım değerlere ulaşma var…Bunların başında da ihanet etmemek geliyor…

Oyundaki Katmanlı Yapı ve İşleniş

Böyledir işte insanoğlu; sokaklarda bile yaşasa değersiz ve anlamsız yaşayamaz…Kendisine yapılan ötekileştirme, dışlamadan şikayet eder Pire gibi ama farkında olmadan o da kendisine yapılanı başkalarına yapar…

Evsiz de olsalar insanı insan yapan bazı temel değerlere; dostluğa, dayanışmaya, sevgiye, şefkate, komşuluğa, vefaya, ölüye saygıya, yiyeceklerini ve içeceklerini paylaşmaya olan inançlarını kaybetmemeye çaba gösterirler… Her şeye rağmen birbirlerini severek, birbirlerine sarılarak yaşama sarılmaya, tutunmaya çalışırlar…

Her an akıllarını ve sağlıklarını yitirmek tehlikesi ile karşı karşıyadırlar… Yaşamın kıyısındaki yaşamları boyunca gecenin bir yarısı bıçaklanmamak ve soyulmamak için geceleri uyanık kalıp gündüzleri uyumak zorundadırlar…

Her şeye rağmen insan kalabilmek insanca yaşayabilmek için; John’un zenci mi beyaz mı olduğunun, hatta John diye getirilen cesedin gerçekten o olup olmadığı gibi küçük ayrıntıları sorun etmezler kendilerine…Önemli olan yaşama sarılabilecekleri bir amaçları olmasıdır belki de…

Anlamsız da olsa, bir anlamı olmasa da, bu anlamsızlıklar okyanusu içinde bir takım anlam adalarına sığınırlar belki de anlamsız olduğunu bile bile…

Peki ama bu parktan ve Araf’tan kurtulma, tekrar “normal” yaşama dönme şansı yok mudur? İşte Anita’nın aşkı ile umutlanırız birden ama yazar bizim kadar iyimser olmasa gerektir…

Siz Olsanız Hangi Tür Bir Yönetmen Olurdunuz; Seyircisine Güvenen Bir Yönetmen Olarak Seyircisinin ve Oyuncularının Önünü ve Ufuklarını Açan mı; Yoksa Tam Tersi, Seyircisine Güvenmeyen ve Seyircisi ve Oyuncularının Önünü ve Ufuklarını Kapayan mı…

“Hayat, duyanlar için trajedi, düşünenler için komedidir; trajediler ölüm ile, komediler ise düğün ile biter” denir… Anita ve Sasza’nın, John’un cesedinin kimsesizler mezarlığından alınıp parka gömülmesi için verilen çabalar sırasında başlayan yakınlaşma ve evlenip Rusya’ya taşınma hayalleri düğün günü yaşanan bir sürpriz ile son bulacaktır…

Acıklı olan ve komik olan iç içedir Anita’nın ve Sasza’nın aşkı ve hayalleri… Yazar oyununu acılık ve komik olanı harmanlamış, ince bir denge ile kurgulamış, seyirciyi yorumda özgür bırakmış…

Sinemada (genelde) yönetmen, yorumu izleyiciye bırakmaz çoğu zaman, seyirci tepkisi oluruna bırakılamayacak kadar önemlidir çünkü… Edilgen izleyici bütün bir filmi aslında filmin yönetmenin (dar ya da geniş) vizyonundan/vizöründen/gözünden izler…

Tiyatroda ise, sinemanın tam tersine bir yönetmen izleyicilere kendi yorumunu dayatma yerine izleyicileri ne denli özgür ve özgün yorumlara gitmelerinin önünü açabildiği oranda başarılı olduğu söylenebilir…

Oyunculuk da, yönetmenlik de birikimlerle, bakış açılarının genişliği ile doğru orantılıdır elbette…

Kimi yönetmenler izleyicileri tek tip, tek bir sınıf, tek bir örnek, tek bir duyuş ve düşünüşün hâkim olduğu bir topluluk, dahası hayal gücü ve düşünme yeteneği sınırlı, sanattan anlamayan, anlamak için tiyatroya gelen bir kitle olduğu zannıyla onlara bir sanat öğretmenliği yapılması gerektiğine inanarak seyircileri de birer sanat heveskarı öğrenci gibi görmek gafletine düşerler…

Kısaca kendilerine de, izleyicilerine de güvenmezler ve “bunlar anlamaz” diyerek öğrenciye ders verir gibi oyunu (sanki bir çocuğa anlatır gibi) “anlatmaya” kalkabilirler… Bu da aşağı yukarı gerçek yönetmenle yönetmencilik oynayanlar arasındaki farktır ki seyirci bazen bu ikisini birbirine karıştırabilir…

Naçizane bence iyi yönetmen, seyirci-oyuncu ve oyun-seyirci enerji akışını kurgulayan,öngören,kısıtlamayan, engellemeyen, tam tersi bu enerji alış verişinin önünü açan, kolaylaştıran yönetmendir…

Seyircisinin Yaratıcı Yorumuna İnanan ve Güvenen Bir Rejisör Olarak Faik Ertener

Allahtan karşımızda DT başrejisörlüğü de yapmış, kadrosu da rejisör olan profesyonel bir yönetmen var da; bu oyunumuz için yukarıda anılan tehlikeler söz konusu değil… Faik Ertener de yorumunu izleyicinin özgür imgelem ve düşünce dünyasına yaslamış…Oyunu Polis sahneleri hariç, almış soyutlama/stilizasyon ile Amerika’dan çıkarıp ülkemiz dahil her yere uygulanabilecek bir soyutlama üzerine oturtmuş…

Rejisinde Anita, Sasza ve Pire arasındaki ihanet paydaşının altını her üç kahramanın da psikolojik kriz sahnelerinin benzerlikleri ile çizmiş… Geçişlerde kullanılan rock müzik ile hem karakterlerin sisteme isyanlarını “dışavurmuş”; hem de sistemin onlara ve onların da birbirlerine uyguladıkları şiddeti somutlamış… Alkışlıyoruz…

Suar Şeylan uçuşan yapraklı park dekoru ile; Ayhan Güldağları karanlık komedinin “karanlığına” vurgu yapan ışığı ile; Medine Yavuz da her ülkeye uyarlanabilecek stilize kostüm tasarımlarındaki başarıları ile bol alkış hak ediyorlar…

İstanbul DT Üsküdar Tekel Sahnesi’nde kaçırmayın…



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: