Bir “Ah”tan Ne Çıkar?

Can Merdan Doğan

Belki de en zoru seyirci olmak, anlıyorum….

Muhteşem bir yüzyıl şu 21. Hiçbir utanç kimsenin üzerinde kalmıyor; hiçbir yaşam ekransız dışarıya bakamıyor; oyunun çoktan kafası karışmış; hiçbir beden içinde kıstırıldığının adını koyamıyor. Ve hep alternatiflerle geçiştiriliyoruz!

Ölesiye yaşamak olmalı bu; her yüzyılda birinin tarif ettiği; Proust’un, Rimbaud’nun, Baudelaire’in iyi bildiği… Cinayetten yoksun olan çağların yakından tanıdığı. Sahiden, şöyle kurbanının gözlerinin içine bakarak bir cinayet işlemek mümkün değil artık. Kurbanlarımızı tanıyarak; bir üstünlük kurulacaksa eğer, kurbanına dürüstçe bunu ifade ederek; uzakta kalmayarak, yakınlaşarak, biraz daha yakından bakmaya cesaret ederek. Onları bir 16’ya 9 ya da bilmem kaç ekranlarda sadece bir şeye benzetmeden; bir köşe yazısında ahmakça bir isim vererek, her ne pahasına olursa olsun kendi reklamını yapma terbiyesizliğine girişmeden… Gerçekten elle kavranır, hissedilir bir kıvamda öldürmek! Perdede, sahnede ya da evde yemek yiyerek izlediklerimiz; tuhaf bir cisme benziyorlar! Ama hep aynı kaygı/dehşet sınırlarında uyuma/uyanma törenleri; biraz daha ölüm kokarak,  biraz daha dışarıda… Ve artık mide bulantısı da kalmadı. Geçmişte kusulan her yer, artık restoran.

Yani? Cioran’ın dediği gibi, ne kadar daha sabah kalktığımızda yaşamak için yeni şeyler icat etmemiz gerekecek? Birinin midemize indirdiği yumruğa, ne kadar daha canımız yanarak katlanacağız?  Ne kadar daha yeni fotoğraflarla birbirimizi eğlendireceğiz? Gerçekten orada olduğumuza inandırmaya çalışacağız birbirimizi? Ya da o kadraja girmeyenlere uzaktan uzağa “iyi” dileklerimizi göndereceğiz. Kelimeler bedenimde girilmemiş yer bırakmazken, ne kadar daha birileri ekrandan altyazı geçecek, broşürlerine o başıboş kelimeleri sıralayacak. Ergenliklerini unutup yazmayı sürdüren bu insanlar; buzdolabına aldıklarını yerleştirirken; kelimelere de, ölüme de, aşka da aynı hassasiyetle yaklaşmaya devam edecekler? Ve hikayeler anlatılacak, birileri kalkıp o hikayeleri taklit edecek. Söz ve eylem birbirini tokatlayıp duracak; ama asıl tokatlanan; senin acısını içinde sakladığın, acısını içinde saklayarak mesafe koyduğun kurbanın olacak! O kurbanlar, bir gün kendileri hakkında hikaye anlatıldığını fark edecekler, bir gün senin hikayenden senin oyuncuna cevabı verilecek… Senin önemli sandığın dimağınla kurguladığın oyununa bir gün bir seyirci bir soru soracak, cevap gibi bir soru. Sorular senin hoşuna gitmeyecek. Çünkü sen de, ben de açılışlar ve kapanışlar içindeki yaşamlarımızda, arada, bir film arası ya da bir oyun arası gibi bir arada, yalnızca inceden bir “ah” çekmişizdir. Yani bir “ah” bir soruyu cevaplamaya yetmez.

“Ah dostlarım” ne kadar vakur, dimdik, cazip insanlar olduk biz böyle. Yaptığımız sanat ne kadar da bize benzedi. Yaşamın akışından, gündeliğin sıkıntılarından nemalanan bu oyunlar ne zaman bir “ara” verecekler?  Ne kadar daha dışarıda kalarak tiyatro yapılır? Ve ne kadar daha Narcissus misali, hazırladığımız gösterileri izleyeceğiz? Silahları gündeme değil, kendimize çevirme vakti çoktan gelmedi mi? Kendine bir yol bulması, kendi malzemesiyle hemhal olması… “Söz”e  muhtaç bir oyunun ne kadarını yapabileceğini anlayabiliyorum, ama sizde şunu anlayın: Sözlerinizin dışında kalmayın! Çünkü verdiğiniz sözlerin hepsine inanıyorum! Sözleri kanatmadan sarf etmemek en iyisi. Ve artık bir “ah”tan şunu çıkaralım: Başlangıçta eylem vardı!



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: