Bir Anne-Oğul Hesaplaşması: ‘Gerçek Hayattan Alınmıştır’

[Bahar Çuhadar’ın 2 Nisan 2012 tarihli Radikal Gazetesi Hayat ekinde yayınlanan, Altı’dan Sonra Tiyatro’nun ‘Gerçek Hayattan Alınmıştır’ isimli oyunu üzerine yazdığı köşe yazısını okuyucularımızla paylaşıyoruz.]

‘Gerçek Hayattan Alınmıştır’, yazarı ve oyuncusu Yiğit Sertdemir’in akıp giden cümleleriyle, Tomris İncer’in nefis oyunculuğuyla sezon kapanmadan ‘kaçırılmayacaklardan’. Bazı isimlerin işlerine gözü kapalı gidebiliyor insan. İyi bir şeyler göreceğine neredeyse emin olarak. Yiğit Sertdemir o isimlerden. 90’ların sonundan beri bağımsız tiyatro namına kalem oynatan, yöneten ve oynayan bir isim. Üniversite tiyatrosu geleneğinden gelen Altıdan Sonra Tiyatro’nun kurucularından.
Yazdığı ve Tomris İncer’le oynadığı son oyunu ‘Gerçek Hayattan Alınmıştır’a doğru, Kumbaracı Yokuşu’nu inerken bu anlamda kapatabilmiştim gözlerimi… Yokuşu geri çıkarkenki hissiyatım önden gelsin: 90 dakikalık, bu her duygusu kıvamında kullanılmış, komik, hüzünlü, gerilimli anne-oğul öyküsü sezonun en sağlam işlerinden. Sarsıcı. Eğlenceli. Sürprizli. Son 15 dakikada nefesi iyice daraltan türden. Heyecanı diri tutan. İronik cümlelerle dolu mis gibi bir metin. Ferah feza bir mekân kullanımı.
Oyun bir anne-oğul hesaplaşması. 35’indeki mimar, amatör öykü yazarı adamla şu ‘büyük oynayan’, zamanının efsanelerinden, tiyatro sanatçısı anne arasında geçen. Oğul, mekâna gözleri bağlı getirdiği annesine unutamayacağı bir gece düzenlemiştir. Çantadan çıkardığı malzemeler gibi; ailenin sırları, 35 yılda birikenler de birer birer dökülür. Durmadan hikâyeler anlatan (Tomris İncer hep böyle tuhaf hikâyeler anlatsa da dinlesek, dedirtiyor) anne ile oğul arasındaki iğnelemeler etrafında hikâye ince ince örülür.
Tomris İncer uçar gibi; oyuna ayrılmış geniş alanda ‘zarafet’ kelimesi karşılığını buluyor. Yiğit Sertdemir ikinci yarıya doğru performans ağırlığını İncer’den alıyor ve sonuna kadar da bir enerji topu olarak oradan oraya savruluyor; hem dekor ve aksesuvarları hem sesini ve vücudunu şekilden şekle sokuyor.
Arif Akkaya’nın yönettiği oyun, Kumbaracı50 üçlemesinin birincisi. Diğer iki oyun da ilkinde olduğu gibi mekânın yani Kumbaracı50’nin kendisiyle ilişkili olacak. Şöyle diyelim: Kumbaracı50 oyundaki gibi; gerçekten de eski bir apartman dairesinden tabelacıya, son olarak da bir tiyatro mekânına dönüşmüş bir yer olmasaymış, bu oyun da eksik kalırmış. Kumbaracı50, oyuna yarı inşaat halinde bir tiyatro mekânı rolüyle dahil oluyor. Buna sarkıt lambalar, mumlar, müzikler eklenince seyirciyi, atmosferine hızla çekip orada tutabilen bir oyunla baş başa kalıyor insan.
Kafamdaki tek soru işareti de sonlara doğru kısmen giderildi. Aklımın bir köşesini “Annenin neden bu kadar gaddar olduğuna dair yanıt bulamazsam kadına fena haksızlık edilmiş olduğu hissiyle kalacağım” cümlesi meşgul etmişti. Sertdemir kendisi de pek ‘normal’ olmayan bu adamın annesine dair ‘gerekçeyi’ sona saklamış. Annenin öyküsünde az daha derine inilmiş olsa bencilliğinin nedenlerine daha çok ikna olacaktım muhtemelen. Lakin bu tür bir hesaplaşmada ‘eşitlik, akıl, mantık’ aramak pek anlamlı olmayacaktır. Olacaklara kendiniz şahit olun. Pişman olmayacaksınız.
Prömiyer bu akşam 20.30’da Kumbaracı50’de. Sonrası bu hafta içi her akşam aynı saatte…
Şehrin Yeni ‘Sahne’si
Şehrin ve tarihin ‘öbür yakasına’ geçince, hemen ileride, solda. Kadir Has Üniversitesi’nde. 130 kişi kapasiteli ‘Sahne Kadir Has’ sayıları durmaksızın artan yeni oyunlara ev sahipliği yapmak üzere açıldı. Cuma geceki açılış, Kronik Kolektif’in oyunu ‘Ara’ eşliğindeydi. Hem öğrencilere hem de dışarıdan çalışmalara açık taptaze bir mekân. Haliç kıyısına uğramak için yeni ve güzel bir bahane…

Radikal