Devletçilik Aynasında Eczacılık ve Tiyatroculuk

[Atilla Yayla’nın Zaman gazetesi’nde yayınlanan köşe yazısını paylaşıyoruz]

TEB’den gelen açıklamada da bireysel mesajlardaki argümanlar hemen hemen aynen tekrarlanıyor.

Eczacıların devletçi refleksi

20 Nisan’daki yazımda, hükümetin Türk Eczacıları Birliği’yle (TEB) birlikte perakende ilaç pazarlaması alanında yeni bir regülasyon yapmaya çalışmasını devletçilik istikametinde bir adım olarak nitelemiş ve eleştirmiştim. Yazı üzerine çok sayıda e-mail aldım. Bunların ekserisi beni şiddetle eleştirmekte, yalnızca birkaç tanesi destek vermekteydi. Ayrıca, TEB de genel sekreteri Harun Kızılay imzasıyla bir açıklama gönderdi. Kişisel eleştirilerin çoğu aynı temaları dile getirmekteydi. Hepsine tek tek cevap vermeye ne yerim müsait ne de gerek var. Ancak, birkaç hususa işaret emek mecburiyetindeyim. En başta belirtmem gereken nokta, söz konusu yazıda dile getirdiğim görüşlerin Zaman Gazetesi’nin değil, benim görüşlerim olduğu. Zaman, gerek yazarları gerek yorum sayfaları bakımından Türkiye’nin çeşitliliğe en geniş yer veren ve en tahammüllü gazetesi. Gazetede bazen birbiriyle örtüşen bazen birbiriyle çelişen ve çatışan görüşler ifade edilebiliyor. Tabiatıyla, özellikle imzalı yazılarda tüm sorumluluk imza sahibine ait. Bu yüzden, mesaj gönderen eczacıların yazımdan duyduğu rahatsızlığı Zaman’a fatura etmeye çalışması hem yanlış hem haksız. İkinci olarak vurgulamak istediğim, hiçbir eczacıyla kişisel bir problemimin olmadığı. Eczacıların genelde iyi insanlar olduğuna, mesleğini ahlâk ve ticaret ilkelerine uyarak en iyi şekilde yerine getirmeye çabaladığına ve böyle yapmayanları eleyen bir meslek kültürünün var veya gelişmekte olduğuna eminim. Ancak, benim tartışma konum bunlar değil, serbest piyasa adâletinin ilkelerine ne derece uyulduğu. Bu yüzden, tartışmayı kişiselleştirmek ve çarpıtmak anlamsız ve yararsız.

TEB’den gelen açıklamada da bireysel mesajlardaki argümanlar hemen hemen aynen tekrarlanıyor. Ayrıca metin birçok belirsizlik ve çelişkilerle dolu olduğu gibi, birçok yerde de beni teyit ediyor. Meseleyi tekrar özetleyeyim. Özgürlük ve özgürlüğe dayanan piyasa ekonomisinin gerekleri kişilerin meslek seçmesinin ve mesleğe giriş ve meslekten çıkış yapmasının serbest olmasını gerektirir. Devletler, bazen yalnız başlarına, bazen mesleği icra edenlerle birlik hâlinde, mesleğe girişi sınırlandırmaya çalışır. Bunun için hâlihazırda işbaşında olan meslek mensuplarının fedakârlığından ve geçim sıkıntısından başlayıp, ahlakî erdemlere ve yapılanların “toplum için” hayati önemine kadar pek çok gerekçe gösterilebilir. Ancak, sonuç değişmez. Her regülasyon birilerine kazandırır, birilerine kaybettirir. Bu olayda kaybedecek olanlar, müstakbel eczacılar, eczane açmak isteyecekler ve tüketiciler olacaktır. Bu yüzden, sınırlama istemek, ekonomik hayat yanında ahlâk ve adalet açısından da sakınca yaratır. Devletin ilgili meslek loncasıyla işbirliği yaparak mesleğe girişi keyfî biçimde sınırlaması eczacılar için doğruysa, başkaları için de doğrudur. Bu anlayış, sonunda, bizi tüm ekonominin devlet tarafından planlanması noktasına sürükler, ki sağlık sektöründe zaten buna yönelik kuvvetli bir eğilim var. Nitekim, TEB’in eczacılık fakültelerinin “plansız programsız” açılmasından ve dolayısıyla “pasta”yı paylaşmaya talip olanların sayısının artmasından şikâyetçi olması da bunun işareti. TEB daha az fakülte açılsın, daha doğrusu merkeziyetçi yükseköğretim planlama otoritesi (YÖK) bunu yapsın istiyor. Aynı tema tabip odalarının da dilinde. Oysa özgürlük, piyasa ekonomisi ve toplumun menfaati, bunların planlamaya konu yapılmayıp topluma bırakılmasını gerektirir.

Tiyatrocuların devlet memurluğu aşkı

Devletçiliğin yeni bir tezahürü, benim yıllar önce tecrübe ettiğim bir olayın tekrarlanmasıyla, tiyatro sanatında ve tiyatrocular arasında boy gösterdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, kendisine bağlı Şehir Tiyatroları’nın yönetmeliğini değiştirerek genel yönetime daha fazla ağırlık koymaya, sahnelenecek oyunların seçilmesine katılmaya karar verdi. Medyada bunun gerekçesi olarak, oyunlarda bazı sanatçıların repliğin dışına çıkarak siyasî (ve, niye şaşırmadım, hükümet aleyhtarı) mesajlar vermesi, bir seferinde Başbakan’ın kızına laf bile atılmış olması, bazı seyircilerin müstehcenlik şikâyetleri, oyunların ideolojik önyargıyla seçilmesi vs. gösterildi. Bu değişiklik üzerine Şehir Tiyatroları sanatçıları feryadı kopardı. Sanata müdahale edilemeyeceği, tiyatroyu tiyatrocuların yönetmesi gerektiği, hükümetin tiyatro sanatçılarını tek tipleştirmek ve tiyatroları ideolojikleştirmek istediği söylendi. Başbakan’ın tiyatroların özelleştirilmesi çağrısına da öfkeyle cevap verildi ve birçok ülkede kamu tiyatroları olduğu iddia edildi.

Tiyatroları tiyatrocuların idare etmesi gerektiği bir norm olamaz. Meselâ, benim bir tiyatrom olsaydı, sanatçı olmadığım hâlde, kesinlikle kendim idare ederdim. Kamu tiyatroları söz konusu olduğunda ise, bu soruya ikinci bir soru eklememiz lâzım. Tiyatroları kim finanse etmeli? Finanse edenlerin doğrudan doğruya veya temsilcileri aracılığıyla tiyatroların finansal ve idarî işleri üzerinde bir yetkileri ve denetim güçleri olmalı mı olmamalı mı? Olmamalı deniyorsa, bu demokrasiyle nasıl bağdaştırılabilir? Bunlar zor sorular. Tam doğru cevaplar bulmak imkânsız. Ancak, sanatçıların göbekten devlete bağlı olması, hem sanat özgürlüğü, hem de performans açısından zararlı. Hükümete kafa tutan sanatçıların çoğunun da aslında özgürlük ve sanat aşkıyla yanıp tutuştuklarını görmedik. Türkiye’de militarizme ve devlet ideolojisine fazla itirazları yok. Özgürlükte gayet seçiciler; kendilerini ilgilendiren alanlarda pek celadetli, başkalarının özgürlüğü konusunda kayıtsızlar. İdeolojik tek biçimlilik ise tam da işgal ettikleri ve korumaya çalıştıkları bir konum. Bu yüzden, Başbakan’ın tiyatroların özelleştirilmesi düşüncesi gayet yerinde. Tiyatro sanatına ille de kamu desteği sağlanacaksa, bunun için sanatçıların memur yapılmasına ve performansla ilgisiz maaşa bağlanmasına hiç gerek yok. Ayrıca, mesela Amerika’da bizimkilerin hayal bile edemeyeceği başarılara imza atan tiyatrolar hep özel. Diğer ülkelerde de bizimkine benzer bir sistem yok.

Hükümetin çelişkisi

Hükümet partisi diğer partilerle karşılaştırıldığında daha piyasacı görünüyor. Ancak, ne yazık ki, ne piyasa ekonomisinin felsefî, ahlakî köklerinin ve gereklerinin yeterince farkında ne de tutarlı piyasacı politikalar izlemekte. Bazen bir eliyle yaptığını öbür eliyle bozmakta. Bir sektörü serbestleştirirken veya serbestleştirme çağrısı yaparken bir diğerini devlet boyunduruğu altına almakta. Bu yazının ele aldığı konular açısından bakıldığında bir taraftan tiyatrocuların ideoloji dayatmasına ve toplum sırtından haksız gelir elde etmesine haklı olarak itiraz eden hükümet diğer taraftan da eczacıları bir tür devlet memuruna dönüştürmeye ve eczacılar loncasına imtiyazlar tanımaya hazırlanmakta. Bu tür yaman çelişkilere düşülmemesini istesek, çok şey mi istemiş oluruz?

Zaman