Ekranda da Sahnede de İsyankâr…

Bir Zamanlar Osmanlı’da Patrona Halil’i canlandıran Fırat Tanış, tiyatro eylemlerinde de başroldeydi. Tanış’a göre, muhafazakâr sanat kavramını ortaya koyanlar sanattan anlamıyor.

Her yerinden 1970’leri anımsatan Türk modern mimarisinin aktığı, terk edilmiş fabrika lojmanlarını geçip adacıklar halinde Osmanlı mezarlıklarına, lale bahçelerine rastlayınca insan önce bir şaşırıyor. TRT’nin Lale Devri konulu dönem dizisi ‘Bir Zamanlar Osmanlı Kıyam’ın haberlere konu olan seti, İzmit’teki eski SEKA tesislerinde kurulu. Topuklu ayakkabılarıyla arnavutkaldırımlarında yürümekte zorlanan ‘18. yüzyıl Avrupa beyefendilerinin’, Osmanlı kostümlü figüranların arasında dizide Lale Devri’ni bitiren isyanın mimarı Patrona Halil rolündeki Fırat Tanış’ı bekliyoruz. ‘Bir Zamanlar Osmanlı Kıyam’ı da konuşacağız ama hazır Tanış’ı Patrona Halil kostümleriyle yakalamışken, kendi ‘isyanını’, Şehir Tiyatroları mevzuunda tuttuğu safları da konuşmadan olmaz.

İlk olarak daha önce aktardığınız bir anekdotla başlayalım. Konservatuvarda ‘Venedik Taciri’ndeki Shylock performansınız için Yıldız Kenter ‘Şeytan bu kadar kötü olsa kim günah işlemek ister ki!’ gibi bir yorum yapmış…
Kötüler üstüne güzel bir anekdottur. Aslında şeytanın ne kadar güleryüzlü olduğunu gösterir bize. Bugün de izleri hâlâ yaşanıyor.

Buradan Patrona Halil karakterine nasıl yaklaştığınızı soracaktım…
Bir kere Patrona Halil’le böylesi bir Shakespeare kahramanı arasında fark var. En önemlisi Patrona Halil’in gerçekten yaşamış olması. Patrona Halil İsyanı’nı anlatan, dönemin vakanüvislerinin yazdığı resmi ya da gayri resmi birçok belge var. İşte neler biliyoruz. Patrona Halil’in Patrona isimli bir gemide çalışan bir denizci olduğunu, sonra birtakım ayaklanmalara katıldığı için kürek cezasına çarptırıldığını,Arnavutluk’a kaçtığını, daha sonra İstanbul’a gelip kapkacak satmaktan tut da tellaklığa kadar birçok işle uğraştığını… Ama tabii ki elimizde bir resmin dışında Patrona Halil’in fiziki özellikleriyle ilgili çok veri yok. Ki o resim de pek gerçekleri yansıtmıyor. Ama bu adamın bir denizci, asker ve tellak oluşu fiziki ve ruhsal özellikleriyle ilgili birçok veri sunuyor. Bence denizci oluşu, özgürlükle ilgili bir açılımının olduğuyla ilişkilenebilir.

‘Yaptığımız şey bir belgesel değil’
Patrona Halil’i isyana sürükleyen motivasyonu o kaynaklardan edinebildiniz mi? Kendi yorumunuzu katmak durumunda kaldınız mı?
Tabii meselenin üstünden böyle 300 yıl gibi bir zaman geçtiği zaman birçok şey erozyona uğrayabiliyor. Bir de bu insanlar hepimiz gibi sabah kalkıp yemek yiyen, ne bileyim sıradan şeyler yapan sıradan insanlar… Tabii tarih içindeki yerleriyle kahramanlar. Onu tartışmayız. Ama mesele bir TV dramasına vurulduğu zaman bu kişlerin hepsi bu sıradanlıklarından çıkıp bir amaç uğruna hareket eden ve bu yolda engellerle mücadele eden kahramanlara dönüşür. Mesela Patrona Halil’in nasıl bir aşk hayatı olduğunu bilmiyoruz. Ama yaptığımız dizide Patrona Halil’in bir aşk hayatı var. Yaptığımız şey bir belgesel de değil, bir canlandırma da değil.

Osmanlı’ya son dönem yoğunlaşan ilgi üzerine ne düşünüyorsunuz?
Bir kere başlı başına tarih, özellikle de Osmanlı tarihi bugüne kadar sadece TV yapımlarına değil, tiyatro metinlerine de ilham vermiş bir olaylar zinciri. Saray, içerisinde bir hayat, dışarıda bir halk, bambaşka uluslar, çokkültürlü, çokdilli bir dünya, zenginlik, tabii ki yapımcıların, izleyenlerin çok ilgisini çekti. İkinci sebebin de içinde bulunduğumuz sosyokültürel atmosferle ilgili bir durum olduğunu düşünüyorum. Tabii ki Türk insanının kendi tarihine merak sarması iktidar ve iktidarın kültür politikasıyla da ilgili bir şey. Bunu eleştirmek için söylemiyorum. Bu son derece doğal bir şey.

Kültür politikasını biraz açabilir miyiz?
Kültür politikası derken özdeğerler, milli tarih, ulus kavramları üzerinden hareket eden bir politikadan bahsediyorum. En son işte bu hatta muhafazakâr sanat kavramıyla da ortaya koyan bir politika. Bizim şu anda yaptığımız ‘Bir Zamanlar AnadoluKıyam’ projesinin çok bununla da bağlantılı olduğunu düşünmüyorum ama…

Muhafazakâr sanat denince aklınızda nasıl bir şey canlanıyor?
‘Paradoks, gerçeğin amuda kalkmış halidir’ derler. Sanat ve muhafazakârlık kelimesi, dünyanın hiçbir döneminde, sanat tarihinin hiçbir noktasında, ortaçağda bile yan yana durmadı. Mesela kilisenin hegemonyası altındaki ortaçağda yapılan büyük şenliklerde bile halk kralla, papayla, iktidarı temsil eden her kimse bunlarla eğlenebilir, mizahı kullanabilirdi. Çünkü bir toplumu var eden herkesin aynı fikirde olmasını bekleyemezsiniz. Bu muhafazakâr sanat kavramını ortaya koyan kişi, kurum ya da politikaların ne muhafazakarlıktan ne de sanattan anladığı var. Onu bunu geçin, eğer etik değerler söz konusuysa tiyatronun hiçbir oyunu hiçbir etik değere uymaz. Çünkü bütün kahramanlar hata yapar. Zaten mesele bunun üzerine kurulmuştur. Bir kahraman ya intikama ya ölüme ya aşka ya iktidara ya kıskançlığa ya merhametsizliğe, bir şeylere fazla bağlıdır ve bunun üzerinden de ya bu eleştirilir ya onaylanır, izleyen de bunun üzerinden katarsis diye bir arınma yaşar. Düşünsenize Hamlet’in amcası, annesiyle yatıyor. Şimdi bunun neresi etik? Hamlet oynamayalım mı? Kafalar çok karışmış. Şöyle bir durum var. Kültür ve sanat denen kavramları yağı sütten ayırır gibi birdenbire ayıramazsınız. Bu kavramlar yüzyıllar boyunca biz bunu fark etsek de etmesek de iç içe geçmiş, toplumla çok organik bağlar kurmuş. Banka hesaplarına, inşaat sektöründe çalışmaya benzemez. Bunu değiştirip dönüştürmek istiyorsanız bunun için etkin argümanlar geliştirmeniz gerekir.

‘Ben o filmde İsa’yı oynamış oldum’
Tiyatrocuların ‘halktan kopuk olduğu’ eleştirileriyle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Yani anlamadım. Bu şey gibi mi ‘ey sanatçılar, çok hızlı koşuyorsunuz bizi bekleyin’ mi diyorlar. Lineer aklınızla ortaya koyduğunuz bir şey olmadığı için, sanat zaman zaman anlaşılamayabilir. Kimsenin aşağılandığı, siz cahilsiniz, biz de bunu sizin gözünüze sokuyoruz gibi bir durum yok. Sanat da çoğunlukla toplumun önündedir, gerisindeyse o zaman bir problem vardır demektir. Kaldı ki ben şimdiye kadar hiçbir ödenekli kurumda bunu gösteren bir repertuvar olduğunu görmedim. Necip Fazıl da, Yunus da, geleneksel Türk tiyatrosundan pek çok öğe de oynandı. Tuhaf, izleniyor da. Ödenekli kurumların salonları tıkabasa. Ben ortada halkın ilerisinde, onu beklemeyen bir sanat, hadi sanatın böyle bir sorumluluğu da yoktur ama, öyle bir şey de göremiyorum.

Şehir Tiyatroları repertuvarının çok da yenilikçi olmadığını, kopartılan bu gürültüyü anlamadığını söyleyen tiyatro yazarları da var. Buna katılır mısınız?
Katılmaz olur muyum, sonuna kadar katılırım. Hatta şunu da ekleyebilirim, bu kavramlar gayet itibarsızlaştırıldılar. Çok daha iyi sahnelenebilir, çok daha doyurucu şeyler de olabilirdi. Üstelik kimsenin kimseyi aşağıladığı da yok. Yani enteresan bir şey. Tam tersine insanlarla kucaklaşmak isteyen bir sanatçı grubu var. Ama nedense böyle bir manzara çıkartılmaya çalışılıyor ortaya.

Şehir Tiyatroları’na ilişkin protestolarda ön saflardaydınız…
Ben eski bir Şehir Tiyatroluyum. Elbette bunun da etkisi var. Bir kere benim için torpilli bir yer. Ama tabii ki bu ilk sebep değil. Ama ne kadar şanslıyım ki böyle bir fırsatım oldu, beş yıla yakın çok değerli ustalarla, oyuncularla, yönetmenlerle çalıştım. 98 yaşını kutlayacak Şehir Tiyatroları Türkiye’nin en köklü kurumlarından biri. Tabii buradaki meselenin Şehir Tiyatrosu’yla ve tiyatroyla ilişkisinin de ötesinde benim pratik hayatımla ilgili bir dönüşüm operasyonu olduğunu görüyorum ve bu beni rahatsız ediyor. Bu sadece sanatla ilgili değil, günlük hayatın başka alanlarını da dönüştürme operasyonu. Operasyon kelimesini sevmiyorum aslında çünkü böyle olduğuna inanmak istemiyorum. Ama durum bunu gösteriyor.

Kentsel dönüşüm çalışmaları da düşündürüyor mu bunu mesela?
Ya düşündürmez olur mu! ‘Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adım’ der Shakespeare sonelerinin birinde. Hakikaten de mimarlar odasının, tabipler odasının başına gelenler. Adamlar seslerini çıkarttılar, böyle kentsel dönüşüm, sağlık politikası olmaz diye. Sadece sanat alanında değil, toplumun yerleşim ve sağlık gibi çok önemli alanlarına yapılan müdahaleler var, ben bunun devamının geleceğini de düşünüyorum.

“Bir Zamanlar Anadolu’da”daki karakterinizden bahsedebilir miyiz? Bir oyuncu için nüfuz etmesi gayet zor bir kişilik gibi duruyor…
Valla benim o filmden okuduğum şu oldu: Belki bu Nuri Bey’in (Bilge Ceylan) öngörmediği, hesap etmediği bir şey olabilir, bu amaçla yapmamış olabilir ama belki bu söylediğim şey film üzerine farklı bir bakış açısı da getirebilir. Ben Nuri Bey’in ortaya koyduğu yaşanmış hikâyede aslında İsa ve 12 havariler üzerinden ikonografik bir anlatımla suç, adalet kavramlarına bir bakış açısı getirdiğini düşünüyorum. Hal böyle olunca zannedersem ben o filmde İsa’yı oynamış oldum. Bilmiyorum, belki muhafazakâr kanadın hoşuna gitmeyebilir bu ama filmdeki figürlere baktığınız zaman niçin böyle olmasın? Yani kahramanın taşlandığı sahneye varıncaya kadar…

Radikal