Kocaeli Şehir Tiyatrosu da Sus(m)uyor!

İhsan Ata

Uzun süredir Şehir Tiyatroları için yapılan eylemlere bir yenisi daha katıldı. Kocaeli Şehir Tiyatroları 12 Mayıs 2012 tarihinde sahneledikleri sezonun son oyunu Guguk Kuşu ile perdelerini kapatırken bir de eyleme imza attı. “Gel de Sus(ma)” başlığı altında gerçekleştirilen eylem, susturulmaya çalışılan Şehir Tiyatrolarına karşın susarak tepkisini dile getirdi.

Görkemli salonunu dolduran görkemli seyircilerin oyuna ilgisi çok büyüktü. Tüm oyuncuları, salonu, koltukları yani tiyatroya dair ne varsa büyük bir coşkuyla dakikalarca ayakta alkışladı. Oyun öncesi dağıtılan karanfiller ise bir bir sahneye bırakıldı. Yaşanan izdiham ve alkış tufanı karşısında duygulanan oyunculardan bazıları ise gözyaşlarını tutamadı. Açık söylemek gerekirse böylesi bir sevgi seli karşısında kim olsa gözyaşlarını tutamazdı.

Seyirci oyuncu arasında kurulan bu bağın bana göre tek karşılığı var, oda koşulsuz sevgi. Üç saatlik bir oyunun ardından salonu terk etmeyen izleyici hakkı olan tiyatrosunu tekrar istiyordu. Eylemde ise susarak haykırdı çığlığını. En önemli malzemelerinden biri olan replikleri alınırsa oyuncuların geriye ne kalırdı tiyatrodan? Kocaeli Şehir Tiyatrosu bu anlamda çok anlamlı bir eyleme imza atarak sade, sessiz bir eylem gerçekleştirdi.

Uzun zamandır gerek sosyal paylaşım sitelerinden gerekse taksim ve Harbiye’deki eylemleri takip etmeye çalışıyorum. Yapılan eylemler, gösterilen tepkiler “tiyatro öldü” diyenlerin suratına tokat gibi çarpıyor. Yazılı ve görsel basınında gündemden düşürmediği, köşe yazarlarının ise aydın kimliğinin sorumluluğu bilinciyle bu kaotik ortamı kaleme alması, yapılan bu haksızlığa karşı şaşırtıcı bir biçimde tek vücut olmuş durumda.

Tüm bunlara karşı anlamamakta ısrar eden Başbakan “Hem belediyeden maaş alacaksın hem de yönetimi eleştireceksin” gibi otokrat bir zihniyetle sanatı seyirciden uzaklaştırmaya çalışıyor. Eleştirme hakkının satın alınabilecek bir şey olduğunu gözler önüne seriyor ne yazık ki. Bunun karşısında vergilerini aldığı halkıda eleştirememesi gerekecek… Devletten maaş alan muhalefet partililerinde hükümeti eleştirmemesi gerekecek örneğin. Zira bunun canlı örneği de mevcut “Başbakan sensin ister asar ister kesersin”… Gücü elinde bulunduran iktidarların geçmişte de olduğu gibi sanatı, sanatçıyı susturmaya çalışması hep var olmuştur.

Bu nedenle kısa bir hatırlatma yapmak gerek…

Descartes yazılarını tamamlamak için kendini Hollanda’ya sürdürmüştü. Spinoza bütün kitaplarını, öz adını kullanmadan, takma isim altında yayınladı. Leibnitz yapıtlarını bütün ömrü boyunca bastıramadı. Geriliğe, kara kuvvete, zulme savaş açtığı için lanetlenen, elli yıl boyunca yuhalanan, saldırılara uğrayan Victor Hugo yirmi yıl yurdundan ayrı, Fransa’nın can düşmanı İngiltere’nin vahşi bir adasına sığınmıştı. Norveç yazarı İbsen, yirmi yıl kendi ülkesine giremedi. Strindberg, İsveç’te oturamaz oldu. Namık Kemal gibi hürriyet aşıkları özgürlük uğruna Fransa’ya sığındılar. Almanya’yı, dünyada eşi görülmemiş yıkıntıya sürükleyen son savaş rejimimde bütün ozanlar, yazarlar, yurtlarından kaçtı.

Bu kaçışlar onların suçu mu, yoksa özgürlük nefesi almayı yasaklayan rejimlerin dayanılmaz baskısının doğal sonucu mu? Su balık için neyse, özgürlük de sanat için o! Özgürlük kısıtlandığı gün, o toplumun ileri atılışı engelleniyor, yasalar ayakbağı, pranga oluyor demektir.

Shakespeare’in Hamlet’inde dediği gibi; “Rica ederim efendim, oyuncuların rahatlarını sağlayın. Kendilerine iyi davranılsın, anladınız mı? Çünkü onlar zamanımızın hülâsası, tarihçesidirler. Sağlığınızda adınız onların diline düşmektense, öldükten sonra mezar taşınıza fena şeyler yazılsın, daha iyi!” dedirten işte meslektaşlarına reva görülen bu kötü muamele, haklarında çıkarılan bu acımasız yasanın hükümleridir.

Muhsin Ertuğrul, İnsan Ve Tiyatro Üzerine Gördüklerim adlı kitabında Tiyatroyu şöyle tanımlıyor; “Tiyatro sayfaların içindeki olayları canlandıran, satırların arasındaki insanları dirilten, ölü kelimeleri konuşturan, heceleri bağırtan, harfleri ağlatan büyülü bir sanat koludur, kapısına sansürün sürgüsünü, sahnesine edebi heyetlerin mührünü vursanız da tiyatro yine gerçekçi görevini yapacaktır.”

Aynı kitapta Muhsin Ertuğrul bu kez Bölge Tiyatrolarıyla ilgili şunları ifade ediyor. “Biz Tiyatroyu yurdun her büyük küçük kentine sokmadıkça bir ülkede bir tiyatro var denemez. Tiyatrosu olan ülkede çobanda aydındır. Kültür tekelde toplanamaz, bir zümreye sınırlanamaz. Toplumun arasına girer. Tiyatro, kentin, kasabanın sinemalarına, köylerin meydanlarına girmedikçe ne yaparsak yapalım, ne açarsak açalım, genel kültür çizgisini yükseltmeye, uygar bir yaşayış sürmeye olanak yoktur.”

Yukarıda sıraladığım tüm satırlar ne yazık ki bugüne ayna tuttuğunu, yüzyıllar boyunca algının iktidar tarafından değişmediğini gösteriyor.

Tüm bunlar, eleştiriye kapalı olduğunu açıkça ifade eden zihniyetin üreten, düşünen, eyleme geçen, eleştiren bir toplum yerine koyun sürüsü görmek istemesi talebinden başka bir şey değil. Demokrasiyi ağızlarına “çiklet” eden bu yaklaşım kendisiyle çeliştiği, bir kavram kargaşası yaşadığı su götürmez bir gerçek… Devletten maaş alan her bireyi alenen tehdit eden bu söylemin adı totaliterizmdir. Düpedüz otokrat demokrasidir.

Son söz ise Özdemir Nutku’nun İKSV tiyatro festivalinde ödül alırken yaptığı konuşmasından; “Biz tiyatroyla uğraşanlar 2500 yıldır kendimizi ispat etmiş durumdayız. Bu nedenle bize sen kimsin diye kimse soramaz.”



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: