Lorca’dan Bugüne

[Mesut Odman’ın 2o Mayıs tarihinde Sol Portal’de yayınlanan ve tiyatroların durumunu ünlü şair ve oyun yazarı Federico Garcia Lorca’nın sözlerine refereansla değerlendirdiği yazısını aşağıda paylaşıyoruz.]

Hep içimde bir ukde olarak kalmışlığından mıdır nedir, nerede olursa olsun, bir çay bahçesinde yahut bir muhabbet sofrasında, yanıma sokulup bir merhaba ile oturmaktan başka günahı olmayan pek çok insana, ilk gençliğimin, bu demektir ki, milattan öncenin pek kısa sürmüş tiyatro yaşantılarımı dinletmişimdir. Böyle biri olarak, ülkemizde yaşayan insanların tiyatro ile tanışmalarında, git gide tiyatro alışkanlığı edinmelerinde, her ne kadar yetersiz bulsak da bu tür insanların çoğalmasında tartışılmaz payları olan ödenekli tiyatroların, daha açık anlatımıyla, devlet ve belediye tiyatrolarının çanına ot tıkama hazırlıklarının yapıldığı bir zamanda iki çift laf etmemek yakışık almazdı.

Bu kaygıyla oturup birtakım kaynakları karıştırmaya başladığımda, mecazen değil, basbayağı yılların birikmiş tozunun içselleştirilmesiyle sararmış yapraklar arasında, büyük bir şairin öğretici ve hoş sözleriyle karşılaştım. Şairin adı Federico Garcia Lorca, deyip o sözlere gelsem, yeter aslında. Ama, hep söyleyip durduğum gibi, Ahmet Mithat Efendi’nin torunları olduğumuza göre ve “didaktizme düşmek”ten asaletimize bir zarar gelmeyeceği için, önce, Lorca ile ilgili en az bilgi:

İspanya’da 1898 yılında doğan Lorca’ya ilişkin hangi kaynağa başvurulsa, “yirminci yüzyılın en büyük şairlerinden biri” klişesi ile karşılaşılır. Bununla birlikte, onun, usta bir besteci ve yorumcu, oyun yazarı ve tiyatro yöneticisi olduğunu da belirtmek gerekir. Luis Bunuel, Rafael Alberti ve Juan Ramon Jimenez gibi çağının büyük sinemacı ve şairleriyle aynı ortamlarda yaşamıştır. Benim hep “Bir farmakolog nasıl bu kadar coşku dolu olabilir?” sorusunu sormama yol açmış Nurettin Abacıoğlu kardeşimin son yazısında sözünü ettiği faşist eğilimli ve “çatlak” yaftalı ressam Salvador Dali de onun tiyatro alanındaki ilk başarısı sayılan bir oyununun dekorlarını yapmıştır. Ancak, Lorca’nın eğilimleri farklıdır; İspanya İç Savaşı’nın başlarında, 1936 Ağustosunda Granada’da faşistler tarafından yargılanmadan kurşuna dizilmiştir.

En güzel ve önemli bulduğum bölümlerini aşağıda aktardığım metin ise Lorca’nın, yazılış sırasıyla, Kanlı Düğün, Yerma ve Bernarda Alba’nın Evi adlarını taşıyan ünlü “halk oyunları” üçlemesinin ikincisinin ilk sahnelenişinden hemen sonra yaptığı, oyunu sergileyen sanatçılara yönelik konuşmasından alınmış. Bu arada, Yerma’nın iki şair, önce Tahsin Saraç, sonra İlhan Berk tarafından dilimize çevrildiğini, ilkinin tarihini ve yayıncısını hatırlamamakla birlikte elimde bulunan ikincisinin Varlık Yayınları tarafından Nisan 1962’de yayımlandığını ve, belleğim beni yanıltmıyorsa, hem Devlet Tiyatroları hem de İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından sahnelendiğini de ekleyelim. O sararmış dediğim yapraklar ise Türk Dil Kurumu’nun yayımladığı Türk Dili dergisinin Temmuz 1966 tarihli “Tiyatro Özel Sayısı”nın içinde yer alıyor. “Tiyatronun Sorumluluğu” başlığı konulmuş metni Theatre Arts dergisinin Ekim 1950 tarihli sayısından dilimize çevirenler, Ali Püsküllüoğlu ve Saime Göksu. Aşağıdaki alıntıyı aktarırken, aynı metnin, o sıralar ülkemizde yayımlanmakta olan Oyun adlı tiyatro dergisinin 1966-1 sayısında yer verilmiş bir başka çevirisi ile karşılaştırarak bazı sağlamalar yaptım.

Bakalım, ne demiş şair:

“(…) Ozanlara ve oyun yazarlarına saygı gösterisinde bulunmaktansa, onlara meydan okumalı, saldırmalı bence; bize, dobra dobra ve tutkuyla sorulmalı: ‘Bunu yapmaktan korkar mısınız?’ , ‘Ne halt edeceğini şaşırmış bir insanın acısını anlatmaya gücünüz yetmez mi?’ , ‘Savaştan nefret eden askerlerin umutsuzluğunu göstermeye yüreğiniz yok mu?’

“Bunalımlı bir sevi üzerine kurulmuş gerekseme ve çabalayıp durma, sanatçının ruhunu kıvama sokar, dalkavukluksa onu kadınsılaştırır ve yok oluşa sürükler. Tiyatrolar aldatıcı çekiciliklerle doludur, ser güllerinden yapılmış çelenkli çekiciliklerle; halk, kendine verileni yeter bulur, kof kalpleri ve kof diyalogları alkışlar; ama unutulmaktan kendini kurtarmak isteyen oyun yazarı ozan, yabanıl çiçekli kırları, gün ışırken köylülerin didinip durduğu çiyli tarlaları, iniltisini kimsenin duymadığı, sazlar arasında ölen, esrarengiz bir avcının vurduğu güvercini unutmamalıdır.

“(…) Bu gece ne bir yazar, ne bir ozan, ne de insan yaşamının zengin görünümünün sıradan bir öğrencisi değil, yalnızca toplumsal eylem tiyatrosunun bir tutkunu olarak konuşuyorum. Tiyatro, bir ülkenin eğitimi için en yararlı ve en etkili araçlardan biridir, onun yüceliğini ya da çöküşünü gösteren bir barometredir. Duyarlığı olan, oturmuş bir tiyatro, tragedyadan vodvile değin her dalıyla, bir halkın duyarlığını birkaç yıl içinde değiştirebilir; buna karşılık, uçmaya yarayan kanatları at tırnağına dönüşmüş, yani soysuzlaşmış bir tiyatro, bütün bir ulusu kabalaştırır ve uyuşturur.

“Tiyatro bir gözyaşı ve kahkaha okuludur, bir kürsüdür, insanların davranışlarını açığa vurmakta özgür oldukları ve insan duygularının canlı örneklerle anlatıldığı bir yerdir tiyatro.

“Tiyatrosuna yardım etmeyen ve desteklemeyen bir ulus, ölmüş değilse bile ölmek üzeredir; halkının dramını, tarihsel ve toplumsal yürek vuruşunu duymayan ve ister kahkaha ile ister gözyaşlarıyla olsun, onun ruhunun ve görünümünün gerçek rengini yakalamayan tiyatronun kendine tiyatro adını vermeye hakkı yoktur, o bir eğlence yeri ya da ‘zaman öldürmek’ denen o korkunç şeyin yapıldığı bir yer olmaktan başka bir şey değildir.

“(…) Her gün, sevgili dostlarım, tiyatroda bir bunalımdan söz edildiğini duyuyorum ve bana hep öyle gelir ki, bozukluk görünürde değil, derinde, köktedir; kısaca söyleyeyim, bu bir örgüt bozukluğudur.

“Oyuncular ve yazarlar, (…) başıboş ve bütünüyle ticaret amacıyla iş gören yönetimler elinde kaldıkları sürece, yönetimler bütün yargılamalardan uzak kalacak, hiçbir kurtuluş umudu olmaksızın, oyucusuyla, yazarıyla, her şeyiyle tiyatro her gün biraz daha çökecektir.

“(…) Tiyatro kendini halka kabul ettirmelidir, halk kendini tiyatroya değil. Seyirci okul çocuğuna benzer, en ağırbaşlı öğretmeni bile yumuşatan, uslu çocukların sandalyelerine iğne koyan, ele avuca sığmaz bir çocuğa; bunun için, ne pahasına olursa olsun, yazarların ve oyuncuların, onları eğitme sorumluluğunu, bu büyük sorumluluğu yeniden üzerlerine almaları gerekmektedir.

“Halk eğitilebilir, diye düşünüyorum ben, – tabii, halk diyorum, insanlar değil-; birkaç yıl önce Debussy ve Ravel’in yuhalandığını görmüştüm, ilkin yuhalanan bu yapıtların basit halkça çılgınca alkışlandığını da görmüş bulunuyorum çünkü; nasıl ki, Almanya’da Wedekink, İtalya’da Pirandello ve başka yerlerde başka birçok sanatçının da başına gelmişti bu.

“Tiyatronun yararı, yorumcularının durumu ve onuru için yapılmalı bu; ilerde yeterince karşılık bulacağı için, tiyatroya karşı bu saygınlık sürdürülmeli. Yoksa, gölgesinden korkmak, fanteziyi ve hayalgücünü öldürmek demek olur bu, her ne kadar bir zamanlar eğlendirici her şeye sanat damgası vurulmuş, böylece niteliği düşürülmüş, şiiri yok edilmiş ve sahne hırsızlara sığınak olmuşsa da, her zaman hep bir sanat olmuş ve her zaman da değerli bir sanat olarak kalacak tiyatronun çekiciliğini öldürmek olur.

“(…) En küçüğünden en büyüğüne değin her tiyatronun salonuna ve giyinme odasına, ‘ticaret’ sözcüğünü ya da söylemekten çekindiğim başka sözcükleri yazmamız gerekmiyorsa, ‘sanat’ sözcüğü yazılmalıdır. Seçkinlik, düzen, esirgemezlik ve sevi sözcükleri yazılmalıdır.

“(…) Biliyorum ki, kırda sabahın ilk ışığını uzaktan sakin sakin seyredenle birliktedir gerçek, azıcık aşım ağrısız başım örneği hep ‘bugün, bugün, bugün’ diyenle değil. Biliyorum ki, yeryüzünü sarsan yeni bir yaşamın yaklaşmakta olduğunu sezip, ‘yarın, yarın, yarın’ diyenler haklıdır, gözlerini gişe kasasına dikip ‘şimdi, şimdi, şimdi’ diyenler değil.”

Bütün ödenekli tiyatrolar özelleştirilip ödeneksizleştirildikten sonra Yerma’yı sahneleyecek tiyatro kalacak mı dersiniz? Lorca’nın onlarca yıl önce tiyatro sanatçılarına söylediği sözleri kapışırcasına, art arda yayımlayan dergiler olacak mı? Olmayacak elbet. Olsa olsa, o da kendilerini sıkıştıran birileriyle karşı karşıya gelirlerse, “Lorca da kim ulan? Yoldan çıkmış bir sapık alt tarafı!” diye höykürenler olacak.

Bunca sözü yan yana, arka arkaya getirip yazdıktan ve aralarındaki yazılmamış bağlantıları da kurduktan sonra, şöyle bir soru takılıyor aklıma: “Dünya Sultan Süleyman’a kalmamış” derler ya eskiler, yine öyle olup kalmadığında, kocaman bir hapishaneydi, güzeldi, yalnızdı, şuydu buydu diye kırk türlü yakıştırmayla andığımız ülkemiz, çekirge sürülerinin istilasından artakalmış tarlalara mı benzeyecek acaba?

Sol Portal