Nâmahrem Tiyatro

[Cihan Aktaş, son dönem yaşanan tiyatroda özelleştirme tartışmalarını yorumluyor. Dünya Bülteni’nden aktarıyoruz.] Son zamanlarda gündeme “muhafazakâr sanat” tartışması damgasını vurdu. İyi de oldu, tartışma genişlerken devlet tiyatrolarının çalışma koşulları üzerine de daha ayrıntılı olarak bilgi edinme ve düşünme fırsatı bulduk. Tiyatro sanatçısı nasıl çalışır, esasında sanatsal etkinlikler memur zihniyetiyle yürütülebilir mi…

Memur tutumu denilince aklıma gelen ilk kişi olan rahmetli babam ömrünün bilincini çocukluk günlerine döndüren son dönemlerinde, bulunduğu mekânla ve zamanla ilgili bir kararsızlık sıkıntısı yaşamış olsa da memurluğun getirdiği vazife konusundaki sorumluluğunu hiç unutmadı. Bir yerde vazifeli, nedeninden tam emin olamasa da, fakat öylesine güçlü bir neden ki bu, daima takım elbiseli, kravatlı ve teyakkuz halinde bulunmaya zorluyor onu.

İdealist öğretmenler kuşağına mensup bir emeklinin vazife bilincini oluşturan sebepleri anlamak mümkün. Bir sanatçı da aynı şekilde elbet vazife bilincine sahip olabilir. Ancak tiyatro sanatçıları Türkiye’de sadece devlet memuru olmayı istemekle kalmıyor, bir de devlet partisinin (CHP’nin) himayesinde kurgulanmış, soğuk ideolojinin dil ve propaganda sorunlarıyla malûl bir sanat telakkisinin bekâsı için kavga veriyor.

“Sanat camiası, tiyatro ve sinema dünyası, -çok koyu CHP’li mi diyeyim, Kemalist mi- bir refleks gösteriyorlar. Böyle bir yetiştirilme tarzları var. Emin değilim. Sonuç olarak birçoğu konservatuardan yetişiyor. Türkiye’de eğitim sistemimizin ne kadar militarist, ne kadar Kemalist olduğu ortada”, diyor Zeynep Tanbay, Aksiyon söyleşisinde.

Cumhuriyet kurulalı onca yıl geçti ve muhakkak ki memur sanatçı sanatı halka ulaştırma konusunda bir misyonu olduğuna inandı. Oysa halkla arasında mevcut dil-iletişim kopukluğunun üstesinden gelecek herhangi bir çabaya gerek duymaksızın gösterisini sunmaya devam etti memur sanatçı, başka türlüsünü yapması nadiren mümkün olurdu.

Bense şuna şaşıyorum: Alternatif olana, daha doğrusu iktidarın görmediği ya da görüp geçiştirdiği dahası baskıladığı kesimlere daha yakın durma amacına sahip olması umulan sanatçı, devlet tarafından desteklenen ve sınırlı bir çevreye açık olmakta sakınca görmeyen tiyatro mabedinde ne ölçüde bağımsız bir rahip olabilmeyi umuyor? Materyalist bir uluhiyet üzerinden ulaşıyor bildiriler kulaklara; sanırsınız tiyatro mabed, çalışanları rahip.

Bu eleştirileri dile getirdiğinizde, birileri sizi sanat düşmanı olarak damgalamaya hazır, ancak sanatsal etkinliklerden bütün toplumun adil bir şekilde faydalanmasını talep etmenin sanatçı düşmanlığı olarak anlaşılmasının mantıklı bir izahı yok. İşin içine belediye himayesi girdiğinde hele, diyelim ki Esenler nüfusundan birilerine tiyatroyu sevdirmek açısından bakmak gerektiği açık görünüyor bana bu tartışmada. Varoşların hiç deniz görmeyen kadınlarını konu alan oyunların bu kadınların seyri hesaba katılmadan seyircisiz salonlara sunulmasında kat kat yanlışlık var. Paul Klee’nin sanat yapıtı ile insanların mücadeleleri arasındaki ilişki üzerine sarfettiği, “Biliyorsunuz, eksik olan halktır” şeklindeki cümle, Deleuze’e göre henüz var olmayan bir halka çağrıda bulunuyor olabilir. Türkiye’deki sanatçı da esasında hayali bir halk üzerinden misyonunu sürdürmeyi tercih ediyor.

Gerçi sanatçıya herhangi bir devlet memurunun ne yapacağını, hangi oyunu sergilemesi gerektiğini öğretmeye yetkili olmaması gerektiği şeklindeki açıklama da bana çok doğru görünüyor. Gelgelelim, böyle bir doğru, söz konusu olan vazifeli Türk tiyatro sanatçısı olduğunda farklı bir irdelemeyi de gerekli kılıyor. Üstün Bol’un konu üzerine yazışmalarımız sırasında dile getirdiği,  tiyatro gibi kurumlar etrafında süren huzursuzluğu açıklamakta önemli olan “Beyaz Türk’ün ideolojik  sarmalı” ibaresini bir de şöyle okuyorum ben: Türkiye’de sanat ağır bir ideolojik bakışla ve Beyaz Türk sarmalında yer alırken farklı ve “çağdışı” olarak işaretlenenin bu gruba teması adeta kutsiyetle ilgili bir haram hissiyatıyla çevrili olageldi. Tiyatroya nâmahrem sayılan kesimler, tiyatro ortamına dahil olmak için laisist bir arınma ve hidayet süreci yaşamalıymış gibi…

Türk tipi ırkçı solculuk nedeniyle çevresi daraltılan tiyatro gibi sanatlar kamusal bir paylaşım yolunda olabileceği ölçüde değerlendirilemiyor. Oysa Türkiye nüfusu değişiyor, ihtiyaç ve talepleriyle, pek çok alanda süren değişim tiyatroyu hangi sebeple dışlasın… Cumhuriyet asr-ı saadeti nostaljisiyle idare etmeye alışmış tiyatro toplumsal değişimi dikkate almak zorunda. Belediye tiyatroları da elbet özelleştirilmeli.

Ressamlar, şairler güç şartlar altında çalışırken tiyatrocular niye özel olarak kollansın, devlet sanatçısı olarak taltif edilsin, bana anlamlı gelmiyor. Sanatçıya bağımsız çalışma ortamı sunan bir yeni bakış açısı geliştirilmeli. Özellikle kendi misyonlarına büyük önem atfeden tiyatrocuların devletle kapıkulu sanatçı olarak yorumlanabilecek bir ilişkinin gölgesinden kurtulmaları da hayırlarına olur.

Tiyatrolar özelleştiğinde, yöneticileri ayakta kalmak için seyircinin hassasiyetini gözetecek, böylelikle tiyatroyu mabed, tiyatro oyuncusunu da rahip olarak gören yaklaşım değişmeye başlayacaktır.  Tiyatro da halka gerçek anlamda bu şekilde açılabilir zaten.

Bu konuyu geçtiğimiz perşembe günü bir söyleşi gerçekleştirdiğim İran sinemasının sevilen yıldızı, sinemaya tiyatrodan geçmiş olan ve son yıllarda yeniden tiyatroya ağırlık veren Fatıma Mutemetarya ile konuştuk. Mutemetarya, Türkiye’de olduğunun tersine İran’da tiyatro sanatçılarının devletten bağımsız olarak çalışmak istediğini söyledi. Sanatçıya, tiyatrocuların bağımsızlık için gerekli maddi gücü nereden bulacaklarını sorduğumda verdiği cevap, bana çok dikkate değer geliyor: “Tiyatroya sponsor olacak çok kişi bulunur İran’da.” Niye ama? “Çünkü tiyatro salonları dolup taşıyor.” Sadece yerli yazarların eserlerine dönük değil gösterilen ilgi. Sofokles’in Kral Oidepus’unda Antigone rolünde oynadığı sahneden sokağa daldığında, “Bana Antigone’yi anlat” diyen bir seyircisiyle karşılaşabiliyor Mutemetarya. Çoğu oyunun biletleri günler öncesinden tükeniyor. Sadece seçkin kesim değil orta direk de ilgi gösteriyor tiyatroya.

Türkiye’de tiyatro salonları niye dolup taşmıyor peki, bu sorunun cevabını kimden beklemeliyiz? Doğrusunu isterseniz, cumhuriyetçi seçkinlerin sanatsal alanda geliştirdikleri iktidarı sorgulamak da sadece bürokratik müdahalelerle yürümez, alternatif bir dil, bir sanat görüşü ortaya koymalısınız. Meselenin bir rant kavgası şeklinde görülmemesini sağlayacak hakkaniyetli bir tutum ve açıklama, sözünü ettiğim.

Bu alanda ilginç eleştiriler, özeleştiriler, hatta yaratıcılığı memurlukta değil sivil insiyatifte aramaya dönük uygulama çabaları sürüyor ve ben bu sürecin çok değerli olduğunu düşünüyorum. İzmir’in Selçuk ilçesine bağlı Şirince köyünde, başta tiyatro olmak üzere sanatın her alanında gerçekleştirilecek çalışmalara ev sahipliği yapacak olan Tiyatro Medresesi girişimi bu nedenle de önemli geldi bana ki bu örnekler giderek çoğalacaktır.

Tiyatro Medresesi sanat yönetmeni Celal Mordeniz’in açıklaması kayda değer: “Devlet Tiyatroları kapanırsa tiyatro ölür, biter, diye açıklamalar yapanların hem Tiyatro Medresesi’ne hem de İstanbul’da kurulan onlarca bağımsız tiyatro topluluğuna ve tiyatro mekânına bir kez daha bakmalarını tavsiye ediyorum. Eğer devlet tiyatrolarında yapılan yaratıcılıktan yoksun tiyatro gözlerini kör etmediyse görecekleri şey, yaratıcılık, cesaret ve çağdaş bir tiyatro olacaktır.”

Dünya Bülteni

Yorum


işlemi tamamlayınız: