İKSV İstanbul Tiyatro Festivali’nde roof ve Naiflik

Mimesis Haber / “İletişim çağındayız güya; oysa iletişim, güdüleri örgütleyerek bundan kazanç sağlayan metacı bilinçlerin illüzyonu. İletişim diye bir şey yok, asla da olmadı. Organizmanın sosyalleşme tezahürüymüş bu; hangi başvuru kaynağından hareketle bu sonuca ulaşıldı?” Küçük İskender*

Koreografisi Leyla Postalcıoğlu’na ait olan roof (çatı), 18. İKSV İstanbul Tiyatro Festivali’nin genç sanatçılara ayrılan Yeni Dalga bölümünde 14 ve 15 Mayıs tarihlerinde sahnelendi. roof, festival programının önemli bir bölümünü oluşturan dans ve performans disiplinlerine ait işlerden biriydi. 14 Mayıs’ta İKSV’ye ait Salon’da izlediğim roof‘un çalışmaları 2010 yılının Ekim ayında Hellerau Europäisches Zentrum der Künste Dresden’de başlamış ve prömiyeri 2011 Ekim’inde Berlin’de DOCK 11’de gerçekleşmiş.

Folkwang Hochschule Essen’de dans eğitimi alırken tanışan, Pina Bausch yönetimindeki Tanztheater Wuppertal ile çalışan, Kassel Devlet Tiyatrolarında dans ettikten sonra 2010’dan bu yana Berlin’de bağımsız dansçı ve koreograf olarak çalışmalarını sürdüren ve farklı koreograflarla çalışma fırsatı bulan Leyla Postalcıoğlu ve Benjamin Block’un icra ettiği roof100° Berlin Festivali’nde Sophiensäle’nin jüri ödülünü almış.

Performans öncesinde dağıtılan broşürde “Çatılarda yaşarız. Bizi bir arada barındırır, yakınlaştırır, kimi zaman da köşelere sıkıştırır. Çatılar üzerimizi örter, üzerimize çöker çatılar. Yakın ve uzak arasındaki o denge tutturulamazsa… Tek anlaşılan, iletişimsizlik olursa… Tek duyulan, sessizlik olursa… Söylenmeyenler, konuşulmayanlar nereye kaybolur? Zamana mı bırakılmış olur? roof koşarken yavaşlamaya çalışan, uzakken yakınlaşmaya çabalayan iki kişiyi anlatıyor. Sessizlik üzerine kurulan bir çatı… Yavaşlatılmaya çalışılan bir saat ve duran iki kişi.” diye yazıyor.

roof hareket ve hareketsizlik arasında gidip gelen bir yapıya sahip. Dansçılar ya gelişigüzel ortaya çıkmış görünen bir senkronizasyonla ya da gündelik hareket kalitesine yakın bir dağınıklık ve doğallıkla deviniyor. Kostümler, sahne üzerinde kullanılan nesneler ve sahne tasarımı sade: Mavi ilkokul önlüklerine benzeyen eski model dizaltı bir elbise giyen kadın dansçının ve pantolon-ceket giyen erkek dansçının üzerlerinde birer yağmurluk var. Sahneye karanlıkta koşarak giriyor ve birkaç tur atıyorlar. Işıkların yanmasıyla ritim düşüyor. Dansçılar sanki çizgisel ilerlemeyen, dağınık bir hikayedeki birbirinden bağımsız eylemleri büyük bir konsantrasyonla gerçekleştiriyorlar. Islık çalmak, çömelerek ilerlemek gibi eylemler birbiriyle o kadar ilişkisiz ve sıradan görünüyor ki hepsini birleştiren bir olaysızlık durumu oluyor. Dişe dokunur bir şeyin gerçekleşmediği bu olaysızlık çatısı kavramsal ve fiziksel olarak Beckett oyunlarını anımsatıyor. Performans ilerledikçe icracıların içinden geçtikleri haller, ilişkilerdeki kopmaların daha çok görünür olduğu bir evreni doğuruyor. Birini sırtında taşırken birdenbire yere bırakmak, büyük bir şiddetle hapşırmak, haykırmaya başlamak gibi beklenmedik ve orantısız tepkiler ya da ısrarla dansa davet etmek ve yük olacak denli sıkı sarılmak gibi karşılık bulmayan davranışlar, eylem boyutundaki dengesizliklerin olası duygusal anlamlarını çağrıştırsa da işin sınırları içinde bu ihtimaller birer soru olarak kalıyor.

Ayakta büzülerek kısalmak gibi farklılaşan beden kullanımları, kayıtsızlıkla belli belirsiz duygu durumları arasında gidip gelen yüz ifadeleri, göz jestleri ve kadınlık-erkeklik rollerinin performansına dayanan bölümler dramatik etkiyi arttırıyor ancak bu her seferinde yapısal olarak istenen bir şey mi belirsiz kalabiliyor. Beklenmedik fiziksel tepkilerin yarattığı kırılmalar güçlü bir etki doğurmasına izin verilmeden yumuşak bir şekilde akıyor. Bunun koreografik bir seçim olduğunun altı daha çok çizilmeliydi diye düşünüyorum. Etkinin birikerek çoğalmasına imkan olmayan ancak naifliğin belirginleştiği bir performans ortaya çıkıyor. Dansçıların yalın beden dili ve beden hafızasına dair sezdirdikleri bu izlenimi güçlendiriyor.

roof, tuhaf bir şekilde icracıların dürüstlüğüne dair bir his uyandırıyor seyircide. Geriye birkaç soru kalıyor: Naiflik algısı ve seyretme arasındaki ilişki nasıl kuruluyor? Daha ileri gidip sergilemenin ötesine geçseler n’olurdu? Yazının girişindeki alıntının kaynağı olan söyleşiden hareketle, çatılar hiçliğe mi açılırdı, yok’luğa mı?

Leyla Postalcıoğlu’yla yaptığımız röportaj kısa süre içinde mimesis-dergi.org‘da yayımlanacak.

*Küçük İskender’le röportaj, Semih Gümüş, Notos Dergisi, Sayı: 33 (Nisan-Mayıs 2012).

Funda Özokçu / MİMESİS