Silahlanmış Bir Tiyatro

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Halil Turhanlı

Silahlanmış Bir Şiir”  (BirGün, 1 Mayıs 2012) başlıklı yazımda Amiri Baraka’nın şiirinin belirleyici niteliklerine değinmiştim. Bu kez onun şiirinin caz müziğiyle olan ilişkisini, yeni militan tiyatro konusundaki görüşlerini, Hollandalı (Dutchman) adlı oyununu, tiyatroda da haklı şiddeti nasıl adalet kurucu bir güç olarak olumladığını ele alacağım.

Amiri Baraka, Afrika kabilelerinin yaşlı bilgeleri griot’lar gibi. Atalarının öykülerini anlatan, bu öyküleri belleğinde saklayan ve taşıyan bir griot. Geçmişin anlatılarını nağmeyle okuyor.

Afro-Amerikalıların tarihsel deneyimlerinin, kültürel miraslarının koruyucusu. Siyah komünitenin kökleriyle, uzak geçmişiyle bağ kuran, gerektiğinde bu komünite adına söz alan lirik ben. Atavistik, ama aynı zamanda daha şimdiden geleceğe uzanıyor.

Onun şiirinde, oyunlarında müzik her zaman çok önemli bir yere sahip oldu. Siyah müzikteki değişiklikleri izledi ve şiirine, oyunlarına, söyleyiş tarzına yansıttı. Şiir ve oyunlarında tınılar, akustik öğeler vardır. Charles Bernstein’ın nitelemesiyle sesli, işitsel metinlerdir (auditexts) bunlar. Sayfanın dışına taşan, performans bağlamında gücünü daha iyi ortaya koyabilen metinler.

Caz, özellikle bebop ve özgür caz radikal siyah modernizmin ürünüydü. Avangard nitelikleriyle kitle kültürüne, eğlence endüstrisine karşı dinamik bir direnişi, otantik bir tepkiyi ve meydan okumayı ifade ediyordu. Savaş sonrası Amerika’nın kültürel sterilliğine, konformizmine siyahlardan gelen ve onların ruh kardeşlerince, “beyaz zenciler”ce desteklenen bir meydan okumaydı. Bebop bir anlamda köklere dönmüş, blues ile yeniden bağ kurmuştu. Böylelikle, cool cazı “buz dolabına attığı müziği donmaktan” kurtarmış ve hayata döndürmüştü.

John Coltrane’in Love Supreme öncesi müziğini militan siyah şiir yazmada yararlanabileceği yıkıcı bir estetik olarak değerlendiriyordu. Love Supreme sonrası müziğini ise Doğu gizemciliğine ve kozmolojisine, esoterik düşünceleri fazla yaslandığı için eleştiriyordu. Bu dönemde sert, zorlu sokak sesleri, hızlı ritim ve tempo, kaybolmuş, bunların yerini dinginlik almıştı Coltrane’nin müziğinde.

Coltrane popüler müziğin melodik şarkılarını, beyaz formların yumuşak örneklerini alıyor, sığ sözleri sildikten, melodiyi bozduktan sonra bunları siyah müziğin içine katıyordu. Eden Ahbez’in yazdığı Nat King Cole’un söylediği “Natural Boy”u böyle bir yapısöküme uğratmıştı. Popüler müziğin rock öncesi dönemine ait bu şarkıyı siyahlaştırmıştı. (Ahbez’in sözleri bir Yiddish şarkısından aldığı iddia edildi, hatta telif hakları açısından hukuki bir sorun da doğdu). Baraka’nın böylesi bir dönüştürmeyi, bu tahripkar estetiği şiirde uyguladığı, Batı’nın zayıf formlarını öldürücü bir dürtüyle söktüğü, böylelikle kuvvetli ve saldırgan bir şiir yarattığı söylenir.

60’larda, bebop’un yıkıcılığı özgür caz devralmıştı. Siyah avangardı bu kez özgür caz temsil ediyordu. Tıpkı bebop’un yaptığı gibi, o da köklere, Afro-Amerikalıların işitsel geçmişine, farklı evrelerden geçen ve değişik biçimlerde yaşamada ısrar eden bir geleneğe dönmüş, bu kültürel sürekliliği korumuştu. Baraka bu sürekliliği “değişen aynı” olarak kavramlaştırır. Ama şu vurguyu da yapar: Özgür caz Afro-Amerikan tarihinin sesleriyle zenginleşmiş olmakla beraber, güncel deneyimlere dair yeni bir ifade biçimidir.

Baraka’nın militan, silahlanmış sanat anlayışı şiirleriyle sınırlı değildir. 60’larda Harlem’de Siyah Sanatlar Repertuar Tiyatrosu’nu kurmuştu. Yazdığı oyunların sahnelendiği bu tiyatro onun ırkçılığa karşı yürüttüğü sanatsal, kültürel mücadelesinde önemli bir zemin oldu.

“Devrimci Tiyatro” (1966 ) başlıklı yazısında “beyaz toplumun kutsal olmayan değerlerini “yansıtan ana akım tiyatroya gerçek bir alternatif olabilecek, etik, estetik ve radikal politikayı bir araya getirecek, toplumsal sistemde değişimi zorlayacak yeni bir tiyatro anlayışını formüle etmişti. Aslında daha 1964’de bu düşünceleri uygulamış Hollandalı’da iki yıl sonra formüle edeceği düşüncelerin ışığı altında kaleme almıştı.

Hollandalı tek perdelik bir oyundur. İlk kez 1964’de Cherry Lane Tiyatrosu’nda (Greenwich Village) sahnelendi ve o yıl, Broadway dışı oyunlar için verilen Obie ödülünü kazandı. Baraka daha sonra oyunu Harlem’e götürdü, orada siyah izleyici için sahneledi.

Baraka’nın 1960’ların atmosferinde, politik ve estetik görüşlerinin radikalleştiği bir dönemde yazmıştı. Siyah ayrılıkçılığı savunuyordu o günlerde. “Siyah”, beyaz Amerika’dan farklı, onunkinin tam karşıtı değerlere sahip bambaşka bir ülkeydi.

Hollandalı’nın beyazlardan nefret eden bir yazarın, bir “siyah ırkçı”nın kaleminden çıkmış olduğu sıkça dile getirilmiştir. Oyunun dilinde kızgınlık, şiddet ve müstehcenlik vardır, ama dramatik gücünü de büyük ölçüde buradan alır.

Baraka ırklar arası ilişkilerdeki gerilimi, siyahların beyaz Amerika’da insan olarak kabul edilmelerinin güçlüğünü ele almıştı. Siyahların asimile olmak ya da başkaldırmak arasında bir seçim yapma zorunda olduklarını vurguluyordu. Birincisini seçen ruhundaki siyahlığı öldürmeyi ve köle olarak kalmayı tercih etmiş oluyordu Bu tercihi yapanlar beyaz toplumda yine de güvenceli bir yer edinemiyorlardı. (Oyunun iki ana karakterinden biri olan Clay’in seçimi bu yöndeydi). Beri yandan, seçimlerini başkaldırıdan yana yapabilmeleri için bilinç yükselmesine ihtiyaçları vardı. Sanat da bunu yapmalıydı.

Baraka siyahların (kölelik ya da özgürlük) arasında yapacakları bir seçimi ortaya koyarken beyazları da ırk sorunuyla, ırksal ilişkilerin dinamiğiyle yüzleşmeye zorluyordu. Oyunun adı da Richard Wagner’in Uçan Hollandalı’sına, operanın dayandığı efsanedeki lanetli gemiye bir göndermedir. Sığınacak bir liman bulmadan sonsuza kadar denizlerde seyretmeye lanetlenmiş gemi. Baraka, siyahların insanlığını tanımayan beyaz Amerika’yı da böyle lanetli bir gemiye benzetir.

Birgün

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Halil Turhanlı

Yanıtla