Tiyatro Kavgasını Seyrederken

[Ali Ünal’ın 7 Mayıs 2012 tarihli Zaman gazetesinde yayınlanan köşe yazısını okuyucularımızla paylaşıyoruz.]

Seyyid Hüseyin Nasr, merhum Muhammed Bâkır es-Sadr’ı İslâm felsefesini anlatan kitabına Felsefetünâ (Felsefemiz) adını verdiği için eleştirir. Nasr’a göre felsefenin bizcesi olmaz.

Oysa bilim de, edebiyat da, felsefe de, estetik de, sanat da, inancı, dünya görüşü ve yaşayışıyla insandan bağımsız değildir. “Bizim felsefemiz”, hikmettir; İlâhî vâridata dayanır, Din’den beslenir, bir ruh ve düşünce çilesidir. Bir de böyle olmayan, hattâ İlâhî vâridatı ret ve inkâr eden felsefe vardır ki o, İslâm’ın nazarında “düşüncenin falsosu”dur.

Kâinat gerçeklerini inceleyen bilimler, dayandıkları hakikatler açısından insandan bağımsızdır. Fakat bilimi yapan insan, onu ve sonuçlarını değerlendirirken ona kendi rengini katar. Bundandır ki İslâm, Kur’ân ile kâinatı aynı manânın iki farklı malzemeyle yazılmış, biri Allah’ın Kelâm, diğeri Kudret ve İrade sıfatlarından gelen iki kitabı, dolayısıyla Din ile ilmi birbirinden ayrılmaz, birbirine kesin destekçi, hattâ birbirinin aynı görür, bilme ile inanmayı aynı kesinlik derecelerinde değerlendirirken, modern Batı’da din ile ilim birbiriyle savaşmış, nihayet iki ayrı sahaya çekilerek uzlaşma yoluna gidebilmişlerdir.

Sanat, Arapça bir kavram olarak kelime manâsı, “Bir tür yapma” demektir. Dolayısıyla yapmanın türünü sanatkârın inancı, dünya görüşü, yaşayışı belirler; coğrafya ve iklim de buna ayrıca tesir eder. Sanat gibi, edebiyat da, beşerî bir eylemdir. Sanatın güzelliği veya güzellik adına olduğu gibi, edebiyatı değerlendirmede de zamana, yere, inançlara, medeniyetlere, kültürlere göre değişen ölçüler söz konusudur. Bunlar gibi faktörler sebebiyle sanatta da, edebiyatta da, estetikte de farklı farklı akımlar ortaya çıkmıştır. Kur’an, “Şairler, her vadide dolaşır dururlar.” derken bu akımlara işarette bulunur. “Onlara sapkınlar ve çapkınlar uyar ve onlar, yapmadıklarını söylerler.” der ve hemen arkasından “İman edip salih ameller işleyenler, Allah’ı çok zikredenler ve zulme uğradıktan sonra yardımlaşanlar (şairliklerini bu uğurda, imanın emrinde ve zikr-i İlâhî olarak kullananlar) müstesna” derken de, şiire, edebiyata, sanata hedef ve yol tayin eder. Bundandır ki, İslâm’da ve objektif bir gerçeklik olarak, hiçbir beşerî faaliyet gibi, sanat ve edebiyatın da kendine ait ve onu her halükârda meşru kılacak güzellik kriterleri yoktur. Meselâ İslâm, putperestlik sanatının en gözde dalı olan heykelciliği yasaklarken, canlı resmi yapmayı da en azından mekruh görür.

Bediüzzaman, “modernler”in edebiyatının genellikle aşk ve güzellik, hamaset ve şehamet veya hakikati tasvir vadilerinde aktığını belirtir. İstisnaları hariç, bu edebiyatın güzellik ölçüsü heva ve hevese hitap edebilirliğidir. Aşk konusunda o, hakikî ve ulvî aşkı bilmez; ancak şehveti harekete geçiren bir zevki nefislere zerkeder. Hamaset vadisinde gücü, kuvveti alkışlar. Hakikati tasvir vadisinde realizmiyle de, sürrealizmiyle de, natüralizmiyle de materyalisttir ve karamsarlık aşılar. Ölü bir hayatı hakikat dışı ve ötesi tasvirden ibaret romanları, perdeye hareketli ölüler aktaran sineması ve mazi denilen geniş kabirde yatanları sanki ruh göçüyle hortlaklar gibi hareket ettiren tiyatrosu ile, genellikle müsekkin fonksiyonu görür. Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir aşüfte dekoltesi giydirmiş olup, mücerret güzelliği ise hiç tanımaz. Güneşi gösterse, sarı saçlı “güzel” bir aktrisi hatırlatır. Zahiren, “Sefahet fenadır!” dese de, sefahati öyle tasvir eder ki, aklı baştan alır. Böyle bir edebiyat faaliyeti için de onu her halükârda meşru kılacak objektif bir güzellik ölçüsünden bahsedilemez.

Bizim ruh ve manâ medeniyetimizde büyük edipler-şairler, musikîşinaslar, hattatlar yetişmiştir. Bizim iklimimizde, tamamen nesholup başkalaşmadıkça romanda da, tiyatroda da, sinemada da, “müzik”te de Batılılar ölçüsünde başarı kazanılamaz; a’rafta kalmış insanımız, artık ruhun ulvî ızdıraplarını bilmediği için şiirimiz de, musikîmiz de kalmadı. Ortada sadece müteşa’irler var.

Zaman