Keşke…

Mehmet K. Özel

iksv’nin ünlü katalan topluluk la fura dels baus’a hazırlattığı 40. yaş kutlaması “istanbul istanbul” gösterisinin iki akşamına da bilet almıştım. çünkü, reklamlarında söylendiği üzere, la fura dels baus’un dünyanın en çarpıcı gösteri topluluklarından biri olduğunu düşünüyordum.

1998’de tiyatro festivali’ne konuk olduklarında “faust 3.0”ı hayranlıkla izlemiştim. 2010’da istanbul’la birlikte avrupa kültür başkentlerinden ruhr’un duisburg kentindeki açık hava gösterisi “rheingold”un hazırlık aşamasını belgeleyen ve gösterinin tamamını içeren filmi geçen sene arte’de hayranlık ve gıpta ile izlemiştim. zaman zaman mezzo kanalında topluluğun beyinleri carlus padrissa ile alex ollé’nin sahneye koydukları operalara da (örneğin “mahagonny kentinin yükselişi ve düşüşü” veya “la damnation de faust”) denk gelmiş, büyülenmiştim.

eh böyle bir topluluk istanbul’la ilgili bir prodüksiyon yapıyorsa, mutlaka iki kere izlemeyi hak edecek kadar iyi olacaktır diye düşünmekte haksız olmamalıydım.

dün akşam camialtı tersanesine gidip, gösterinin başlamasını beklerken etrafıma şöyle bir göz atınca gördüm ki, 2010 “rheingold”daki alet, edevat, obje ve sistemlerin aynısı buraya getirilmiş. gösteriyi sonuna kadar seyrettikten sonra ise “aydım”.

anlaşılan sanata değil de ticarete kafası müthiş çalışan la fura dels baus’un kurucuları 5-6 adet alet tasarlamışlar, kim isterse gidip, farklı kombinasyonlarla 60 dakikalık bir gösteri hazırlayıp işin içinden çıkıyor, paralarını alıyorlar.

sanat bunun neresinde? sanat bu kadar kolay üretilir ve tüketilir mi oldu!

şimdi geri dönüp tekrar bakınca; “rheingold” yine belli bir kaliteyi tutturan bir işmiş; orada parçalar birbirleriyle anlamlı bir bütün oluşturmuşlar; gerek müzik gerek objeler gerekse de parçaları birbirine bağlayan hikaye sırıtmıyor.

“istanbul istanbul” ise; güneydoğumuzdan bir ağıt, iki karadeniz şarkısı (bari bir de zeybek havası olsaymış), en turistiğinden güvercinli, tramvaylı, istiklalli istanbul görselleri, türkiye’nin en güzel ve vurgusu en mükemmel seslerinden tilbe saran’ın okuduğu “istanbul’u dinliyorum” şiirinin insanı soğutacak kadar tekrarlanan hep aynı dizeleri, “war horse”dan apartılmış at, bir arkadaşın “köy düğününden hallice” diye tanımladığı atmosfer, birbirleriyle bağlanmayan müzikler (carmina burana yerine fazıl say nazım oratoryosu çaldı diye seviniyor insan!).

iksv reklamlarında “dünya prömiyeri” olarak tanımlanınca, haklı olarak gazetecinin biri sormuş basın toplantısında; “bu gösteriyi başka ülkelere götürecek misiniz” diye. ollé ile padrissa “burası için tasarladığımız laleleri ilerde başka gösterilerimizde kullanacağız” diye cevaplamışlar.

beş yapraklı laleler; içlerinde ikişer kişi, her biri ikişer yaprağı kapayıp açıyor, bu sırada beşinci yaprak hep açık kalıyor; bir obje bu kadar mı tasarım özürlü olur!

bienali ve üç beste siparişini (2010’da paert’e, 2012’de kancheli ve say’a) bir kenara koyarsak; iksv’nin 40 yılda uluslararası anlamda attığı tek akıllı adım pina bausch’un “nefes”ine ortak olmak oldu. 2003’de ortaya çıkan “nefes” o yıldan beri paris, new york, londra, atina dünyayı dolaştı; her gittiği yerde program broşüründe “istanbul kültür ve sanat vakfı ve istanbul tiyatro festivali ortaklığıyla” ibaresi okundu. onun da ötesinde “istanbul hakkında” bir gösteri 10 yıldır dünyayı dolaşmakta ve tanztheater wuppertal var olduğu sürece de dolaşacak; şehrimizden esinlenmiş dünyaca ünlü bir sanatçı dünya üzerinde bir sürü izleyiciye istanbul’u anlatmaya devam edecek. iksv’nin 40. yılında yapması gereken işte böyle bir ortaklıktı aslında.

tiyatro festivalinin 15.’sinde finanse edilen zingaro at tiyatrosu o gösteriyi kaç yıl oynadı, olsa olsa 2-3 yıl; amos gitai-jeanne moreau projesi bir yaz üç festival gezdi bir de paris’te sahnelendi.

örneğin sidi larbi cherkaoui’nin bir projesine ortak olmak güzel, ancak o da bir yapıtını en fazla 3-4 yıl oynadıktan sonra rafa kaldırıyor. dolayısıyla eğer bir projeye ortak olunacaksa repertuar tiyatrosu mantığında çalışan topluluklardan birine, ilk aklıma gelenler örneğin sacha waltz, anne teresa de keersmaeker, marie chouinard, angelin preljocaj, tr warsawa veya benim bilmediğim ama eminim dikmen gürün hocanın çok daha iyi bilerek belirleyeceği bir sanatçıya teklif götürülüp; onlara gerekirse istanbul’da konaklama ve çalışma imkanı ve mali destek sağlanarak ya istanbul’la ilgili ya da bir şekilde istanbul’a veya türkiye’ye bağlanan, ya da ne biliyim “40” kavramından yola çıkan bir yapıt üretmeleri sağlanmalıydı.

itirazları duyar gibiyim. “ama pina bausch gibi kentler üzerine çalışan yok ki”. iyi de, siz yeterince kararlı ve istekli olursanız, hele de iddia ettiğiniz gibi bir ülkenin kültür ve sanat alanında söz sahibi, deneyimli 40 yıllık bir kurumuysanız, gözünüze kestirdiğiniz bir topluluğu/sanatçıyı ikna etmemeniz için hiçbir engel olamaz ki, eninde sonunda amacınıza ulaşırsınız. yeter ki isteyin.

hayal bu ya; iki-üç yıl öncesinden ariane mnouchkine’le bağlantı kurulup ikna edilerek ona bilge karasu’nun “göçmüş kediler bahçesi” verilseydi ve théâtre du soleil’in iksv’nin 40. yılına yetiştireceği yeni projesinin böyle bir uyarlama olması sağlansaydı fena mı olurdu. yapıt çıktıktan sonra, iksv kolunu bile kıpırdatmak zorunda kalmadan, mnouchkine ve théâtre du soleil nasıl olsa; pina bausch gibi, kendi tanınmışlığı ve dünya üzerinde onlara gösterilen talep sayesinde; bu yapıtı sayısız turneye götürecek ve bu sayede istanbul’un, iksv’nin veya türkiye topraklarına dair bir şeyin tanıtımı bütün doğallıyla yapılmış olurdu.

yine duyar gibiyim; théâtre du soleil’i yıllardır getirmek istedik ama bir türlü istanbul’da mekan bulamadık. iksv’nin yıllardır getiremediği théâtre du soleil bu zaman zarfında üç kere atina’ya nasıl gitti! hem de sonuncusu geçen yıl olmak üzere; yunanistan krizle boğuşurken. atina’da da théâtre du soleil’in girebileceği boyutlarda bir mekan yok. ne yaptılar; şehrin dışında bir hangar kiralayıp, otobüslerle ulaşımı sağladılar.

iksv bu sefer de “yeterli seviyede sponsor ve yerel yönetim-devlet desteğinden yoksunuz diyecektir”. 2003’de “nefes”in finansmanı bile zar zor denk getirilebilmişken hele…

iyi de, sormazlar mı o zaman adama; sen ki 40 yıldır bu şehrin kültür-sanat faaliyetlerinde -neredeyse tekel olacak kadar- söz sahibi, saygın, donanımlı, dünyaca tanınan bir kurumsun, bunca yılda sağlam, yerleşik bir kültür vizyonu oluşturamadın mı, partiler-üstü bir yapılanmayla yerel yönetimden kesintisiz destek alma konusunda bir politika/oluşum yaratamadın mı!

şimdi elimizde ne var? kendimiz çaldık kendimiz oynadık. ha, arada, la fura dels baus para kazandı.

bu gösteriyi dünya üzerinde kaç sanatsever takip etti; “la fura dels baus istanbul üzerine özel bir proje hazırlıyormuş, gidip istanbul’da seyredelim” deyip şehrimize gelen oldu mu!

iş artık böyle yürüyorsa, yani sanat ticarete dökülmüşse, bari siz de oyunu kurallarına göre oynasaydınız; la fura dels baus’a öyle bir gösteri hazırlatsaydınız ki, dünyanın dört bir köşesinden millet merak edip gelseydi; 40. yaş bahane, şehre, ülkeye katkı, gelir sağlanmış olsaydı!

Danzon



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: