“Özgür Tiyatro…”

Ozan Ömer Akgül

“Özgürlük, bir kavramda ya da imgede doğrudan ele geçirilemez ve özgürlüğün teorik olmaktan çok pratik olarak bilinmesi gerekir.”

Terry Eagleton

Özgürlük nedir? gibi zor bir soruyla ve sorunla başlamak istemiyorum bu yazıya.

Özgür olmak ya da özgürlük, dünya tarihinde her dönem sorun olmuş bir kavramdır. Özgürlük her dönem tanım ve şekil değiştirmiştir. Egemen ideoloji neyse özgürlük de onun tanımı içerisine sokulmuştur. Bugünden tarihi değerlendirirken, eleştirdiğimiz ve de “düzelttiğimiz” kavramlar ve pratikler olmuştur. Bu kavram ve pratikler mevcut ideoloji içerisinde şekillendirilip, “budur bizim özgürlük tanımımız” diye ortaya atılmıştır. Yani özgürlük, her ideolojiye içkin olmuştur; faşizmin de özgürlük tanımı vardır, liberalizmin de, komünizmin de, sosyal demokratların da… Bu listeyi ve düşünme biçimlerini ismen ve cismen çoğaltabiliriz.

Peki özgür olmak istiyoruz dediğimizde ya da özgür sanat/tiyatro dediğimizde, özgürlük ölçütlerimizin, çekincelerimizin ne olduğunu belirtiyor muyuz? Bu geniş kavramı slogan ya da bir düstur olarak kullanırken düşünce ve söylem ortaya koyabiliyor muyuz?

Özgür sanat atmosferi isterken iki temel gayemiz olabilir.

Birinci gayemiz: Egemen ideolojinin sunmuş olduğu “özgürlüğün” işlemiyor olması karşısında anımsatıcılar devreye girer ve vaat edilmiş şeyleri dile getirirler; ikinci gaye ise daha radikal bir noktada kendini gösterir ve var olan ideolojiyi, ona içkin olan düşünme biçimini reddeder. Bu reddediş aynı zamanda ortaya yeni bir tanımın çıkmasını sağlar ki bu yeni bir düşünme biçiminin ya da karşı bir hareketin başlangıcını temsil edebilir. Bu ikinci gaye aynı zamanda özgürlük düşüncesini değerlendirmemize imkân tanıyabilir ve pratik bir sürecin oluşumuna katkı sağlayabilir…  Yani özgürlüğü egemenden alma biçimi, pratik mânâda kendini gösterecektir.

Bugünün Türkiye’sinde tiyatro özgürlüğünü arıyor mu? Özellikle ödenekli tiyatroların devlet politikası karşısında takındıkları tavır, ikinci gaye olarak belirttiğimiz düzeyde mi, yoksa birinci gaye içerisinde eriyip gitmekte mi? Günlerce tartışılan ve uzun yıllardır tartışılan “devletin tiyatrosu olur mu”, ya da “devlet bize karışmasın” polemiklerinden farklı bir yöne dikkatinizi çekmek niyetindeyim: “Sanatçıların” bu işin neresinde durduklarıyla ilgilenmekteyim. Sanatçı özgürlüğünü ararken ya da onu elde ederken nasıl bir atmosfer içerisinde kendini var ediyor; yani, kendini nasıl bir dünyaya yerleştiriyor? Bu bir yönetmenin (ya da Genel Sanat Yönetmenlerinin) oyun seçiminden, yorumundan tutun, alımlayıcıyla kurmak istediği ilişkiye değin -ki böyle bir gaye varsa- uzayıp giden bir süreç… Bu yeknesak bir iş olmamalı; sanatçının kendini ifade etme biçimi olarak tiyatronun varlığı, ancak bir gayeyle kendini gösterir. Tiyatroya içkin olan politik duruş (gaye), alınan kararlarda ve uygulamalarda kendini göstermektedir.

Muhafazakâr bir toplum inşası, ya da gündelik yaşam pratiklerinin değiştirilmesi gibi egemen iktidarın ve de ideolojinin söylemlerini, tatbiklerini tartışmak ve haykırmak önemlidir; ama bunu tiyatro ya da sanat bağlamında yapıyorsak, öncelikle şunu kendimize soralım: Ben hangi özgürlüğü istiyorum, yani hangi ideoloji içinde devinmek istiyorum? Eğer bunun kararını kendi içimizde verirsek, en azından neden bu tiyatro sezonunda “özgürlük” istediğimizin cevabını da açık bir şekilde verebiliriz. İşte bu noktadan sonra hangi düşüncede devindiğimizin farkına varırız. En önemlisi, özgürlük denen şeyin ne olduğunu ve bununla ne kastettiğimizi herkese daha iyi açıklamış oluruz. Bazı kavramları kullanıyorsak (teorik ya da pratik alanda) neye işaret ettiğimizin farkında olalım. Pratik olarak göremediğimiz “özgürlük” en azından tarafını belli ederse biz de gayeleri daha açık bir biçimde anlarız.

Yorum


işlemi tamamlayınız: