70’ime Adım Attım, 69 Yılımı Kuyunun En Dibine Sarkıttım

Üstün Akmen

Geçen gün, 70 yaşıma girdiğim gecenin sabahında, Cem Karaca’nın bir şarkısı dilime dolandı: “Ben suyumu kazandım da içtim/Ekmeğimi böldüm de yedim”. 40’ıma, 50’me, 60’ıma ne girerken, ne de çıkarken hiç böyle olmamıştım. Bu kere nedense pek duygulandım. Özellikle, sabahtan akşama kadar facebook’tan, twitt atanlardan, SMS yollayanlardan, telefonla arayanlardan gelen yüzlerce (galiba 900 civarında) kutlama iletisinden duygu sağanağına uğradım. Öğleden sonra, her yıl olduğu gibi oturdum, geçen son yılın muhasebesini yaptım. Bilançonun balansını bilerek tutturmadım. Kârda mıyım, zararda mıyım, aldırmadım, şarkının sözlerini, Nil Burak’ın bestesiyle birlikte bütün olarak içime akıttım: “Alkışı duydum, ihaneti gördüm/Sesim de oldu, sessizliğimde/Seviştiğimde oldu benim”. Televizyon öncesi bir kuşağın “mensubuydum”. “Teldolap”ı biliyordum. Çocukluğumu, ilk gençliğimi neredeyse boyum kadar “Marconi” marka radyodaki “Radyo Tiyatrosu” programıyla, Şevket Rado sohbetleriyle, Orhan Boran’ın “Yuki”siyle, 78 devirli plaklarla yoğurmuştum. Ben doğduğumda mucize ilaç “penicilin”in bile olmadığını, “penicilin”in küçücük ve cılız kıçıma ilk zerk edildiği anı bütün gün düşündüm, durdum. Polio aşısı, donmuş yiyecekler, fotokopi makineleri, faks, video, plastik denen madde ve kontakt lensler de sonradan girmişti yaşantıma. Pastörize edilmiş sütü Migros kamyonundan ilk alışımı enstantane (anlık) olarak gözümün önüne oturttum.

Saçlarımın Özgürlüğü

İzmir’in Çeşme ilçesindeydim ve akşam Aya Yogi Koyu’nda bir lokantaya gittik. “Sosyetik” bir yemek listesi… Avokado soslu somon, bacardili levrek, ahtapot kokoreç, somon pastırma gibi yemeklerin arasından “rokfor soslu levrek”i seçtim. İki kadeh de rakı. Geçmiş yıllara oranla farklı duygular arasındaydım. Farklı ve olamazcasına karmaşık… Masada, yüzyıla yakın yaşı olan bir hanımın kaprisleri konuşuluyordu, kendimi masadan derhal soyutladım. Şayet bıraksalardı “yüzyıllık kadın” konusunu kapatmak için radardan önce doğduğumu, kredi kartlarından, parçalanmış atomdan, lazer ışınından ve tükenmez kalemden dahi yaşlı olduğumu anlatacaktım. Bir ara içim ürperdi, üşür gibi oldum, yanımda oturan Sevgilimin sıcaklığına sığındım. Deli gibi rüzgar vardı, saçlarım rüzgarda özgürce uçuşuyordu. O an, saçlarımın henüz dökülmemiş olmasından mutluluk duydum, şarkının: “Sen de başını alıp gitme ne olur/Ne olur tut ellerimi” bölümüne tutundum.

Kaplumbağalar ‘Volkswagen’ Olmadan

Bulaşık makinesinden, kuru temizlemeden, elektrikli battaniyelerden, “air condation”dan da önce doğmuştum. Söylesem masadakiler çok şaşıracaklardı eminim, ben doğup büyüdükten sonra “Ay Dede”ye ilk kez insan ayağı değmişti. Hem sonra bizler, sevdiğimiz kadınlarla önce evlenir, sonra birlikte yaşardık, bunu unutmuştum. Hani yani, ola ki evlenmeden önce birlikte yaşarsak, kadınımıza “kapatma” falan denileceğinden korkardık, kıyamazdık. Sonracığıma, kaplumbağalar daha “Volkswagen” olmamıştı. “Jean” nedir bilmiyorduk ve giymiyorduk. Bizim için “anlamlı ilişki” akrabalarla bir arada olmak demekti. “Fast Food”sa, o günlerde iki taşın arasına sıkıştırılmış acele yemek anlamına gelmekteydi.

Eşcinsel Haklarından da Önceyim Ben

Gece yüreğimde paldır küldür devrisi güne devrilirken, kulağımda Cem’in sesi bitmek/gitmek bilmedi: “Hayatta hiç bir şeyim az olmadı/Senin kadar/ve hiçbir şey istemedim/Seni istediğim kadar”. İşte şarkının burası bana pek uyuyordu, ben de yaşantımda onu istediğim kadar hiçbir şeyi istememiştim. Masada olanlar nedense benim 69 yıllık ömrümle hiç mi hiç ilgili değillerdi, aralarında sürekli konuşuyorlardı. O nedenle: “Ne sandınız ya! Ben ‘ev erkeği’ döneminin erkeğiyim. Eşcinsel haklarından da, bilgisayar programlarından da, İnternet evliliğinden de önceyim” demek istedim, ama diyemedim. Dolayısıyla, “FM Radyo” adını ilk kez kaç yaşımdayken duyduğumu, portatif transistorlu radyonun “FM” frekansından yayılan müziği dinleye dinleye, çevremizdekilere de dinlete dinlete Kadıköy’ün Moda’sında tura çıktığımız akşamüstlerini ve de akşamlarını anlatamadım.

Yapay Kalbe Hâlâ İnanamıyorum

Gözlerimi karşımda büyük, çember şeklinde bir sini gibi duran ay ışığına taktım. Ay ışığının (yani sininin) çevresini oluşturan kenarları ve içi, sanki geometrik desenlerle süslüydü; tabanında 5 ya da 6 kollu yıldızlar, kartal, kuş, balık gibi figürler, servi ve çiçek gibi bitki motifleri vardı. Tam: “İyi ki varım” kabilinden gururlanacağım sırada, masada yakamozun tartışıldığının ayırtına vardım. Yakamoz, ay ışığının suya, denize vuran şavkı değildi ki, düzeltmek istedim. “Ona ‘ayın şavkı’ denir” diyecektim. Yakamozun, bilinenin aksine ay olan gecelerde bulunmadığını, yakamozun ateş böceğinin denizde yaşayan bir “versiyonu” olduğunu anlatmak istedim. Kimsenin ilgilenmeyeceğini hemen fark ettim, söylemedim. Makaralı teybi, kaseti ve kasetçaları, “compact disc”i ilk kez gördüğümde yaşadığım heyecanı bilerek ve isteyerek anlatmadım, içimde sakladım. İş yerindeki asistanım Nilgün’ün (Tiryaki), elektrikli daktilodan ilk kez “cırt” diyerek çekip çıkardığı sayfaya kocamanlaşmış gözlerimle şaşkın şaşkın bakışımı bilerek konu yapmadım. Cahilliğimle alay edilmesinden korktuğumdan yapay kalbe halen inanamadığımdan zaten söz etmeyecektim. “Sen çağdaş değilsin” demelerinden korktuğum için erkeklerin küpe takışına gözlerimin kaç yıl önce alıştığını da söylemeyecektim. Masadakilerden biri, 8 megapiksellik iSight kamerası olan, iPhone 4’teki kameraya göre yüzde 60 daha fazla piksele sahip IPhone 4S ile oynuyordu. İnternet bağlantısı yaptı, bir site indirdi, 40 metre uzunluğundaki kocaman bir teknenin iç-dış görüntülerini bizlere gösterdi. Bizim için zamanı bölmenin birlikte vakit geçirmek olduğunu, elinde tuttuğu telefonun içindeki “chip”lerinse o zamanlar bizim için bir ağaç anlamına geldiğini söyleyemezdim, zaten söylemedim.

‘Cola’ Bir Yaşam Biçimi Değildi

Tam: “Sizler bilmezsiniz, ‘Made in Japan’ damgası benim çocukluğumda külüstür mal anlamında kullanılırdı. ‘Pizza’nın, ‘Mc Donald’s’ın, ‘Nescafe’nin esamisi yoktu” diyecektim ki, ani bir kararla vazgeçtim. Çocukluğumda, ilk gençliğimde “kuruş” diye bir para biriminin olduğunu söylesem inanacaklar mıydı? O nedenle söylemekten caydım. Oysa beş kuruşa neler aldığımı dün gibi anımsamaktaydım. 20 yaşımda ve de Moda’nın Lozan plajında ilk kez “Coca Cola” içişim anılarım arasındaydı ve “Cola”lı içkiler o zamanlar sadece soğuk bir içeceğin adıydı, bir yaşama biçimi değildi, ister istemez yeniden hatırladım. Bu arada, Fuat (Ulus)ların Kurtuluş’taki evinde 1950’li yılların hemen başında birlikte “kovboyculuk” oynarken John Wayne olduğumuz, Gleen Ford olduğumuz, karakterlerden karakterlere büründüğümüz, ama asla Edward G. Robinson olmadığımız günleri de andım. Diğer taraftan anladım ki, “The Violent Men/Vahşi Adamlar” filmini Fuat ile baştan çeker(!) ve canlandırırken annemin peruğunu kafama takarak Barbara Stanwyck oluşumu, Zehra (Ulus) Teyze’nin bize Harbiye’deki Radyoevinin karşısındaki muhallebicide (adı “Yordan” mıydı) sinema dönüşü dondurmalı tavukgöğsü yedirdiği günleri bilinçaltımdan hiç mi hiç çıkarmamıştım.

‘Salt Tuzlu Ovalar’ Ne Demek

70’ime adım attığım o ilk gece bıraksalar, ilgilenseler, dinleseler cinsiyet farklılığının keşfinden önce olmadığıma, ama cinsiyet değiştirme modasından önce doğduğuma değinecektim. Aklıma koymuştum bir kere, belki örnek “teşkil” ederim düşüncesiyle elimde ne varsa onunla mutlu olmaya çalıştığımı anlatacaktım. Örneği bozmasın diye, çocuk yapmak için evlenmek gerektiğine inanan son kuşaktan olduğumu doğal olarak saklayacaktım, ama daha öğrenciyken, “Bunaltı” başlıklı varoluşçu edebiyat dergisinin 2. sayısına yazdığım “Salt Tuzlu Ovalar” başlıklı “fevkaladenin fevkinde” soyut yazımı anacaktım.

Falakaya Yatırıldım, Kimseye Diyemedim

Yazıda geçen: “yaşlı savaşçı ölecek sonuçta susuz gene de çılgınlık günlerimizi ansıyoruz kıkırdak oynaklığı mutunda usum mengeneleşiyor tanrı tanrının gözü çoktan kapanmış tanrının gözünü çoktan örümcekleri yemiş inanma kurallara aptal aptal aptal” tümcesinde (o dergide noktalama işareti kullanılmazdı) anılan “yaşlı savaşçı”nın Dönemin Başbakanı İsmet İnönü’ye “hamledilmesini” gülerek anlatacaktım. “‘Tanrının gözünü örümcekleri yemiş’ demem de ‘dinsel kurallarla alay’ olarak ‘addolunmuştu’. Önce Kadıköy Emniyet Amirliğinde sonra Sansaryan Han’da sabahtan akşama falakaya yatırılmıştım. Yürüyemez halde eve geldim, ama üzülmesinler diye ne anama, ne de babama hiç bir şey belli etmedim, ağzımı açıp tek laf etmedim” diye ballandıracaktım.

Şaşkın Bakışlardan Hiç Rahatsız Olmam Ben

Benim geçmiş zamanlarımda “vicdani retçilik” olmadığından “vatani görev” saçmalığım sırasında yazılarımdan dolayı “komünist” sayılarak faşist subaylarımızın elinden çektiklerimi, gördüğüm “askeri” işkenceleri, sürgünleri ve daha nicelerini her anlattığımda sevgilimin yüreği kaldırmadığı için belki anlatmayacaktım, ama büyük olasılıkla, bütün bu olumsuzluklara karşın hayatta kalmayı nasıl başardığım sorusuna hazırlıklıydım.

Yanıtımda, onların hayret dolu bakışlarından rahatsız olmayacaktım.

Neden rahatsız olayım ki!

Hayatta kalmayı nasıl başardığım sorusu istendiğinde alkışımdır, istenmediğinde pek güzel anlarım ki birileri (yandaki karikatürde görüldüğü gibi) mutlaka sırtıma mum oturtmuştur.

Sözün özü: 70 yaşımın ilk gecesinin sonunda çevremdeki hiç kimseyi umursamadım, ama ciddi anlamda bir yalnızlık duyumsadım.

Yalnızlık duygusundan kurtulmak için Sevgilimin kulağına eğilip coşkuyla fısıldadım: “Sen de başını alıp gitme ne olur/Ne olur tut ellerimi,/ne olur, ne olur…”

Ağladım.

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: