Avignon’da İlk Gün

[“Ve Diğer Şeyler” Tiyatro Topluluğu’nun kurucu yönetmeni ve Galataperform’un kurucusu Yeşim Özsoy Gülan Avignon Festivali izlenimlerini blogunda okuyucularıyla paylaşıyor, aktarıyoruz. Avignon Festivali, Fransa’nın 1947’den beri devam eden en eski sahne sanatları festivallerinden biri olma özelliğine sahip.]

Ulaşım, yol, broşür, ilk izlenimler… Sabah 11 civarı Lyon Garından banliyö treniyle yola çıktık. Gare de Lyon’dan Marseille istikametine giden trene bindik. Trenin Avignon’a gittiğini sadece ekranlardan ve biletinizden değil ayrıca ellerinde Avignon Festival broşürleriyle oturan gençlerden de anlayabilirsiniz. Avignon’un programını festival sitesinden 3 değişik formatta basabiliyorsunuz ve bunlardan biri de pdf’ten broşür basma seçeneği ki bu da çok elverişli. Festival kitapçığı satılabilir bir nesne haline getirilmemiş. Önemli olan mümkün olduğunca çok dolaşıma girmesi… Daha sonra şehirde bu festivale paralel giden Avignon Off festivalinin de ana festivalden çok daha kalın olan kitapçığının ücretsiz dağıtıldığını görmek beni epeyce şaşırttı açıkçası. Tabii bir yandan da ana festival kitapçığında İngilizcenin çok kısıtlı olması hatta yer yer olmaması ve Off programında da hiç olmaması Fransızların frankofoni üzerindeki ısrarını yeniden hatırlattı.

Lyon’dan Avignon’a giderken trenle geçtiğimiz her yer birbirine benziyordu. Standart genel ama bir o kadar da lezzetli bir Avrupa kültürünün düzenli tekrarı muhtemelen Avrupalı olmanın en büyük göstergesi. Yeşillikler arasında en fazla 4-5 katlı bakımlı şirin taştan evler, tahta panjurlar, temiz asfaltlı düzgün yollar, croissant ve kahvesi garanti minik kafeler, merkezde modern ama genel mimariyi bozmayacak bir tren garı, vs, vs… Aralıklarla trenin girdiği tünellerde karanlığın içinde bir anlığına nerede olduğumu unuttuğumdaysa durum çok farklı. Lyon’da Paris’te ya da başka bir Avrupa şehrinde bu standart Avrupa kültürünün getirdiği istikrarı bozan tek şeyin göçmenler olduğunu düşünüyorum bir an. Hayat onlarla duruyor, belirsizleşiyor, deviniyor ve sonra bir bumerang gibi gündelik hayatın fazlaca kırılmasına imkan verilmeden “normal”e dönüyor. Nehrin kıyısından ilerleyen trenin içinde hızla yolculuğa devam ederken hayatın kırılma anlarını sevdiğimi düşünüyorum ve yine bir tünele giriyoruz. Karanlık…

Trenin Avignon Centre’da duraklamasıyla kendimizi dışarı atıyoruz ve işte tiyatronun artık kimi sanatçılar tarafından ticarileşmiş olduğu düşünülen ama yine de dünyadaki en önemli festivalinin şehrine ayak basıyoruz. Ege havası gibi bir hava çarpıyor yüzüme. Sıcak. Akdeniz’e yakın olduğumuz belli. Sonra tren garından şehre doğru yöneldiğimde ilk karşıma çıkan şehrin ana caddesinde uzaktan ellerinde posterler, broşürlerle bir güruh insan seli hemen göze çarpıyor.
Sokakta ilerledikçe insanların kendi oyunlarını yani Avignon Off’ta yer alan oyunlarını tanıtmak için ellerinden gelen her şeyi denediklerini görüyorum. Kimi iplerle iki ağacın arasında posterlerini asıyor, kimi kafasına geçirdiği şapkada broşürlerini tanıtıyor, kimisi hareket eden bir platformun üzerinde piyano çalarak şehri kat ediyor. Daha sonra da fark edeceğim gibi her sabah erkenden ellerinde merdivenler, alışveriş arabalarında posterler, irili ufaklı kağıtlarla yola düşen Off festivali tiyatrocuları birbirleriyle yarışıyorlar adeta. Kimi zaman bir kafede otururken bakıyorsunuz tanıtım şovu başlamış, kimi zaman yanınıza oturan bir kadın oyunu anlatmaya çalışıyor. Elinizde festival broşürü varsa birileri gelip size bir şey söylemeden kahve içmeniz mümkün değil. Şarkı söyleyenler, sahne oynayanlar, sırtına posterini bir karton üzerinde yerleştirip kişisel reklamı için yürüyenler, vs, vs… Müthiş hareketli bir ortam.

Avignon’un ana festivali ise çok daha cool takılıyor! Ne de olsa dünya tiyatrosuna yön veren analar babalar burada sahne alıyor. Bu sene göze çarpan birkaç isim arasında Christoph Marthaler, Ostermeier, Jerome Bel, Simon McBurney, Forced Entertainment, Stephan Braunschweig, Romeo Castelucci gibi isimler var. Ana festival güzel bir avlusu olan eski bir binada bilet satışını yapıyor ve satılan bilet geri alınmadığı için kapının hemen yanında bir mesaj panosunda biletini satan ve daha çok bilet arayan insanların mesajları var.

Biletleri de aldıktan sonra ilk oyun için beklemeye başlıyorum. Ama sanırım biraz acemilikten biraz da yorgunluktan ilk oyunun mekanını karıştırınca önce yanlış bir yere gidiyoruz ve durumu anlayınca da tüm yolu koşarak “Die Ringe des Saturn” adlı ilk oyunumuzun mekanına nefes nefese giriyoruz. Ve geç kaldığımız için bizi boş olan bir yere yani en öne yönlendiriyorlar!!! İlk oyun deneyimimim pek renkli ve şanslı başladı derken ışıklar kapanıyor ve sahneye siyahlar içinde oyuncular giriyor. Schauspiel Köln. Yöneten Katie Mitchell. İzlenimler bir sonraki yazıda.

yesimozsoygulan/blogspot