Helenizm’den Roma’ya Ortadoğu’dan Anadolu’ya!

Yaşam Kaya

İki haftadır sanat ve arkeoloji ile ilgilenen bir ekiple, tarihsel adı ‘ovalık Kilikya’ diye bilinen, şimdinin Çukurova ile Mersin sınırları arasında kalan verimli topraklarda ‘Geç Hellenistik Erken Roma Dönemi Mimari Yapıları’ başlıklı bir araştırma yürütüyorum. Araştırmalar esnasında interneti kullanma şansım pek olmuyor. Sadece cep telefonuyla girdiğim internette neler olup bittiğine bakınırken, Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Nevzat Çevik hocamın yazdığı bir twit dikkatimi çekti. Ne diyor Nevzat Hoca ‘Bugün ilk kez yaşandığı sanılan her şey geçmişte binlerce kere aynısıyla yaşanmıştır. İlk kez yaşayan sadece sizsiniz.” Çukurova bölgesindeki ihtişamlı mimari yapılara bakarken şimdinin Türkiye’sindeki olaylar devamlı aklımın bir ucunda…

Adana’da Anavarza, Kastabala, Karatepe şehirleri; Mersin’de Tarsus, Anamur bölgesi; Antakya’nın ihtişamlı mimarisi derken insanlık tarihinin ürettikleri karşısında şaşıp kalıyorum. Hani Romalı tarihçi Strabon’un söylediği gibi ‘Roma, İtalya’da kuruldu; ama tüm görkemini Anadolu’ya sundu!’ Nevzat hocadan Strabon’a kadar uzanan düşüncelerimin arasında gördüklerimi sizlere kısa bir özet geçmek istiyorum. Ovalık Klikya’da dağlara tepelere en az beş bin kişilik tiyatrolar inşa etmek, kütüphaneler açmak, kültür alanları oluşturmak, medeniyetlerin yükselmesini resmetmek, iki bin küsur yıllık heykeller dikmek, felsefenin insanlık tarihine katkılarını okumak şahane bir duygu. Bu yapıların ortaya çıkışında sosyalist solun önemli isimlerinden Prf. Dr. Halet Çambel’in adıyla karşılaştığımda fikirsel olarak büyük gurur duyuyorum. Dağın başında dünyanın en enteresan müzelerinden olan Karatepe-Aslantaş Açık Hava Müzesi’nde Halet Çembel’in heykelini görmek ayrı bir mutluluk! Araştırmalar esnasında Yaşar Kemal’ in köyüne de uğruyoruz. İnce Memed heykelinin üst kısmında yükselen Roma dönemi mimari eserlerine bakarken tarihin bizlere sunduğu acı reçete hepimizin canını yakıyor. Hıristiyanlığın başlamasıyla yok olmaya başlayan sanatsal üretimler, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında süren savaşlarla yerle bir olmuş, Selçuklu ve Osmanlı döneminde ise tamamen yok edilmiş. Din savaşlarıyla biten uygarlıklar, yerine konulan cılız kültürel yapılarla pek bir anlam ifade etmiyor.

Araştırma ekibiyle ocak ayında vardığımız karar doğrultusunda Suriye’ye geçip Halep bölgesini, Roma şehir mimarilerini de inceleyecektik. Fakat Batı faşizmi önce Kuzey Afrika’yı istila ederek başlattığı ‘Arap Baharı’ rüzgarını Suriye’ye doğrultunca kararımızdan ister istemez vazgeçmek zorunda kaldık. Tarihsel araştırmalar sürerken bugün ilk kez karşılaştığımız ama bundan iki bin beş yüz yıl önce insanların birebir yaşadığı olaylar silsilesi karşımıza çıkıyor. Peki nedir bu olaylar?

İstilacı, emperyalist batı kültürünün Ortadoğu’yu, Afrika’yı yeniden şekillendirme macerası toplumları, halkları yerinden yurdun edip; Bağdat’tan Kabil’e; Tunus’tan Libya’ya kadar kültürleri tarih sahnesinden siliyor. Anadolu’nun yanı başında ve henüz daha Anadolu’yu değiştirmeyi başaramayan bu istilacılar, uydurdukları yeni İslami devlet modelleriyle ülkelerin kanlarını emerken, kendilerine uygun sömürgeler arıyorlar. Tarihte barbar Pers’lerin yaptığı, istilacı Roma güçlerinin gerçekleştirdiği savaşlar bugünle neredeyse birebir aynı. Caddeler, sokaklar, tiyatrolar, kültürel değerler yakılıp yıkılırken ortaya çıkan yapılar insanlık tarihinden yoksun biçimde egemen güçlerin boyunduruğu altına giriyor. Tarihte ve günümüzde emperyalist güçler bir toplumu yok ederken önce o toplumun kültürel değerlerini bir bir ortadan kaldırıyor. Bu durum sadece savaşlarla gerçekleşmiyor tabiî ki. Türkiye’de son dönemde karşımıza çıkan ‘tiyatroların kapatılması’, ‘heykellerin yıkılması’, ‘müzik festivallerinin susturulması’… gibi olaylar bir tesadüf değil. Çağdaş batının ‘demokrasi’ çığlığı altında gerçekleştirilmek istenenler tam anlamıyla planlı komplonun ürünü. Sanatı sadece belli bir ideolojinin altına çekmek, egemen sınıfın düşüncesi doğrultusunda eserler ortaya çıkarmak, Türkiye’de Cumhuriyet döneminden bu yana uygulanmak istenen bir düşünce. Anadolu’nun kültürel canlılığını halka anlatmadan tek tip düşünceyi insanlara aşılama merakı, tarihsel bağlarla dünya kültür bölgesi olacak Anadolu’yu kısırdöngünün içine sokuyor. Ve hızla tarihten, değerlerden, sanattan, kültürden kopmuş insan yığınları oluşuyor. Geçmişteki veya şimdiki istilacıların istediği insan profili yaratılıyor!

İstanbul dışında, bu ülkenin gerçekleriyle tarihsel biçimde yüzleşmek şaşırtıcı olmasının yanında fazlasıyla üzücü. Önümüzdeki günlere bakınca ‘tarih umarım yeniden bizlere eskiyi tattırmaz’ diyor insan!

Birgün



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: