Sanatçı Muhafız Olmaz

[Ragıp Ertuğrul’un T24’te yayınlanan köşe yazısını paylaşıyoruz.]

Klasik müzik dünyasında besteciliği ve konser piyanistliğiyle haklı bir üne sahip bir sanatçımız Fazıl Say. Şimdiye kadar bestelediği oratoryo, senfonik eser, keman ve piyano konçertosu, bale, film ve tiyatro müziği eserleriyle tüm sanatseverlere kucak açan bir evrensel zenginliği barındırıyor. Say, sanattaki üretkenliğinin yanı sıra toplumsal konulara, sanatta bağımsızlığa, Atatürkçü değerlere ilişkin de piyanosunun başından kalkıp bilgisayarının başına oturuyor ve sakınmaksızın düşüncelerini kendisini takip eden kitleyle paylaşıyor.

Geçtiğimiz günlerde, sosyal medyadaki bazı mesajlarında “dini değerleri aşağıladığı” gerekçesiyle Fazıl Say hakkında suç duyurusunda bulunuldu ve 1,5 yıl hapis cezasıyla yargılanma kararı çıktı.

Küreselleşmenin en büyük nimetlerinden biri sanatın ve sanatçının hangi coğrafyada yetişmiş, yerleşmiş, yeşermiş olursa olsun, sınırlardan ve sınırlamalardan arındırılarak takip edilmesine imkan bulabilmektir. Sanatı yani belki de başka bir nitelemeyle sanatsal operasyonu sınırlar ötesine taşımayı, sınırlamalardan arındırmayı başarabilen de öncelikle sanatçının kendisidir. Zira coğrafyayı özümseme, algılama ve yansıtma, bu yansıtmada özgünlüğü hedefleme ve sonuna kadar bağımsız kalma sanatçının hür iradesiyle ortaya koyduğu bir duruştur. Hiçbir iktidar, hiçbir politika bu özgünlüğü ve bağımsızlığı sanatçıya bahşetme gücüne sahip değildir.

Günümüzde kimi iktidarlar, sanatın salt estetik bir arayış ve simgeleyiş olmayıp başlı başına muhalefet etme kabiliyeti olduğunu her nedense unutmuş durumdalar. Ama sanatın en büyük işlevini unutturabilmek mümkün müdür?

Sanat muhalefet etmeyi beraberinde getirmekle birlikte muhalif sanatçının maruz kaldığı tutum ve yaptırımlar ülkeden ülkeye değişiyor. Düşüncelerini ifade eden bir şiir okumasından dolayı hapis yatmış olan siyasi bir aktörün iktidarında ülkede mizah yazarlarının ve çizerlerin mahkemeye verilmesi, sanatın içine tükürülmesi, sanat eserlerinin parçalanması doğal olarak insanı şaşırtıyor. Asıl dokunulmazlığa ihtiyacı olan sanatçı ve sanat eseri iken bu denli rahatça dokunmak, bırakın dokunmayı tüm dokusunu tahriş etmek kim tarafından alkışlanacaktır?

Bu alışılmış (!) şaşkınlık içinde dahi klasik müzik bestecisi piyanist Fazıl Say’ın sosyal medyada takipçileri ile paylaştığı cümleler nedeniyle hakkında soruşturma açılmasını da haklı bir tepkiyle karşılıyoruz. Okuyan, okuduğunu doğru anlayan ve içinde iyi niyet barındıran birinin Say’ın şimdiye kadarki tüm beyanlarından herhangi birinde iddia edildiği gibi ‘dini değerleri aşağıladığı’yargısına ulaşması neredeyse imkansız. Say’ın bu paylaşımlarda dini değerleri kullanarak, her türlü fesat düşüncede dini kendine siper edinenlerin foyasını meydana çıkartmak gayesinde olduğu gün gibi açık.

Düşünce ve düşünceyi ifade etme özgürlüğü, katılımcı demokrasinin olmazsa olmaz şartıdır. Taraftarı ve savunucusu olmasak bile bir düşünceye saygı duymak, o düşünceyi taşıyan kişinin varlığını kabullenmek demokrasiden öte insan haklarına saygının en temel ifadesidir.

Sanatçının beyni, yüreği, dili, gözü ve bütün bedeni insanı ve toplumu ilgilendiren her türlü duruma, olaya, yaklaşıma anında odaklanır. Sesiyle, sazıyla, sözüyle olabilecek tüm enstrümanlarıyla insanlığın refahı için tasarlanan modele; demokrasiye katılmak, katılmanın ötesinde katkıda bulunmak için varlığını sürdürür. Bu enstrümanlarını da tanımlanmış sanatsal veya edebi alanlarda kullanacaktır: Hiciv, kinaye, teşbih-i beliğ, taklit…

Hicvedeni ‘taş’lamak… taklit edeni küçümsemek… kinayesini esirgemeyeni gözden düşürmek…Muhalif sanatçıyı ‘ayıplı bir mal gibi’ teşhir etmek; baş tacı etmek dururken. Ve kimi zaman da bir sanatçıyı ‘meta’laştırıp siyasi demeçlerde bol bol kullanarak propagandalara meze yapmak…

Öte yandan sanatçıları “serseri” olarak nitelendirmekten daha büyük bir ayıp olabilir mi? Ve onları parmaklıklar arkasına göndererek sanatını yapmaktan mahrum etmek kadar büyük bir günah. Bu ve benzerleri sanatçının kişiliğinde sanatçının temsil ettiği düşünceyi benimseyen tüm bireyleri ve toplulukları da aşağılamak anlamına gelmiyor mu? Dünya üzerinde bu düşünceyi benimseyen tek bir insan olsa bile…

Yazmak, çizmek, konuşmak, oynamak, taklit etmek, yürümek, oturmak ve hatta gerektiğinde susmak… Yazarak, çizerek, konuşarak, oynayarak, taklit ederek, yürüyerek, oturarak ve susarak aynı düşünceye yakın olanların, farklı düşüncelerde olup da karşı düşünceleri duymak isteyenlerin dikkatini çekmek… Aziz Nesin’in, Metin Altıok’un, Mehmet Aksoy’un, Fazıl Say’ın temsillerinde çağının sorumlusu, dertlisi, amelesi sanatçının eylediği başka nedir?

Sanatı muhafazakarlaştırmaya ve sanatçıyı da iktidarın muhafızı haline getirmeye çalışmak, en saf şekliyle bunca eğitimli, aydın, namuslu ve bilinçli bireyi umursamamak demektir. “Katılımcı demokrasi” söyleminin ardına takılıp katılımcıları bertaraf eden bu politika ne kadar sürebilir / sürdürülebilir? Göreceğiz.

T24