Türk Sineması “Sineyatro”ya Neden Gerek Duyuyor?

Gükhan Tunç

1920  yıllarda Griffith ve Sergei Eisenstein çağdaş sinemanın öncüleri olmuşlardır. Potemkin Zırhlısı ve Ana, sessiz sinemanın başyapıtlarındandır. İlk sesli sinema filmi yani Caz Şarkıcısı’nın çıkışıyla beraber, seyirci sayısında büyük artış olmuştur.

Sesli çekimler başta zorluk yaratmıştır. Oyuncular ezberde zorlanıyordur ve bu nedenle sinemada ağırlıklı olarak tiyatro oyuncuları oynatılmıştır. 1930 yıllarda ülkemizde Muhsin Ertuğrul öncülüğünde tiyatroda o sezon sahnelenen oyunun hemen hemen aynı ekiple sinemaya aktarılması sonucu tiyatral sinema anlayışı gelişmiştir.

Sonraları dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan sinemacılar, sinemaya yeni anlatım dilleri katmışlardır. Örneğin Kruşov aynı ifadeye, birbiriyle alakalı olmayan planları ardı ardına sıralayarak farklı anlamlar katar. Adeta seyircinin duygusunu kontrol eder. Eisenstein planları arka arkaya bağlar ve tekrar eder. Kurguda anlam güçlenmiş olur.

Gadar kurguda sıçrayışı geliştirmiş ve yeni bir tarz yaratmıştır. Söylenen rivayetlere göre Gadar bu yöntemi parasızlıktan film alamadığı için, filmi kalmamış ve senaryosundan birkaç planı çıkartarak tesadüf eseri bulmuştur.

Sinemada yeni akımlar görülmeye başlar. Bunların ilki Yeni Gerçekçilik akımıdır. Daha çok İtalyan sinemasında görülen bu akım profesyonel olmayan oyuncularla yoksulluk, işsizlik ve açlık gibi toplumsal konuları işler. Fransız Yeni Dalgası ise Yeni Gerçekçilerin olayları çok direkt verdiğini düşünür ve filmlerine sanatsal bir takım öğeler koyarak seyirciyi düşündürür.(Örn: Serseri Aşıklar)

1990 yıllarda Lars Von Trier öncülüğünde Dogma95 adı verilen yeni bir akım çıkmıştır. Bu akım doğallığı savunur ve filme müdahale edilmesini istemez. Çekilen planların olduğu gibi kurgulanmasını söyler. Dogmacılara göre hatalı çekim yoktur.

Sonuç itibariyle, insanlar gerek teknik gerekse sinema dili açısından hep ileriye doğru gitmişler ve yeni bir şeyler yapma çabası içine girmişlerdir. Türk sineması ise bunları görmüş, izlemiş ve beğendiklerini kendi sinemasında kullanmıştır ve hala kullanmaktadır. Ne yazık ki bunların çoğu kötü taklitler olmuştur. Avrupa ve Amerika sineması bence tamda bu yüzden Türk sinemasının 3-5 adım önündedir.

Genç bir oyun yazarı, senarist-yönetmen adayı olarak benim tanıdığım ve konuşma imkanı bulduğum tüm Türk senarist ve yönetmenlerin hemen hemen hepsinin ortak söylemi şudur. ‘Çok film izle sinema dilin ve tekniğin gelişsin’. Lakin biride çıkıp yeni bir şeyler bul demez. Tüm buluşları ve yenilikleri Avrupalı ve Amerikalı (istisnalar hariç) sinemacıların yapmış olması ve bizim onlardan araklıyor olmamız bunu bir alışkanlık haline getirmiş ve özgüvensizliğimizi arttırmıştır. Türk sinemacıları dünya sinemasına ‘yeni bir şey sunamaz’ anlayışı oluşmuştur adeta. Çünkü biz gene kendi içimizdekilere göre çok gerideyizdir ve yeni bir şey bulacak kapasiteye sahip değilizdir.

Dünya sineması günümüzde salonlara seyirci çekebilmek için birçok yeniliğe başvuruyor. Amerikan film sektörü artık 3D filmleri çoğalttı. Yakın zamanda dünyada bir ilk gerçekleştirildi ve Carmen operası 3D olarak sinema salonlarında gösterilmeye başladı. Önümüzde ki 10 yıl içerisinde ise sinema salonlarını geliştirip şu an sadece similasyonları bulunan 5D ve 7D teknolojisine geçilecek. Ayrıca hologram tiyatrosu da artık sahnelerde.

Avrupa sinemasında ise, seyirci çekmek teknoloji ile değil anlatım dili ile kendisini gösteriyor. Lars Von Trier’in filmi Emret patronum (The boss of it all) da filmdeki bilmeceyi çözecek olan ilk izleyiciye para ödülü bile vaat edilmişti. Hatta Lars Von Trier’in bundan sonra çekeceği ilk filmde bu şanslı kişi küçük bir rol de alacak.

Dört gözle Avrupa ve Amerika’dan çıkacak yenilikleri beklemekteyiz. Bunlar yenilikleri bulur ve kaymağını yerler. Türk sineması ise kalan kırıntılarla avunur. İşte biz görsel sanatlarla uğraşan genç beyinler olarak artık buna dur demeliyiz. Daha önce Mimesis Portal’de yayınlanan bir yazımda tanıtmaya çalıştığım Sineyatro projesi öyle umuyorum ki dünyada da ses getirecek ve bu topraklardan çıkan yeni bir akım olarak Türk görsel sanatlarına maal olacaktır.

Okuyucu Yorumları

“Türk Sineması “Sineyatro”ya Neden Gerek Duyuyor?” yazısına bir yorum var.

  1. ruşen eşref dedi ki:

    sineyatro adına kutluyorum sizi. bu projenin amatör bir tiyatro oyuncusu olarak tiyatronun ihtiyaçlarına daha çok cevap vereceğini umuyorum.(tabi sermaye sahibleri elini taşın altına koyarlarsa) sahneler sinema kadar ne kazanıyor ne de kazandırıyor ve oyuncular -sinemayı kötülemek adına söylemiyorum- beyaz ekranın kölesi oluyor.
    sineyatroda sinema ile sahnenin holozonik kurgularla birbirini desteklemesi seyircide de bir heyecan yaratacaktır.
    klasik senaryo matematiğinden, klişelerinden yazın sanatını kurtaracaktır.Problematik temaları derin olan metinlerle sorunsalı her iki cephede de (sinema-tiyatro) daha iyi vurgulayacaktır.

Yorum


işlemi tamamlayınız: