Mamnou!* Lübnan’da Sansüre Dair Durum

Tarek Joseph Chemaly

Mimesis Çeviri / Bir dizi mesele sosyal medya aracılığıyla internette ana gündem olunca Lübnan’daki sansür konusu da büyük önem kazanmaya başladı. Bu tartışmalar ve yorumların ilginç yönü ise Lübnan’daki pek çok insanın yaşadığı ‘offline’ hayatların uzağında yapılıyor olması.

Reorient. 9 Ağustos 2012, Çeviri: Piri Kaymakçıoğlu, Zeynep Okan

Fotoğraflar yazarın izniyle kullanılmıştır.

Sedir Ağaçlarının Diyarında Tüm Mesele Sınırların Ne Kadar Zorlanabileceği

Beyrut Amerikan Üniversitesi’nin resmi gazetesi Outlook’ta yayınlanan homofobik bir makalenin yayınlanmasının ardından konunun internetle ilişkili paydaşlarının müthiş öfkesi sebebiyle Yazı İşleri Müdürünün LGBT (Lezbiyen, Gay, Biseksüel ve Transseksüel) camiadan kamusal ve online olarak bir özür yayınlamak zorunda kaldığı durum gibi oldukça nadir olaylarda online toplumun coşkusu tabanda bir yer bulabiliyor.

Ancak mesele tam da bu; olayın tüm aktörleri internet-odaklı olduklarından konu tamamen sansürün etkilerinin normalde hissedildiği alandan apayrı bir düzlemde ele alınıyor.

Çoğu zaman daha geleneksel iletişim araçları bu tarz konuların ortamını oluşturuyor. Yönetmen Joe Bou Eid, televizyon şahsiyeti Tony Khalifeh ve (“derhal basına sunulacaktır” veya Arapça argoda “kirli çamaşırları ortaya dökmek” anlamlarında tercüme edilebilecek) Lil Nashr adlı eğlence programı yüzünden filmi gösterime girdikten sonra sansür sebebiyle filmini tekrar değerlendirmeye sokmak ve yeniden gösterime girebilmesi için bir sahnesini kesmek zorunda kaldı.

Tartışmalara sebep olan sahne, bir kilisenin içinde gerçekleşen bir cinsel ilişki sahnesiydi. İşin ironik yönü ise Khalifeh’in filmi izlemediğini itiraf etmesi. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki Bou Eid seksi bir kadın yönetmen olsaydı – mesela Nadine Labaki gibi – bence bunların hiçbiri yaşanmazdı, nitekim Labaki’nin W Halla’ La Wayn [Ve Şimdi, Nereye?] adlı filminde keçilerin kutsal bir mekanda görüldüğü sahne Khalifeh dâhil kimseden en ufak bir şaşkınlık tepkisi bile almamıştı.

Bu bozgundan zaferle çıkan Bou Eid’den başkası olmadı. İsminin açıklanmasını istemeyen bazı kaynaklara göre film ekibinden biri bir restorandayken ‘yasaklı film’ ile ilgili haberi duyabilmek için garsondan televizyonun sesini açmasını istediğinde garsonun ilk tepkisi hemen “Ha, Joe Bou Eid’in filmi Tannoura Maxi’den mi bahsediyor” olmuş.

Bu olayın doğrudan etkilerinden biri de daha önce hiç birlikte iş yapmadığı pek çok sanatçının basında yaşanan bu çılgınlıktan da faydalanmak amacıyla bir sonraki işlerini yönetmesi için (kârlı olan Lübnan film sektöründe oldukça uzmanlaşmış bir prodüksiyon şirketi sahibi olan) Bou Eid’in kapısını çalmaları oldu.

Danielle Arbid’in Beirut Hotel [Beyrut Oteli] adlı filminin yasaklanmasını izlemek de eğlenceliydi – veya aslında, pek de değildi. (Fransız televizyon kanalı) ARTE’nin yasaklamadan birkaç gün sonra filmi yayınladığı ve Lübnan’da neredeyse iki evden birinde korsan uydu üyeliği olduğu düşünülecek olursa pek çok kişi evindeki koltuğun rahatlığında filmi izlemiş oldu. Lübnan’da film yapımcıları bilet gelirinin çok az bir kısmından faydalanabildiği için Arbid bu yasaklamadan çok fazla bir kayıp yaşamış da sayılmadı.

Doğal olarak siyaset, edep kuralları (veya varsayılan edep kuralları) ve ahlaki kuralların değişken karışımından oluşan kriterler Lübnan’da neyin yayınlanıp neyin yayınlanamayacağının belirlenmesinde kullanılınca daha komik şeyler de oldu. De Gaulle Eid’in Kuzey’de bulunan kendi köyünde yaşanan ve akrabalarının da ölümüne neden olan bir katliamı konu alan filmi Chou Sar? [Ne Oldu?] 2010 yılında Beyrut Uluslararası Film Festivali’nde gösterildiğinde henüz bir onay veya ret almamıştı. Festivalin yönetmenlerinden Pierre Sarraf seyirciye yaptığı konuşmada filmin “Hassas Konu” kategorisinde sınıflandırıldığını ve böylece filmin resmi bir ret alması durumundan daha da ‘hassas’ bir mesele haline geldiğini belirtti.

Ancak bu aşırı gayretkeşlik durumu Sansür Ofisi’yle sınırlı değil. Lübnan Sanat Eserlerinin Tanıtımı ve Sergilenmesi Derneği (APEAL) aynı yıl Washington DC’deki Katzen Sanat Merkezi’nde bulunan Amerikan Üniversitesi Müzesi’nde Lübnan çağdaş sanatına dair ilk kapsamlı sergisini düzenlerken, eserler tam gümrükten geçtiği sırada Lübnanlı bir görevli Bakire Meryem’in şekli çarpıtılmış bir heykelinin fotoğraflarını kutulardan birinin içinde gördü.

Basında “Lübnan’ın önde gelen ressamlarından birinin oğlu olduğu” ima edilen eserin sahibi sanatçı, eserinde ikonografi, inanç, pop tüketimciliği ve muhafazakar bir toplumun değerleri arasındaki ilişkiyi sorguluyordu. Ancak bu durum gümrük memurunun ilgisini çekmedi ve bu sanatçı bir süre hapis bile yattı.

Daha sonra sanatçının stüdyosunun azizlerin betondan heykellerini yapan bir fabrikanın yanında olduğu ortaya çıktı. Fabrika kullandığı heykel kalıplarını bir süre sonra atıyordu. Dolayısıyla sanatçı artık şekli bozulmuş olan bu kalıpları çöpten kurtararak söz konusu eser gibi çalışmalar yapıyordu.

Zaid Hamdan’ın içine düştüğü zor durum – ve kısa bir süre hapiste tutulması – yukarıda anlatılan olaya benziyor. Hamdan’ın içinde Lübnan Devlet Başkanına dair çok az söz bulunan neşeli şarkısı General Suleiman sorunlar yaşanmadan evvel zaten YouTube’da yayınlanmıştı. Şarkının videosunun yönetmeni Gigi Ricotti portfolyosunun görsel bir sunumunu posta yoluyla bir reklam ajansına gönderince şu meşhur Sansür Ofisi bir kez daha olaya dahil olmuş (tüm CD’lerin ülkeye giriş esnasında içeriklerinin kontrol edilmesi gerekiyor) ve böylece şarkı Hamdan’ı daha sonra hakaretle suçlayacak olan memurların dikkatini çekmiş oldu.

Özgürlük mastürbasyon değildir (Fotoğraf yazarın izniyle kullanılmıştır)

Eğer Ricotti malzemesini göndermek için İnterneti kullanmış olsaydı daha sonra vuku bulan olayların gerçekleşmemiş olacağına inanıyorum. Sonuçta Lübnan sansür kanunları henüz online içeriğe nasıl müdahil olacağını bilmiyor. Aktörler online eylemleri sebebiyle, nadiren tacize uğradılar veya tutuklandılar çünkü online içerik şimdilik sansür sistemlerince kapsanmıyor. Mesela Simon El Habre’nin One Man Village: Semaan Bel Day’ia adlı filminin beş dakikalık kısmı gösterime girmeden sansürlenmişti ama filme giden sinema seyircilerine salona girerlerken filmin kesilen kısmını izleyebilecekleri YouTube linkleri mesajla gönderildi.

Bir film çekilirken gösterim izinleri için Genel Güvenlik’e başvuruluyor. Komik olan ise, bu izne film çekildikten sonra da, sansüre yönelik böyle bir “çaba” göstermek istenirse, başvurulabiliyor. Bir başka deyişle, eğer bir film YouTube ya da Vimeo gibi bir sosyal medya platformunda gösterilirse böyle bir izne gerek kalmıyor. Bu durum şu soruyu sorduruyor: Böyle bir izin eğer dijital olarak pas geçilebiliyorsa, geçmişe dönük uygulanabiliyorsa ve bir film çekildiğinde ve belli platformlarda yayınlandığında izin baypas edilebiliyorsa bu izne ne gerek var?

Öğrencilerimden biri Lübnan’daki sansür hakkındaki tezini yazarken, bir önceki Sansür Şefinin başka bir öğrencinin teyzesi olduğunu fark ettik. Dolayısıyla bir görüşme ayarlandı ve öğrencimden ona şunu sormasını istedim: Halka uyguladığı kuralların ve düzenlemelerin aynılarını kendi hanehalkına ve çocuklarına da uyguluyor mu?

Şaşırtıcı bir şekilde bir önceki Sansür Şefinin hiç evlenmediğini ve böylece kendi arka bahçesinde böyle bir hareketin ikiliğinin yaratacağı çelişkiyi yaşamadığını öğrendik. Yaşına baktığımızda kendisinin Lübnan’ın 1950’ler eğitim sisteminin bir ürünü olduğunu fark ettik. Bu eğitim sistemi – hala birçok açıdan aynı olmakla birlikte – katı, dini odaklı ve haram (yasak) ve “ayb” (yapılmaması gereken) gibi kelimelerle dolu idi. İyi bir küçük Hristiyan kızı diğerleri arasında namusunu korumak için kurallara riayet etmeli ve sonunda ölümsüzleşeceği toplumun kuralları ve beklentilerine itaat etmeliydi.

Yarattığı Tüm Problemlerin Yanında, Sansür Her Zaman Olumsuz Değildir

Yine de, yarattığı tüm problemlerin yanında, sansür her zaman olumsuz değildir. Kısıtlamaların – o İngiliz reklamcıdan alıntılarsak – “iyi tanımlanmış özet” gibi zihni yaratıcı yönde canlandırdığı bilinen bir gerçektir. Eğer özet hiç söylenmeyecek, bahsedilmeyecek, ortaya konmayacak ve konuşulmayacak şeyler içermeseydi, baypas yolları düşünecek ya da dolaylı olsa da düşüncelerini ifade etmenin yollarını araştıracak şekilde onu zorlamayacaktı.

Böyle kısıtlamaların yararlarına dair bir örnek Suudi Arabistan’da Links adındaki bir reklam ajansının hikayesi. Reklamlarda çıplaklığı kabul etmeyen ve uluslararası dergilerin, içindeki fotoğraflarda vücudun açıkta görünen yerlerini kalın siyah kalemlerle kapatmaları için, hapisteki mahkumlara iletildiği bir ülkede bir erkek iç çamaşırı firmasının reklamını yapma çelişkisiyle karşılaştığında, ajans çekimleri yaptı ve kendisi “sansürledi”. Ve böylece, reklam tamamen siyah olarak ortaya çıktı ve reklam sloganında şu yazıyordu: “O kadar ateşli ki, sansürlenmesi gerek”

Cialis (bir Erektil Disfonksiyon ilacı) adlı ürünün piyasaya sürülmesi vakası da aynı toplumda yaşanan bir başka örnek. Viagra reklamında, yerel kıyafetler giydirilmiş bir kadının eli uzun tunik giymiş bir adamın eline uzanıyor ve “mavi hapın” erkeklerde mucizeler yarattığı direkt olarak ima ediliyordu. Cialis ise şu ifadeyi kullanıyordu: ‘Yakoum bi ma ya’jaz ‘anhou al akharoun’ (“diğerlerinin yapamayacağını yapar” ve “diğerlerinin yapamadığı şekilde sertleştirir”) Arapça’da “m” sesi mim harfi [م] ile gösterilir ve mim harfinin uzun ve dışarıya doğru çıkık bir kuyruğu vardır; bu örnekte akıllıca olan şey, reklam ajansının bu harfin kuyruğunu uzatarak bir metafor olarak kullanmasıydı.

Aslında, Sınırları Nereye Kadar Zorlayacağını Bilmek Belki de Bir İşin Sansürcüler Tarafından Onay ya da Red Alacağını Belirliyor

Lübnan’dan yerel bir örnek Aizone’nun (lüks moda markası) Vote adlı kampanyası. Kampanyanın billboard reklamlarından birinde bir grup kadın ve erkekli muhalif Lübnanlı politik partilerin markalaşmış renkleriyle (sarı, turuncu, yeşil, mavi, vs) giydirilmiş gösteriliyordu. Reklamdaki deha, reklamın ilk bakışta politik hoşgörü hakkında olduğuna inandırarak izleyicilerinin (ve billboard reklamlarını onaylayan Sansür Ofisi’ndekilerin de) dikkatini dağıtmasıydı. Diğer taraftan, ikinci bir bakışta, bazı erkek ve kadınların arzulu ve yumuşak bir şekilde birbirlerine baktıkları ve hemcinslerine yakından dokundukları görülüyordu. Gerçekte, reklam cinsel hoşgörü hakkındaydı, sınırlar doğru yönde zorlanmıştı ve sansürcüler içerdiği imaların farkına varmazken dikkatli tüketiciler altında yatan anlamları fark ettiler.

Aslında, sınırları nereye kadar zorlayacağını bilmek belki de bir işin sansürcüler tarafından onay ya da red alacağını belirliyor. Fas’ta örneğin, Kralla ilgili her ifade derhal crime de lèse-majesté [monarşiye karşı işlenen suç] olarak işlem görüyor. Ünlü Fransız karikatürist Plantu bana bir sanatçının Kral’ın kendisini değil de büyük bir yüzük olan bir parmağı tasvir ederek suçlamalardan kurtulduğunu ve sansürcülere göğüs gerdiğini şahsen anlattı.

Belki de, Lübnan’da sansür prosedürünün kalıcılığı ve bazı zamanlarda görece beyhudeliği – yaratıcılığı arttırması haricinde – Marie-France taytları kampanyasının sonucudur. Kampanya posterleri otoyolların şerit bağlantılarına stratejik olarak yerleştirildikten sonra, bir gün yırtıldılar ve parçalara ayrıldılar. Lübnanlılar bunu kimin yaptığını merak ediyorlardı. Sonradan olayın arkasında son derece muhafazakar sağcı Hristiyanların olduğu ortaya çıktı. Bir tanesinin bana sonradan içini döktüğü üzere bu, “savundukları dini değerlere yönelik ahlaki saldırıları durdurmak için” yapılan zayıf bir girişimdi.

Sağcı Hristiyanlar’ın bahtsızlığına kadınların belli bir kısmını hedef alan reklam kampanyası birdenbire herkes tarafından konuşulmaya başlandı; öyle ki Marie-France’ın distribütörü ülkenin en popüler radyo kanallarından biri olan Sawt Loubnan’ı [Lübnan’ın Sesi] arayarak şunu söyledi: “Bu hareketin arkasında olan herkese ben kişisel olarak teşekkür etmek istiyorum, daha önce hiç bu kadar bedava reklam yapmamıştık.” Doğrusu, sonralarda Marie-France ismi birdenbire ulusal bilinç seviyesine fırladı ve hatta marka üzerinde en küçük bir ilgisi olmayan ve belki otoyolda sürerken mankenlere bakmış olan erkeklerce de bilinir oldu.

Bu örnekler bir tarafa, aklımda gelen bir vaka beni lise yıllarıma geri götürüyor.  Rousseau hakkında Fransızca öğretmenimizle – hazırcevap bir adamdı – yaptığımız tartışmanın ortasında yüksek bir patırtı duyduk. Doğal olarak tüm öğretmenler telaşlandı ve gürültünün sebebini öğrenmek için Müdürün odasına gittiler. Döndükten sonra Fransızca öğretmeni bize kısaca şöyle dedi: “Aynı şeyi söylemenin birçok yolu vardır. Bir babaya oğlunun aptal olduğunu söylemezsin – ama şunu söyleyebilirsin: ‘Oğlun hiç de yaramaz değil.’ Yoksa yüzüne tokadı yersin.”

* Mamnou (Yasaklanmış): Amal Ramsis’in 2012 tarihli belgeselinin adı (ç.n.)

Yorum


işlemi tamamlayınız: