Tiyatro Yanetki’den Doğrudan Etkili Bir Oyun: ‘Yalnız Batı’

Üstün Akmen

İrlandalı çağdaş Oyun Yazarı Martin McDonagh (1970), ülkemizde “-The Beauty Queen of Leenane (1996), “-The Cripple of Inishmaan (1996)”, “-The Lieutenant of Inishmore (2001)”, “Yastık Adam-The Pillowman (2003)” başlıklı oyunlarıyla tanınıyor. McDonagh’ın “Leenane’in Güzellik Kraliçesi”, “Connemara’da Bir Kafatası-A Skull in Connemara” ve “Yalnız Batı-The Lonesome West (1997)” oyunlarınınsa “Galway Üçlemesi”ni oluşturduğunu da biliyoruz. “Yalnız Batı”, Serkan Üstüner’in yönetiminde Yanetki grubu yapımı olarak 2011-2012 sezonunda seyirciyle buluştu, 2012-2013 sezonundaysa “Yalnız Batı”yı izleyemeyen izleyicilere yeniden fırsat tanınacağı öğrenildi.

‘Polikarbon’ Sözcüğünün Dinsel Heykellerle İlişkisi Ne

Elif Baş’ın çevirisinde “Adli müzaheret (destekleme, yardım etme, arka çıkma)” sözcüğünü biliyordum, ama östaki (östaki borusu: Burnun arka kısmında bulunan ve geniz adı verilen bölge ile orta kulak arasında geçis sağlayan kanal) sözcüğünde durakladım. Sözcüğün “östeki” olarak kullanılmasında hata Deniz Karaoğlu ile Faruk Barman’ın mı, yoksa Elif Baş’ın çevirisinde mi çıkaramadım. “Polikarbon” sözcüğünün dinsel heykellerle ilişkisini bulamadım. Bunların dışında, hiç kuşkum yok ki, Elif Baş’ın mükemmele çok yakın çevirisi olmasa, olay örgüsünün çıplak halinde öykünün dramatik etkisini, McDonagh’ın İngiliz kentlerindeki huzursuz sokak dili ile İrlanda kırsalındaki dilin lirizminden yaratılmış güzel ve melez dilindeki o katıksız coşkuyu anlayamayacaktım, buna inandım.

Kasabanın Güzel Kızı Girleen

O halde, ıkınmadan sıkılmadan söze Elif Baş’a teşekkürle başlamakta karar kıldım. Oyun iki yetişkin erkek kardeş, bir rahip ve kasabanın güzel kızı Girleen, İrlanda’nın küçük bir kasabasında yaşanan; insanların birbirlerinden, çevrelerinden ve hatta kendilerinden sıkılma hali içinde oldukları ortamdan somut bir kesit sunuyor. Orada, intiharlar, cinayet ve her türlü intikam doğal karşılanmakta. İnsanlar arasında birbirlerine karşı en ufak bir sevgi bağı kırıntısı kalmamış. Vicdanı temsil etme görevi ise “kötülükleri” engelleyemediği için ikide bir “inanç krizleri” yaşamakta olan, vicdan azabı ve alkol düşkünlüğü arasında debelenen Rahip Welsh’te.

Düzeni Değiştirmek

Mezarlık tablosuyla açılıyor oyun. Esasında babayı Coleman (Deniz Karaoğlu) “taammüden” öldürmüştür, ancak kardeşi Valane (Faruk Barman) dışında tüm kasaba halkı, gerçeği “kaza” sanmakta, gerisi de zaten pek umursanmamaktadır. Ölümlerin “Vaka-i Adiyeden” sayıldığı bir yerdir burası. Düzeni değiştirmek için sadece Rahip Welsh (Mahmut Yazıcıoğlu) uğraş verir, ancak o da pek beceriksizdir. Bir paket cips ya da iki yudum viski için bile birbirlerinin boğazına sarılan iki kardeşin birbirlerine bağlanmaları için boşa kürek çeker. Girleen (Damla Sönmez) ise, acımasız ve cinsiyetçi erkek dünyasındaki tek kadın olarak “temayüz” eder.

Şiddet ve Müstehcenlik

“In-Yer-Face” tarzı tiyatro anlayışının ürünü olan “Yalnız Batı” sahnede, daha doğrusu “Black Box-Kara Kutu” olarak adlandırılan salonlardan Beyoğlu’daki İkincikat’a ait olan küçük salonda oynanmakta. Oyun rejiyle, şiddet içeriğiyle, müstehcenliğe ve izleyeni şoke eden özellikleriyle seyirciyi sarsarken, yazarın tanıdığımız, alışageldiğimiz sert dili, cinselliğin abartılı kullanımı ve yoğun şiddet olgusu bu oyununda da tekrarlanmakta, şiddeti sunarken kabul edilebilir olanın da sınırları zorlanmakta. Oyunu sahneye hazırlayan Serkan Üstüner, yazılı metnin statüsünü iyi bellediğini kanıtlarken oyuncular tarafından boğumlanan, onların sesleriyle ve sahne yorumlarıyla renklenen replikler, sahne üzerinde dile getirildiği ve yer aldığı biçimiyle çözümlenmiş olmaklıklarıyla alkışa hak kazanmakta.

Oyunculuklar

Murat Mahmutyazıcıoğlu yarattığı ve figür haline getirdiği Welsh’i, izleyicinin düşüncesine bedeninin katılımı ve kendini belli eden devinduyumsal ve duygulanımsal hareketleriyle ulaştırıyor. Damla Sönmez Girleen’de sanatsal şevk yaratma yeteneği olduğunu ve bu yeteneğini geliştirmek zorunda bulunduğunu sergiliyor. Beni dinlerse daha bir asılsın tiyatroya. İşine heyecan verici büyülenmesini sürdüredursun. Faruk Barman ve Deniz Karaoğlu, Valane’ı ve Coleman’ı iradelerinin ve duygularının görünmez ışımaları aracılığıyla seyirciye ulaştırıyor, can verdikleri iki karakterin içsel varlıklarının her parçasını doygunlaştırıyor, karakterlere derinlemesine sahip çıkıyorlar.

“Yalnız Batı”, hiç kuşkum yok ki, 2012-2013 tiyatro sezonunun izlemeyenler için izlenmesi gereken oyunlarından biri olarak bu kere de ön sıralarda yer alacak.


Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arabın Yüzü: ‘Kargaşa’

Suriyeli Yazar ve Yönetmen Abdul Mounem Amayri’nin’nin (Şam-1970) yazıp yönettiği, sahne tasarımını yaptığı, ışık tasarımındaysa Murat Selçuk’a ortak olduğu “Kargaşa” başlıklı oyun, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarında geçtiğimiz sezon sahnelendi, aldığımız duyumlara göre 2012-2013 sezonunda da repertuara “reprise” oyun olarak eklenecek.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarının, Ayşenil Şamlıoğlu döneminde dünyanın her köşesindeki tiyatro anlayışından örnekleri ayağımıza getirme çabasını elbette yadsıyamayız. O dönemi tiyatroseverler olarak içimiz pırpır ederek anıyor, bir kez daha Ayşenil Şamlıoğlu keşke lanet olası bürokrasiye kurban edilmeseydi diyoruz.

Çatışmalar Ortasında 5 Farklı Kadın

“Kargaşa”, özetin tiridi bir anlatımla Orta Doğu’da yaşanan çatışmalar ortasında 5 farklı kadının yaşadığı sıkıntıları dramatik bir dille anlatmaya çalışan, ancak sonuç olarak pek bir şey anlatamayan, biçim-öz diyalektiğinin bulunmadığı, monologlarla bina edilmiş “oyunumsu” bir oyun. Oyundan değil, ama program dergiciğinden okuyor ve anlıyoruz ki, eski bir evde küllenmiş öyküler açığa çıkmıştır. Bu öykülerde beş kadının dramı vardır. Ev sahibi olan tekerlekli sandalye mahkumu kadın, ezilen ruh ve bedeni simgelemektedir. Bu kadın, dört kızın da üzerinde hakimiyet kurmuştur. Baskı altında inim inim inleyen kızlardan biri, köyden kaçmıştır ve ölüm korkusu yaşamaktadır. İkinci kız küçükken tecavüze uğramıştır ve kendine özgü bir öyküsü vardır. Üçüncü kız, çocukluğunda yaşadığı platonik aşkın acısını durmaksızın yaşamayı sürdürür. Sonuncu kız ise tutsaklığını dans ederek anlatır.

Tüm bu kızlar/kadınlar Amayri’ye göre aşkı aramaktadır.

Yeterli Teatral Teknik De Kullanmamış

Oysa Amayri’nin anlatımından ne kızlar/kadınların aşkı aradıkları, ne ezilen ruh ve bedenin simgelenmesi, ne ölüm korkusu yaşanması, ne küçükken tecavüze uğranılması, ne platonik aşkın acısı, ne de tutsaklığın dans edilerek seyirciye iletilmesi anlaşılamamaktadır. Beş oyun kişisinin monolog biçeminde anlattıkları hiç de iç içe geçmeyen öykülerdir bunlar. Öykülerin, sahne üzerinde oyuncular tarafından seyircilere anlatılmasında yeterli teatral teknik de kullanmamıştır. O halde, bu sahne gösterisini biçimi, içeriği ve yapısallığıyla beş ayrı tek kişilik oyun olarak da kabullenemem.

Oyuncular

Kabullenemem, ama oyuncuların başarısı karşısında da ellerimi çırpmadan edemem. Dolayısıyla, işte Şükriye’yi oynayan Zeynep Özyağcılar. Ne istediğini biliyor, bu isteği uğruna ne yapması gerektiğini dikkate almış. Bu oyununda, pasif bir hali teatral terimlerle yansıtabiliyor, aktif bir biçim yaratıyor. Uzun bir aradan sonra “tütü” giymesi sevindirici, zira dansları da pek güzel. Benim merceğim altındakilerden Ece Özdikici, bu “kargaşa” içinde Yasemin’e can vermekte. Her heyecanın, bireysel bir isteğin tatminden ya da tatminsizlikten doğup geliştiğini Ece Özdikici’nin oyununda görmek bu kere de mümkün. Yasemin’i heyecanlanmaya değil, birtakım özel eylemler yapmaya zorladığı belli. Daha doğrusu Yasemin, nasıl heyecanlanacağı yerine, ne yapması gerektiğine şartlanmış. Dolayısıyla, abartısız bir Yasemin çıkarmış ortaya Ece Özdikici. İrem Arslan Aydın, yapmak eylemini, özellikle içindeki istek öğesi yüzünden heyecanlanmak öğesinden başarıyla ayırabilmiş. Ezgi Sümer Yolcu, canlandırdığı karakteri ete, cana, kemiğe büründürürken coşkusal durumunu gene denemiş, denetlemiş; sahnede iletişim halinde bulunduğu diğerleri olsa onlara da başarıyla gönderecekmiş.

Ve Nergis Çorakçı…

Nergis Çorakçı’nın rica etmek, alay etmek, veda etmek, beklemek, sürüp gitmek, gözyaşlarını tutmak, acınmak, sevincini, kederini gizlemek gibi olguları; her oyununda “İnandırmak istiyorum, inandıracağım,” “Yatıştırmak istiyorum, yatıştıracağım” gibi irade ile dolaylı yoldan ilişkileri olan eylemlere dönüşür. “Kargaşa”da da aynen öyle! Gövdeyi tamamen duygularının hizmetinde tutma yeteneği denilince benim aklıma ilk düşenlerdendir Nergis Çorakçı. Bu yeteneğinin, bir rolü canlandırmaya yönelik dışsal tekniğin temel meselesi olduğunun da bilincindedir. Her daim kutlanmaya değerdir. Bu oyunda da alkışı hak etmektedir.

Çok Emek Verilmiş Bir Yapıt

“Kargaşa”, hiç kuşkum yok ki yoğun alt yapı çalışması olan, çok emek verilmiş bir yapıt. Diğer taraftan çevirisine, rejisine, dramaturgisine, sahne, kostüm, müzik, ışık, efekt tasarımlarına ve de koreografisine değinmeden geçtiğim sanırım ilk yapıt.

Tüm emeği geçenlerin emeğine dirlik…

Bu oyunda anlatıldığı varsayılan kadınların dramını, kırılmaları, kayıpları, rüyaları; çocukluğa duyulan özlemi, aşkı, sevgiyi, seven bir kadından geriye kalanları anlayanlara; demokrasi/kadın hakları iletisi çıkaranlaraysa benden bir beşi birlik.

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: