Devlet Tiyatrolarına Yapısal Bir Bakış

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Kadir Çevik

Devlet Tiyatrolarını genel olarak değerlendiren bu çalışmayı 2000 yılında yapmıştım. Çalışma o zamanlar yayınlanan Agon adlı tiyatro dergisi için yazılmıştı. Çeşitli nedenlerle yayınlanamadı. Daha sonra TOBAV tarafından çıkarılan Oynayan İnsan adlı dergide kısaltılmış olarak yayınlandı. Şimdi, bu iklimde, neden böyle bir çalışma gibi sorulara yıllar önce yayınlayarak bir yanıt verdiğimi düşünüyorum. Ki, o zamanlar DT bu gün olduğundan daha farklı bir konumdaydı.

 Öylece bilgisayarımda duran bu çalışmayı tekrar okuduğumda sadece üzüldüm. Aradan tam on bir yıl geçmiş olmasına rağmen, hala güncelliğini koruyor. Üstünde değişiklikler yaparak yeniden düzenlemeye ve yayınlamaya karar verdim.

 Yaşadığımız süreç yüzünden tiyatro üstüne yazmak kolay bir iş olmaktan çıktı. Her şey ifade edilenin tam tersi algılanabilir. Risk yüksek, çaresiz düşündüğümüzü söylemek, söylerken de her türden kişiselleştirmenin bir işe yaramayacağının bilincinde olarak somut olgulara yaslanmaktan başka sığınağımız yok.

 Öncelikle vurgulamak istediğim olgular var. Yazdıklarımın “tiyatronun tarafında” duran birinin yazısı gibi okunmasını dilerim.

  •  Her yerde olduğu gibi Devlet Tiyatroları bünyesinde gerçekleştirilme olasılığı olan taşeronlaştırmaya karşı çıkmak boynumuzun borcumuzdur.
  • Yaşadığımız süreç sadece Devlet Tiyatroları’nın kapatılması üstünden düşünülmemeli. Daha vahim bir sorunla karşı karşıyayız: Tiyatronun kendisi bir tehdit altında, bunu atlayarak meseleyi tartışamayız. Yetmiş beş milyon insanın yaşadığı bir ülkede yıllık biletli seyirci sayısının iki milyonu bulmaması çok ciddi bir durumdur. Tiyatroyu alımlayacak kitlelerin buharlaşmakta olduğunu görmemiz gerekiyor. Tiyatro artık televizyon üstünden seyirci bulan bir yapıya bürünmüştür: Oyunda ünlü varsa seyirci de vardır. Bu durum özel tiyatrolar için tam anlamıyla ifade edildiği gibidir. Tiyatronun televizyon üstünden seyirciye ulaşması ciddi bir sorundur.
  • Tiyatro yapmanın, ama kendini özgür hissederek tiyatro yapmanın olanakları çoktandır bu topraklarda yok edildi. Bu ülkede yaşayan her bireyin farkında olduğu sorunlar var, bu sorunları enine boyuna irdeleyen oyunlar ne yazık ki yok. Yazmak isteyenler ya da yazmaya yeltenenler ise endişe içinde olduklarından kendi dar çevrelerinde konuşmayı tercih eder haldeler. Her konu, her toplumsal sorun, üstüne gittiğiniz andan itibaren patlamaya hazır bir mayın gibi durmaktadır. Genelde sanat, özelde onun bir biçimi olarak tiyatronun, bizim yakıcı sorunlarımızdan uzak durması üstüne kafa yormamız gereken bir sapma değil mi? Tiyatro bir ülkenin sorunlarıyla uğraşmayacaksa ne işle uğraşacak?
  • Her şeyden önce bir genelleme yaparak ve genellemenin riskli olduğunun bilincinde olarak şöyle yazabiliriz: Bu topraklarda uzun zamandır sanat yapmanın olanakları yok olmaktadır. Her şeyin tabu haline getirildiği bir ortamda sanat zaten yapılamaz. Yaptığımızı düşünebiliriz, gerçeklik başka bir biçimde tezahür eder.

 Bu saptamalardan sonra yazıya Devlet Tiyatroları değerlendirmesi üstünden devam edelim.

 Bir tiyatroyu kültürel bir kurum olarak var eden genel sanat yönetmenidir. Bu savı bir çok örnek vererek kanıtlamak mümkündür; bir zamanlar Avrupa’nın önemli tiyatro kurumlarından olan Schaubühne uluslararası ününü Peter Stein’e borçludur, Deutsches Theater duvarların yıkılmasından sonra Thomas Langhoff sayesinde toparlanabilmiş ve bu günkü düzeyine ulaşmıştır, Peter Brook C.I.C.T. adlı kurumu var eden adamdır. Ülkemizde ise Otaoyuncular’ı var eden Ferhan Şensoy’dur, Oyun Atölyesi’ni var eden yönetmen ise Kemal Aydoğan’dır. Dostlar Tiyatrosunun arkasında ise Genco Erkal vardır. Adları geçen bu tiyatro adamları sanat yönetmeni olarak içinde yer aldıkları kurumları yaratan adamlardır; Stein Schaubühne’den ayrıldıktan sonra Schaubühne uzun süre toparlanamamıştır, bu olgu bile sanat yönetmeninin ne kadar önemli bir işleve sahip olduğunu göstermeye yeter. Verdiğim bu örneklerden yola çıkarak Devlet Tiyatroları’a bakarsak:

 Devlet Tiyatroları’nın tümünden bir Genel Müdür sorumlu. Genel Müdür’ün sadece idari işlerden değil aynı zamanda kurumun sanatsal eylemliliğinden de sorumlu olması onu ister istemez sadece bilinen anlamıyla Genel Müdür olmaktan çıkarıyor; hiç bir Genel Müdür sanatsal işlerle uğraşmıyor. Eğer somut durum bu ise Devlet Tiyatroları Genel Müdürü gibi bir adlandırma tiyatro yapması için ödenek alan bir kuruma denk düşmüyor. Kurumun sorumluluğunu üstlenen kişiye ‘Genel Sanat Yönetmeni’ de deniyor. Bu noktada hemen Sanat Yönetmeninin ne anlama geldiğine kısaca bakmak gerekiyor:

 “Bir tiyatronun sanatsal yönetimini kamuoyu önünde üstlenen kişiye Sanat Yönetmeni deniyor. Sanat yönetmeni aynı zamanda tiyatronun idari ve iktisadi yönetimini de üstleniyor. Sanat yönetmeni bir tiyatronun yasal sorumluluğunu üstlenen kişi ya da kurum tarafından görevlendiriliyor. Başlıca görevleri ise şunlardan oluşuyor:

  • Oyun düzeninin oluşturulması; oyun düzeninin oluşturulması ve pratikte bu planın hayata geçirilmesi sayesinde sanat yönetmeni bir sanatçı olarak kendini gerçekleştirir ve görevini yerine getirir. Böylece onun sanatsal konsepti kendini yeniden yansıtmış olur.
  • Sahneye dair olan her türden elemanın göreve getirilmesine ve görevine son verilmesine karar verir: Bu onun kendi sanatsal konseptini hayata geçirebilmesine hizmet eder. Bu yüzden sanat yönetmenin değiştirilmesi sıklıkla sanatçıların da değiştirilmesiyle bağlantılıdır; bir çok sanat yönetmeni kendi çevresinde var olan ekibi de beraberinde getirir.
  • Rollerin dağıtılmasına, hangi yönetmenlere sahneleme görevi verileceğine, sahne tasarımı ve diğer sanatsal işlerin kimler tarafından yapılacağına karar verir.” ( Braunek, Schneilin 1993, s. 449 – 451).

 Herhangi bir yanlış anlaşılmaya neden olmamak için yukarıdaki tanımlamanın sadece bir tiyatronun – bu tiyatro iki ya da üç sahneye sahip olabilir- sanat yönetmenini hedeflediğini belirtmek isterim.

 Yukardaki bilgiler ışığında şöyle bir saptama yapmak mümkün; Devlet Tiyatroları Genel Müdürü’nü kim kurumun başına geçerse geçsin var olan yapı itibariyle bir tiyatronun ‘sanat yönetmeni’ olarak tanımlamak mümkün değildir.

Neden:

  • Devlet Tiyatroları 56 sahneden oluşmakta ve Genel Müdür / sanat yönetmeni bütünüyle bu 56 sahnenin sanatsal önderliğini yapamaz; yani sanat yönetmeninin kendi koyacağı bir sanatsal konsepti gerçekleştirmesi olası görünmüyor. Dolayısıyla konseptin kendini, yani sanat yönetmenini yapılan işler bağlamında yansıtması olası değildir.
  • Her tiyatronun kendine özgü bir çizgisi olacaksa – ki bu mutlaka olmak zorundadır- bunu bir sanat yönetmeninin tek başına yaratabilmesi gerçekçi değildir. Çizgiden kastım: Tiyatronun sanatsal konsepti ve bu konsepte dayanan temel perspektifi, sahnelenecek oyunların seçkisi, sahnelemede diğer tiyatrolardan farklı biçim ve içeriklerin seyircinin beğenisine sunulması, bir kültür kurumu olarak seyirci ve sahne ilişkisini kendine göre yeniden tanımlama olarak sıralanabilir. Elliyi aşkın sahneden sorumlu bir sanat yönetmeninden bunları beklemek mümkün değildir.
  • Her sahnenin seyircisinin farklı olacağı düşünülürse Ankara’da yaşayan bir genel sanat yönetmeninin Tarbzon’daki seyirciyi ve onun eğilimlerini bilebilmesi olası değildir. Bölge Müdürlerinin kendi istençleri doğrultusunda sanatsal ve estetik tercihler yapamayacakları da kuşku götürmez bir biçimde ortada ise, bölgeler açısından da sanat yönetmenin varlığından söz edilemez.
  • Bu noktada ikili bir durum ortaya çıkıyor; Genel Müdür / sanat yönetmeni hem bölgeyi engelliyor hem de kendini engelliyor.

 Söz konusu edilen bu saptamalardan sonra bir başka önemli olguya da değinmekte yarar var. Devlet Tiyatroları Genel Müdürü ya da Sanat Yönetmeni başka bir kuruma yani Kültür Bakanlığı’na bağlıdır. Kısa bir alıntıyla bağlılığın boyutları:

 “Şurası açık: Ne zaman görevden alınacağını bilemeyen ve bu belirsizliği ‘Demokles’in kılıcı’ gibi süreli tepesinde hisseden bir Genel Müdürden, uzun erimli kurumsal ve sanatsal politikalar oluşturmasını beklemek hayaldir. Plan ve program geliştirmesi, kararlı ve kalıcı politika üretmesi pek mümkün değildir. Bu yüzden Genel Müdürler de, sık sık, kendilerine pirim sağlayacak, iktidar sürelerini uzatacak gündelik çalımlara yönelirler. Bunun örnekleri yaşanmıştır.” (Erten, Agon, Ocak – Şubat 1995, Sayı 5, S. 42).

 Yücel Erten’in Agon adlı tiyatro dergisinde yayınlanan bu söyleşisi 1995 yılına aittir. Şimdi soru şu: Değişen bir şey var mı?

 Bu alıntı yoruma açık bırakmayacak bir biçimde kurumun başındaki Genel Müdür / Genel Sanat Yönetmeninin bir sanat ve kültür kurumunda özgür olmadığını kanıtlıyor; kılıcı sallayan tiyatronun bağlı olduğu Kültür Bakanlığı. Bu noktada hemen bir kaç soru sormak gerekiyor: Bir kültür ve sanat kurumunda Genel Müdür / G.S. Yönetmeni özgür değilse ya da kendini yapacağı işlerde özgür hissetmeyecekse bunun tiyatro sanatına bir yararı, katkısı olabilir mi? O başında bulunduğu kurumun kendini geliştirmesine hizmet edebilir mi?

 “Bölgelerimizdeki sanat yönetmenlerimiz olan müdürlerimiz de, belli bir güvenceden yoksundurlar. Her konuda Genel Müdürlerin tercihlerine uymak zorundadırlar. Yani bir boy küçültülmüş olarak, onlar da tepelerinde ‘Demokles’in kılıcı ile yaşarlar. Genel Müdürün hoşuna gitmeyecek bir davranışları olursa; iki satırlık bir yazıyla görevden alınabilirler. Şimdi doğaldır ki ‘ya görevden alınırsam’ kaygısının altında, kimlik ve kişilik gelişmez. Çünkü riske girilmez. Risk olmayınca aşk olmaz, aşk olmayınca da meşk olmaz!” (Erten, Agon, Ocak – Şubat 1995, Sayı 5, S. 42).

 Bir parantez açalım:

Sorun ne kadar da açıklayıcı bir biçimde ortaya konmuş. Risk meselesi belki de üstünde en çok durulması gereken şey: Berlin’de Schaubühne için sanat yönetmeni aranıyordu ve o zamanlarda Thomas Östermeier tiyatro yapan, ümit veren genç bir rejisör olarak görülüyordu. Ve Theater Heute adlı tiyatro dergisinde Schaubühne’yi bu adama şimdi vermezseniz iki yıl sonra bu adam yaşlanacak’ biçiminde bir yazı yayınlanmıştı. O tarihlerde Tomas Östermaier yirmi sekiz yaşındaydı. Yazının gerekçesi ise yaşlandıkça tiyatro yapan insanların risk almayacağı üstüne kuruluydu. Bizim topraklarda yaşlı adam daha çok tercih edilir. Genç birinin hele yirmi sekiz yaşında birinin böylesi bir göreve getirilmesi hayal bile edilemez. Gençlere daha çok cezaevi, dayak, idam gibi şeyler daha uygundur. Bu, bu toprakların töresidir. Töreyi bozmak isteyenlere ise neler yapılır biliyoruz. Bizde adettir bir adam olgunlaşana kadar dayak yer, dayak faslı bittiğinde, tamam bu adam oldu derler ama zaten o adam artık bitmiştir, ondan bir şey olmaz, kendini tekrar eder, her şeye uyum sağlamıştır, o var olan yapı tarafından yok edilmiştir artık. Risk yoksa gerçek anlamda tiyatro da yoktur.

Parantezi kapayalım.

 Kimseye haksızlık etmemek için hemen belirtmek gerekir ki: Devlet Tiyatrosunun siyasal erkle olan zorunlu bağlantısından rahatsız olan sadece sayın Erten değildir. Bu konuda hemen hemen herkes rahatsızlığını kurultay –1997 Mersin Kurultayı- boyunca dile getirmiş. İlgilenenler için: Taylan s. 198, Nutku s. 216, bunlardan sadece birkaçıdır.

 Somut olarak görüldüğü gibi Genel Müdür’e ve Bölge Müdürlerine ‘sanat yönetmeni’ demek sadece olması gerekeni arzulamak anlamına gelebilir ama asla somut gerçekle uzaktan yakından ilgili olamaz. Bu durumda, bölge müdürlerine ‘sanat yönetmeni’ değil Genel Müdür’e bağlı memur demek daha doğru bir tanımlama olur. Bir kültür ve sanat kurumu olan D.T. da ‘kimlik ve kişiliğin’ gelişememesi ise aynı anlama gelmek üzere tiyatronun gelişememesi gibi bir sonuç doğurur.

 Buraya kadar yazılanlar iki temel olguyu vurguluyor;

  • Bir tiyatronun en vazgeçilmez öğesi ‘genel sanat yönetmeninidir’. Tiyatronun her anlamda – sanatsal, idari – sorumluluğu o tiyatronun sanat yönetmenine aittir; o kendi sanatsal konseptini gerçekleştirmek için oraya seçilmiş kişidir ve sahnelenen her oyunun başarısından, başarısızlığından birinci derecede sorumludur. Bu kendisinin yönetmediği bir oyun için de geçerlidir; tiyatroda kimin oyun sahneleyeceğine o karar vermiş ve eğer verdiği karar da isabetli olamamışsa bunun sonuçlarına katlanmak zorundadır:
  • Ancak bu sanat yönetmeni kendi sanatsal tasarımını gerçekleştirirken kesinlikle özgür olmalıdır.

 Bu iki temel olgu tiyatro yapmanın pratik temelini oluşturur. Bu iki temel olgunun hayata geçirilememesi bir tiyatronun işleyişinde önemli sorunlara neden olur. Burada düz mantıkla hareket edilmediğini vurgulamak açısından söylenmesi gerekenler de var: Bir tiyatroda söz konusu ettiğimiz iki temel olgu gerçekleşmiş olabilir ama buna rağmen tiyatronun estetik düzeyi sürekli düşüyor olabilir. Yani sorumluluk ve özgürlük sahibi olan kişinin alanında yetkin olup olmadığı da önemlidir; yoksa bir tiyatronun sorumluluğunu herhangi bir sanat yönetmenine verip ve onu kendi alanındaki özgürlükle donatarak bir yere varılacağını ileri sürmüyorum.

 Bütün bu olguların ışığında Devlet Tiyatroları’nın yapısal olarak tiyatronun olmazsa olmaz koşullarını yerine getiremediğini vurgulamak sanırım kuruma haksızlık etmek anlamına gelmeyecektir. Ki bu saptama 1997 yılında yapılan Türkiye Tiyatro Kutrultayı sonuç bildirgesinde açıklıkla ifade ediliyor: “Tam ödenekli tiyatrolar dünyadaki örnekleri gibi ‘bağımsız ensemle’ tiyatroları (bağımsız birimler, bağımsız tiyatro toplulukları) işleyişine kavuşturulmalıdır” ( Türkiye Tiyatro Kurultayı, Mersin, Kasım 1997 s. 365-367’).

 Kurultayın sonuç bildirgesinde yazılanlara katılmamak mümkün değil. Kurultay boyunca hemen herkesin söylediği şey Devlet Tiyatroları’nın mutlaka yeniden yapılandırılması ve ivedilikle birim tiyatroların oluşturulması yönünde ağırlık kazanıyor. Bu doğru bir yaklaşım ancak bu yapılanma da bile devlet ve tiyatro arasındaki ilişki korunmak isteniyor. Bu önemli bir sorun: Sanat özgür olmak zorundadır gibi genel yaklaşımlar sorunu genelleştirmekten başka bir işe yaramıyor; esasen çağdaş devlet sanata kesinlikle ödenek ayırmak zorundadır ve bu bağlamda sanatçıların devletin hiç bir müdahalesini kabul etmeyen bir bilinçle kendi kurumlarını savunmaları gerekiyor. Devlet yol yapmak okul yapmak gibi yükümlülükleri yerine getirirken sanata da yatırım yapmak zorundadır; sanata yatırım yaparken bir dayatmada bulunamaz, bulunmamalıdır. Devletin sanata ayırdığı para yine bizim vergilerimizden ayrılandır.

 Tiyatro seyirci ile yüzleşilen sürecin adıdır. Bu yüzleşmenin boyutları ve içeriği o işi yapanlar tarafından belirlenmek zorundadır. Aksi mümkündür ancak tiyatronun ölüm fermanını da beraberinde getirir. Kendi yapısal konumuna güvenen toplumlarda tiyatro bir sorunla karşılaşmaz; çünkü o toplumlar kendileriyle yüzleşmekten asla imtina etmez ve korkmazlar. Bu onlar için bir çeşit sağaltma işlevi de görür.

Tiyatro sivil bir kültürel kurumdur ve bütün gücünü de binlerce yıldır sivil olmasından alır. Onu devletle ya da siyasi iradeyle zorunlu bir ilişkiye sokmaya çalışmak ona sadece zarar verir.

 Eğer bu ilişkinin tiyatroya zarar verdiğine inanılıyorsa – ki bu kurultaya ilişkin yayınlanan kitapta belirgin bir biçimde ortaya çıkıyor – yapılması gereken örgütlenmek ve mücadele etmektir. Kurultayda yayınlanan tebliğlerden biri bu konuya yaklaşımı açısından ilginçtir: „… Özerklik, önce sanatçı bireyin kafasının içinde yaşam bulmalıdır. Sanatçılar zaten böyle düşünürler demeyin. Çünkü sanatçılar kendi sanatlarında yaratırken elbette böyle düşüneceklerdir. Ne var ki, ‘özerklik’ bir sanat değildir ve özerkliği sanat ile karıştırmamak gerekir. ‘Özerklik’, bir araçtır. Özgürce bağımsız olarak, her türlü baskıdan uzaklaşarak ve sonunda da örgütlülüğün verdiği üstünlüklerden yararlanarak ‘bilimsel’ ve sanatsal yaratıcılığı sağlayabilmek için …“ (Öngören, Türkiye Tiyatro Kurultayı, Mersin, Kasım 1997 s. 57-58). Özerkliğin sağlanması kurum içinde yer alan ve almayan bütün tiyatrocuların ortak mücadelesine bağlıdır; ama her şeyden önce mücadeleyi sırtlamak kurum içindeki çalışanlara düşer.

 Şu anki görünüş itibariyle şunlar söylenebilir:  Kurultaydan on beş yıl sonra hiç bir şeyin değişmediğini görmek şaşırtıcı değil; bu topraklarda iyiye yönelik değişimler her zaman zordur. Eğer değişimin motoru siyasi irade ise işiniz çok ama çok zordur. Oysa değişimin motoru kendi iradeleriyle ve örgütlülükleriyle tiyatrocular olmalıdır.

 Şimdi 1997 düzenlenen Türkiye tiyatro Kurultayının sonuç bildirisine bakalım. Bu kurultayda dile getirilmeyen hiçbir şey yok, bu kurultaya memleketin bütün tiyatro ile uğraşan insanlarının katıldığını bilmekte yarar var. Ama bu kurultay sanki hiç yapılmamış gibi duruyor. Bu durum tam da bize özgü; her türden sorunu görüp çözüm önerilerini ortaya koymak, sonra da onları hiç tartışmamış gibi yapmak. 1997 yılında kaleme alınan ve sevgili hocam Prof. Dr. Nurhan Karadağ tarafından okunan bu sonuç bildirisi hayata geçirilmiş olsaydı başka bir tiyatrodan söz etmek durumunda kalacaktık. Bu yazı kapsamında toplam 400 sayfa olarak TOBAV yayınlarından çıkan kitaptan sadece sonuç bildirisini bu yazının sonuna ekliyorum. Biraz uzun, kurultay kitabına herkesin erişmesi olanaksız, sonuç bildirisini eksiksiz yayınlamak bu yazının derdini anlatması açısından önemlidir. Aslında tiyatromuzun içinde bulunduğu durumu kavramak açısından ilgilenenlerin kitabın tamamını okumalarını öneririm.

 Kurultayın sonuç bildirisinde, her şey tartışılmış, çözüm önerileri var, ama istenen hiçbir şey yapılmamış. Türkiye’nin hemen hemen bütün tiyatrocularının katıldığı bir kurultay ve onun önerileri var ortada, ama kelimenin tam anlamıyla bu öneriler ortada kalmıştır. Şimdi başka bir yol, başka bir çizgi, oluşturulmaya çalışılıyor. Biz bize benzeriz. Ama artık biz bize benzemeyelim; bilgi ve yöntem kullanmakta bu kadar acemi miyiz? Geçmiş ve gelecek arasındaki ilişkiler yumağını hep unutmalı mıyız?

 Özü erkinde bir tiyatroya sahip olmamamızın bize çıkardığı fatura ağırdır. Bu faturanın büyük bir kısmı da Devlet Tiyatroları’na aittir; trilyonluk bütçesiyle, yetişmiş ve deneyimli oyuncu kadrosuyla, teknik olanaklarıyla bu ülkenin tiyatrosunu etkilemektedir. Bize düşen bu etkinin boyutlarını tartışmaya açmak ve bu bağlamda saptamalarda bulunmaktır; D.T. kamuya açık bir kurumdur ve kamuya açıklık eleştiriye açıklıktır:

  •  Her tiyatronun bir sanatsal yöneticisi ve kendine özgü bir çizgisi olması gerekirken bu bizim tiyatromuzda olası değil. Birden çok sahneye sahip kültür yaratmakla görevli bir kuruluşun tek bir merkezden yönetilmesi zorunlu olarak tiyatro gibi bir sanatın önünü tıkamakta; bu seyirci ve tiyatro ilişkisinde, tiyatronun kendine özgü bir sanatsal / estetik çizgi geliştirememesinde kendini göstermektedir. Devlet Tiyatroları dendiğinde genel olarak tiyatro yapılan mekânlar anlaşılmakta ve bu aynı anlama gelmek üzere sanatsal ve estetik olarak bir kimliksizliği imlemektedir. Büyük sahnede, Altındag’da ya da başka bir sahnede belirli bir ekolden çıkma oyunlar değil daha çok o oyun için seçilmiş oyuncu ve yönetmenin sergileyeceği oyunu izlemek üzere oraya gideriz. Oysa Altındag Devlet Tiyatrosu’ndan onun bir kültür kurumu olarak sunacağı belirli bir çizgiyi izleyebilmek ideal olandır. Benim yakından bildiğim Berlin tiyatrolarından bir örnek vererek sorunu biraz daha açmaya çalışayım. Berlin’de her tiyatro kendine özgüdür ve kendine has bir seyircisi, tiyatro anlayışı vardır. Schaubühne bir Müzikal oynayamaz: Kunst -Sanat- adlı oyunun Schaubühne tarafından sahnelenmesi tiyatronun ağır eleştirilere hedef olmasına neden olmuştu; Schaubühne bu tür oyunları sahnelemek için kurulmamıştı ve bu türden oyunlar için ödenek alan başka tiyatrolar vardı. Ya da Grips bir gün kalkıp yetişkinler için bir oyun yapamaz. Yetişkinler için oyun yapması hem birikim hem de mekân anlamında Grips için bir sorun oluşturmaz ama onun çizgisi gençlik ve çocuk tiyatrosuna yöneliktir bu çizgiyi kırmak tiyatroya verilen ödeneğin sorgulanması gibi bir sonucu doğurur ki bu yıllar boyu oluşturulan birikimin ve Grips imajının sonu olur.
  • Her tiyatronun kendi özerk yapısı içerisinde var olması temel koşul olmakla birlikte yeter koşul değildir; tiyatro binaları sadece gösterim mekânları olmaktan çıkarılmalıdır; bir kentin toplumsal yaşantısında yeri olan, o kentte yaşayan insanların cazibe merkezi haline dönüşmelidir. Bu, zorunlu olarak her özerk tiyatronun kendi seyirci profiline göre ayrı ve çeşitli bir program uygulamasıyla mümkün olabilir.
  • Rekabet ortamı, ya da yaşayan bir tiyatro ortamının varlığından söz etmek en iyimser bir deyişle bir iyi niyet ifadesi olabilir. Ankara’da tek bir özel tiyatrodan AST dan söz edebiliriz, diğer sahnelerin hepsi D.T. ye aittir. Ve Ankara’da her hangi bir rekabet ortamından söz etmek olası değildir. Bu öncelikle maddi imkânlar açısından olası değildir. Yarışma ortamı nasıl oluşur? Ya da bir başka deyişle tiyatroda bir birinden farklı ve birbiriyle sürekli yarış içerisinde olabilecek tiyatrolar nasıl yaratılabilir; tek merkezden yönlendirilen ve belirlenen bir tiyatro yapılanmasında – ki bu tamimiyle dizgesel bir yapılanmadır – bu nasıl gerçekleşecektir? Eğer her tiyatro kendi sanatsal ve estetik bakış açısını koyamıyorsa ve kendi kurumsal örgütlülüğü açısından seyirci ve sahne ilişkisini kendince yeniden tanımlayamıyorsa nasıl bir rekabet ortamından söz edilebilir?
  • Bir ülkenin tiyatrosunu geliştirmesinde deneysel toplulukların büyük önemi vardır. Deneysel ya da öncü çalışmalar birçok olguya bağlıdır; ekonomik olanaklar, eğitimli oyuncu kadrosu, teknik olanaklar hemen ilk akla gelenlerdendir. Bunlar olmadan deneysel çalışmalar yapmak ve bu çalışmaların sürekliliğini sağlamak olası değildir. Bu olanakların hepsi D.T. da vardır, ya da daha doğru bir deyişle isterlerse bu olanakları yaratabilirler, ancak kurum deneysel çalışmalardan sürekli imtina etmiştir.
  • Bir başka olgu ise bütün bu nedenlerden dolayı tiyatro adamının, yani tiyatro yapan tiyatroyu var eden insanların çok az çıkmasıdır. Burada kastedilen farklı yerlerde oyunlar sahneleyen yönetmenler değil belli bir tiyatro anlayışı geliştiren ve bunu kendi sanatsal tasarımı olarak seyirciye sunabilen tiyatro adamlarıdır. Unutulmaması gereken tiyatro yapmanın pratiğe dayalı bir süreç olduğudur ve bu süreci ateşleyen bir tiyatro adamı sürekliliğe gereksinim duyar. Ne zaman ve nerede oyun sahneleyeceğini bilmeyen, hatta sahneleyeceği oyunu zaman zaman seçme şansı olmayan bir yönetmenden kendi teatral konseptini geliştirmesini ve iz bırakan çalışmalar yapmasını beklemek tam anlamıyla düş kurmaktır. Bir yanlış anlaşılmayı engellemek için şunu vurgulamak gerekiyor: herhangi bir yönetmenin iz bırakan bir sahneleme gerçekleştirmesi olasıdır, ancak bu yapılan işin sürekliliği o yönetmenin kendi seçimlerini özgürce yapmasıyla doğru orantılıdır.
  • Ödenekli kurumların haricinde tiyatro olarak kurumsallaşan bir tiyatro topluluğunun varlığından söz etmek oldukça zor görünüyor. Birkaç tiyatronun varlığından söz edip bu sava karşı çıkabilirsiniz. Ama gerçek karşımızda duruyor: Ankara DT haricinde sadece bir adet tiyatroya sahiptir. Bu durum bir sapmadır ve üstüne düşünmeyi gerektirir.
  • Ülkemizde yine kurumsallaşmış bir çocuk tiyatrosundan ve geçlik tiyatrosundan söz edemeyiz. Bu çok üzücü bir durumdur. Nedeni açıktır: Kaliteli çocuk tiyatrosu yaptığını kanıtlayan bir grubu maddi olarak desteklemezseniz, kurumsal olarak var olan bir çocuk tiyatronuz olamaz. Grips tiyatrosu küçük bir grup olarak ortaya çıktı. Başarıları sonucunda Berlin Senatosu tarafından desteklenerek ünlü bir tiyatroya dönüştü.

 Hülasa, ya da içinde bulunduğumuz durum

 Yazının başında söylediğimi bir kez daha tekrar etmeliyim. Tiyatroda taşeronlaştırma tiyatronun ölüm fermanı anlamına gelecektir. Fermanı yırtmak sanat /tiyatro çevrelerinin çabaları sayesinde olur.

 Siyasal erki tiyatroya ekonomik araçlar kullanarak müdahalesi yine öldürücü bir hamle olarak ortadadır. Bu kadar kutuplaşmanın yaşandığı bir zeminde, bu tartışmasız taammüden bir durumdur. Eğer siyasal erk gerçekten özgür bir tiyatro istiyorsa, tiyatronun çeşitlenmesinden yana ise başka bir söylem tutturmak zorundadır. Sonuçta tiyatroya, tiyatroculara kılıcı çekmek ve onları biçmek bu iklim itibariyle sorunsuz işler. Ama tarih bu hasadı unutmaz, kayıt eder, olan bütün olarak bu memlekete olur. Sanatı kuvvetli olmayan bir memleket gerçekten büyük bir memleket olamaz. Bakınız; Almanya 1992 istatistiklerine göre yıllık 35 milyon biletli seyirciye sahiptir. Tiyatro alanında güçlü uluslar arası referanslara sahiptir. Böylesine güçlü bir yapıya ulaşmanın yolu ise tiyatro/ sanat yapanları öncelikle özgür bırakmaktan geçer. Özgürlük aynı anlama gelmek üzere her kesin özgürlüğünü kullanabilmesine imkân sağlamaktır.

 Siyasal erk bağcıyı dövmek istiyorsa – ki sanat/ tiyatro çevrelerinin algısı bu yönde -kolayı seçiyor demektir. Zor olanı, üzüm yemeyi tercih ediyorsa, başka bir duruşa, tavra ve ifadeye ihtiyaç vardır.

Doğru olan siyasal erkin tiyatroya/ sanata müdahale etmemesidir. Onun kendi mecrasında var olan sorunları tartışmasını kendi çözüm önerilerini getirmesini sağlamalıdır. Bu tiyatrocuların kendi bildiklerini okuyacakları anlamına gelmez. İşte bu yazı bağlamında konu edilen Türkiye Tiyatro Kurultayı yıllar önce sorunu görmüş ve çözüm önerilerini ortaya koymuştur. Kurultay kitabı da eksiksiz bir çalışmayla yayınlanmıştır. Bu çalışmaya ek olarak başka çalıştaylar da yapılabilir, öneriler hazırlanıp tartışmaya sunulabilir. Daha bunların hiçbiri yapılmadan bir ülkenin bütün sanatçılarını endişelendirmenin, tedirgin etmenin kimseye bir yararı olmayacaktır.

 İstanbul Şehir Tiyatroları’nın başına gelen durum tam da ben ne istersem yaparım durumudur. Bu aslında çatışmalı durumlarda çatışma konusu olan meseleyi üretken bir çözümle sona erdirememe durumudur. Çatışmaların üretken çözümlerini ortaya koyamamak bizim ulusal bir hasletimizdir. Sen zamanında şöyle yaptın ben de şimdi böyle yaparım durumu, somut işlem döneminden soyut işlem dönemine geçememekle alakalıdır.

 Bu topraklarda tiyatro yapan, sanatla uğraşan insanların, özgürce tartışmalı konuları ele almaları beklenmeli, acil ve anlık çözümlere pirim verilmesi bir çözüm olarak düşünülmemelidir. Sanata, tiyatroya müdahale mekanik bir yapı gösteremez. Karmaşık, çok farklı verinin bir araya geldiği bir yapıdan söz ettiğimiz unutulmamalı. Bu durumun dikkate alınmaması bir ülke için yıkıcı sonuçlar doğurur. Şöyle sorulabilir: Aç mı kalırız, açık mı kalırız? Bu soruya ben ‘daha beter oluruz’ şeklinde bir yanıt verebilirim.

 Tiyatrosu/ sanatı kuvvetli olmayan bir ülke güçlü, büyük bir ülke olamamıştır. Sanat ve onun özgür olması tamda gerçek anlamada yaşanılası bir ülke olmanın ön koşuludur. Bu siyasal erkin unutmaması gereken bir mihenk taşı olmalıdır.

 Bu yazının ve Türkiye Tiyatro Kurultayı Sonuç Bildirisi’nin günümüzde tiyatro üstüne yapılan tartışmalara bir katkı oluşturmasını dileyerek, bu zorlu, riskli yazıya son verelim.

Türkiye Tiyatro Kurultayı Sonuç Bildirisi

 Türkiye Tiyatrosunun 21. yüz yılda yeniden yapılanmasına olanak yaratabilecek görüşlerin bilinmesi ve bu konuda kararların alınması için Türkiye Tiyatro Kurultayı düzenlenmesi olumlu bir girişim. Ancak, bundan önceki kurultayın sonuçlarına bakarak, bu kez alınan kararların hayata geçirilmesi yönünde somut adımlar atılması gereğini vurgulamak ihtiyacını duyuyoruz.

Önce ülkemizdeki ödenekli, özel ve amatör tüm tiyatro alanlarını kapsayan aşağıdaki hususları tespit etmeyi uygun görüyoruz.

Alanın sanatsal, mücadelesinde, bir yandan tiyatro sanatının demokratikleşmesi, öbür yandan ülkenin demokrasi kültürüne gereken katkıyı sağlamasında, tiyatro sanatının yaygınlaştırılması ve toplumca vazgeçilmez ihtiyaç düzeyine gelmesinde ve tiyatro sanatçılarının çalışma hukukunun iyileştirilmesinde örgütlülük gereklidir. Bu örgütlenme, meslek birliği, odalar ve alanın özgün işkolunun kabul ettirilmesi çabasıyla sendikalar biçiminde olmalıdır. 1995 yılında Bakanlar Kurulu’nca kabul edilen Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun yürürlüğe girebilmesi için geçici ek madde 2 de belirtilen, “Meslek Birlikleri Tüzüğü’nün yürürlüğe girebilmesi amacıyla etkili çalışmalar yapılmalıdır.

Ülkemizdeki tiyatro yapılarının tümünü kapsayacak alanlarda yasal düzenlemelere gidilmek üzere, Türk Tiyatro Yasası çalışmalarına hız verilmelidir.

Tiyatro sanatının özgürce yapılabilmesi için bir oyunun sahneye çıkmadan önce hiçbir biçimde yasaklanmaması, sahneye çıktıktan sonra da mahkeme kararı olmadıkça oyuna müdahale edilmemesi sağlanmalıdır. Dernekler yasası ve Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’ndaki izne bağlayıcı ve engelleyici müeyyidelerin kalkması ve Mülki Amirlerin bu yönde tasarruflarının önlenmesi için sonuç alıcı girişimlerde bulunulmalıdır.

Tam ödenekli tiyatrolar, dünyadaki örnekleri gibi, bağımsız birimler, işleyişine kavuşturulmalıdır. Özetle ödenekli birim tiyatrolar:

1. Kendilerine ait sahne kompleksine,

2. Bağımsız bir bütçeye,

3. Repertuar ve prodüksiyonlarının kendileri düzenleyerek,

4. Yurtiçi ve yurtdışı turne bağlantılarını kendi kararlarıyla planlayarak

  • Ülke içinde ve uluslar arası alanda sanatsal yarışa kaçınılmaz bir biçimde girerek tiyatro yapmalıdırlar.
  • Her birim belli bir süre için seçilmiş sanat yönetmenlerince yönetilmelidir.
  • Her birimin yıllık bağımsız bütçesi mutlaka özerk bir biçimde saptanmalıdır.
  • Birimlerin kendi gişe vb. gelirleri kendi döner bütçeleri içinde olmalıdır.

5. Ödenekli tiyatroların yasal olarak özerkliğe kavuşturulması ve özerk satü içinde yeniden yapılanmaları sağlanmalıdır.

6. Bu amaçla bu konuda bu güne kadar yapılmış çalışmaların ışığında hazırlanacak Devlet Tiyatroları Yas Taslağı’nın ivedilikle gündeme getirilerek yasalaşması sağlanmalıdır.

7. Farklı yapıdaki ödenekli tiyatrolarda çalışanlar arasında, mevzuattan kaynaklanan ve ayrımcılığa yol açan farklılıklar giderilmelidir.

8. Özel tiyatrolar, tiyatro eğitimi veren fakülte veya yüksek okulların tiyatro bölümleri ve amatör tiyatrolar proje bazında kamudan finans ve destek almalıdır. Bu desteğin toplamının artırılması ve mutlaka özerk bir komisyonca, siyasal değişikliklerden etkilenmeyecek bir işleyişle, sağlıklı kriterlerle dağıtılması gerçekleşmelidir.

9. Kanunun ödeneğe ek olarak Kurumlar Vergisi mükelleflerinden istenen kültür-sanat fonunun belli bölümü TBMM kültür fonunun belli bir bölümü ve tanıtma fonları gibi sabit kaynaklarda sağlanmalıdır.

10. Kurultayımız, yerel yönetimler aracılığı ile tiyatro sanatının yurt genelinde yaygınlaştırılmasını öngörmüştür. Nüfusları on binden fazla olan beldelerin belediyelerinin, ya kendilerine ait şehir tiyatroları kurmaları, ya da beldelerinde tiyatro yaşamını oluşturacak projelere destek vermeleri ve büyükşehir belediyelerinin çağdaş tiyatro salonları ve kültür merkezleri yapmaları için yasal zorunluluk getirilmelidir. Bu amaçla, TBMM’de görüşülmekte olan “Yerel Yönetimler Yasası’na gerekli ekler yapılmalı ve kültür Bakanlığı aracılığı ile yetkili makamlara ulaştırılmalıdır.

11. Çocuk ve gençlik tiyatrolarının, yaş gurupları dikkate alınarak, tiyatro içinde başlı başına bir uzmanlık dalı çerçevesinde ve pedagojik danışmanlıktan yararlanarak gerçekleştirilmesi gereklidir. Böylelikle gelecekte sanatsal kalite talebi doğuracak koşullar da yaratılmış olacaktır.

12. Ulusal ve uluslar arası buluşmalarla, tiyatronun beslenip zenginleşmesini kalitenin artmasını sağlayan tiyatro festivallerinin, sempozyumların ve seminerlerin gerçekleştirilmesi ve yaygınlaşarak sürmesi için, kamu kaynakları, bu oluşumlara ihtiyaçları oranında açık tutulmalıdır.

13. Tiyatro eğitimi veren okulların konumları, yapılanmaları, giriş sınavları, hazırlık sınıfları ders programları, fiziki koşulları, öğretim elemanlarının nicel ve nitel özelliklerini belirleyen temel ölçütlerin saptanması; sorunların ve çözümlerin tartışılması amacıyla, kapsamlı bir tiyatro eğitimi kurultayının toplanması bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır.

Yeterli fiziki donanım, program ve öğretim elemanı alt yapısı tamamlanmadan, yeni tiyatro bölümlerine öğrenci alınmamasına izin verilmemesi;

Yüksek Öğretim Kurulu tarafından Güzel Sanatlar Fakültesindeki tiyatro bölümleri için “Sahne Dekorları ve Kostüm Bölümü” adının ve yapılanma biçiminin dayatılması ile ilgili uygulamalara son verilmesi, 8 yıllık temel eğitim kapsamında ve liselerde seçmeli ders; Güzel Sanatlar Liselerinde zorunlu branşlardan bir olarak, tiyatro eğitimine yer verilmesi ve bu derslerin en az lisans düzeyinde tiyatro eğitimi almış eğitmenlerce sürdürülmesi; bazı üniversitelere bağlı konservatuarlardaki sanatçı öğretim elemanı çalıştırabilme olanağının tüm üniversitelerdeki tiyatro sanat dalı programlarında da aynen uygulanması sağlanmalıdır.

14. Dramatik köylü oyunları ve ritüeller bilimsel yöntemlerle saptanarak arşivlenmeli ve bilim ve sanat kurumlarının yararına sunulmalıdır.

Geleneksel tiyatromuza ait zenginlikler tiyatromuza kaynak olarak korunmalıdır. Kültür Bakanlığı bu konuda gerekli önlemleri almalıdır.

80’li yıllarda törenle açılmış olan Tiyatro Müzesi kilitli durumdan çıkartılıp hayata geçirilmelidir.

Bir “Ulusal Tiyatro Belgelik Merkezi” kurulmalıdır.

15. Sanatsal kalite sorununda ayrıca, tiyatro sanatçılarının meslek onuru açısından otokontrol çabalarını, özellikle meslek örgütleri ve meslek kurulları aracılığıyla yürütmeleri bir ihtiyaç haline gelmektedir.

16. Görsel ve yazılı medya organlarında, yayın saati ya da sayı adedine oranlı bir yüzdenin kültür-sanata ayrılmasına yönelik yasal uygulamanın gerçekleştirilmesi sağlanmalıdır. Bu sağlandıktan sonra da, kültür-sanat bölümlerinin magazin yaklaşımı içinde yürütülmesini önlemek için gerek medyayla ilişkilerin o yönde kurulması, gerekse otokontrol mekanizmalarının çalıştırılmaları zorunludur.

17. Kurultayın sonuç bildirisinde yer alan kararların gerçekleştirilmesi aşamalarını denetlemek ve kurultaya katılan sivil toplum örgütleri arasında iletişimi sağlamak üzere, söz konusu örgütlerin temsilcilerinin katıldığı bir izleme komitesi oluşturulmalıdır.

15-16-17 Kasım 1997 Mersin Türkiye Tiyatro Kurultayı Delegeleri

(İsim listesi ilişiktedir. İmzaları kurultay belgelerinde mevcuttur.)

 

Kaynakça

Roswitha Körner /Horst Voomer, Theaterleksikon , (Hg.) Manfred Brauneck, Gerard Schneilin, rowohlts enzyklopädie 1993, S. 449 – 451

TOBAV, Türkiye Tiyatro Kurultayı, Mersin, Kasım 1997

 Agon Tiyatro Dergisi, 1995, sayı 5, s.42

 

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Kadir Çevik

Yanıtla