Erol Günaydın: Galata Köprüsünü Bile Taklit Edebilirdi!

Nedim Saban

Sadece insanlar değil, yaşamda her şey taklit edilebilir…

Son meddahlardan Erol Günaydın kertenkeleyi, masadaki rakı bardağını, hem de içi boş ve dolu halde, hem de sek ya da sulu içildiği halde, hem de yanında peynir ya da leblebi mezesi olduğu halde ayrı ayrı taklit ederdi. Taklidin sadece sesini duyurmayı beceren insanlar için değil, evrenin tüm sessiz çoğunluğu için de geçerli olduğunu kanıtlamıştı Erol Günaydın usta…

Her şeyin sesi var, sadece son nefesin sesi yok…

Her şey taklit edilir, sadece ölüm taklit edilemez…

Sonsuzluğa uğurladığımız Erol Günaydın’ı 1979 yılında tanımıştım. O zaman 6 haneli telefonlar vardı, bir Perşembe gecesi 47 ile başlayan bir Nişantaşı telefonundan aramıştım ustayı. 12 yaşında bir çocuğun korkusu azdır, o yüzden korkusuz biçimde sarılmıştım telefona. Yazdığım bir oyundan söz ettim, oyunun ödül aldığından ve arkadaşlarımla oluşturduğum Beş Kafadarlar Kumpanyası tarafından sahnelenmeye çalıştığını anlattım.

Bugünün meşhur sanatçılarının menajerlerine filan anlatamayacağınız şeyler bunlar… Erol Günaydın’a korkusuzca telefon eden çocuğun, tek korkusu büyümek, çocuk kalamamak! Telefonda nazikçe ” red edilse ” , değişik taktiklerle oyalansa, o çocuğun hiçbir hayali kalmaz çünkü… Oysa, çocuk olarak doğan ve çocuk olarak ölen usta, bir çocuğu terslemeyecek kadar büyüktü. Eee kertenkele taklidi yapan bir ustadan 12 yaşında bir çocuğun hayallerini söndürmesi beklenemezdi değil mi yav?.

Telefon konuşmasını takip eden o Cumartesi sabahı, Erol Günaydın’ın kurduğu Akbank Çocuk Tiyatrosu’nun birbirinden önemli sanatçıları, Zeynep Tedü, Ayla Arslancan, Bülent Kayabaş, Göksel Kortay, Kerem Yılmazer, Yüksel Gözen ve daha niceleri Beş Kafadarlar Tiyatrosu’nun “Vay Akıl Fakiri Vay” adlı 7 dakikalık çocuk oyunu izliyorlardı. “Kostümleriniz nerede?” dedi Erol usta. Şu anda City’s Alışveriş Merkezi’ne dönüştürülmüş olan Şişli Terakki Lisesi’ne pek yakın olan evlerimize dağılıp, babamızın çorapları, dedelerimizin pijamalarını toplayıp, 1 saat içinde döndük tiyatroya. Sahne amiri Nükhet Gök aceleyle son rötuşları yaptı… Tiyatro sanatının beklemeye tahammülü yoktu çünkü…

Ve sahnedeydik. Akbank Çocuk Tiyatrosu’nun perde arasında yeni çocuklara yaşam hakkı tanınmıştı… Erol Günaydın, Perşembe günkü telefonu menajerine paslamamış, Cumartesi günkü müsamereyi Akbank’ın üst düzey müdürlerine sormamış, yeni seslere korkusuzca kulak vermiş, yeni oyuncuların var olmasına olanak tanımıştı. Şimdi anlıyorum ki, Beş Kafadarlar Tiyatrosu olarak iki perde arasında sahneye çıktığımız Akbank Çocuk Tiyatrosu, o zamanlar bir liman kadar korunaklı, bir anne kucağı kadar sevgi doluymuş. O dönem oyunlarına ara vermiş olan Dormen Tiyatrosu’nun önemli isimleri hem sahneden, hem hayattan uzak kalmamak için sığınmışlar bu çocuk tiyatrosuna.…Erol Günaydın’ın yazdığı çocuk oyunlarıyla ruhlarını koruyor, biraz daha rahat soluk almayı başarıyorlardı… Bugünkü dizilerde vahşi sermaye düzeninin reyting puanlamalarını cep telefonlarından takip etmiyorlar, çocuklarla beraber üreterek, içlerindeki çocuğu koruyorlardı. Birkaç yıl sonra Erol Günaydın’ı, şimdilerde alışveriş merkezi olmak için yıkılan Taksim Tiyatrosu’nun kulisinde ziyaret ettiğimde, Altan Erbulak ile kurmuş olduğu bu tiyatronun kulisinde, Feydau farslarının ihtişamlı kostümleri içinde yaşadığı hayal kırıklıklarını dinlemiştim. Özel tiyatronun ne kadar dertli bir iş olduğundan yakınıyordu. Altan Erbulak ile kurduğu tiyatroyu kapattıktan sonra, Ferhan Şensoy’un Ortaoyuncuları’na da katılarak özel tiyatro alanında savaşmayı sürdürmüş, ancak bence hiçbir zaman çocuk tiyatrosundaki kadar mutlu olamamıştı.

Erol Günaydın, geceleri karanlıkta uyumamak için lambayı söndüremeyen bir çocuktu. Bildiğimiz kadar ölüm karanlıktır… Bu çocuk artık yalnız başına ve kim bilir ne kadar çok korkuyor!

2005 yılında Müşfik Kenter ile aynı zamanda tiyatroda 50.yılını kutlamıştı. O da Müşfik Hoca gibi, 60.yılı kutlayamadan göçtü gitti ve son yıllarını kulislerden çok, hastane odalarında geçirdi… Müşfik Kenter yerli oyunları da ustalıkla oynamış, Erol Günaydın’ın Dormen Cep Tiyatrosu’nda başlayan kariyerinde de çok fazla yabancı oyun var. Ama bu iki ustayı yine de, alaturka ve alafranga tiyatro biçemlerinin öncüleri diye ayırmak gerek… Alaturka, tuvalet başta olmak üzere, küçümsediğimiz tüm değerlere verilen ad! Alaturka tiyatrocu da bir küçümseme vurgusu. O, alaturka’yı alla Turka olarak hayata geçirebilen büyük bir isimdi… Meddah geleneğinden gelirdi bir kere… Meddah, sözlük anlamıyla, methedenlere yakıştırılan isim! Oysa, o methetmez, ince ince alay ederdi, zengin zengin taklit ederdi…

Yazdığı “Yaygara 70” oyunuyla batılı Türk Tiyatrosu’na alaturka nüvesini kazandırdı. Haldun Dormen ona bu fırsatı tanımasaydı, tiyatromuzun alafranga ile alaturka arasındaki anlamsız yabancılaşma büyür giderdi.

Bugünkü kamplaşmış toplum, komedyenlerine ince taklitten uzak durmayı öğretiyor en önce. Kürt, Arnavut, Yahudi, Ermeni, Laz taklitlerinin azalmasının nedenlerinden birisi de, üst kimliklere oynayan komedyenler yüzünden değil mi? Oysa, bir kertenkele hassasiyetiyle, bir rakı bardağının hacminde yapılan azınlık taklitleri, hüküm süren çoğunlukların dışında da bir yaşam olduğunu anlatmaz mı bize? Meddah geleneğimizde Galata köprüsünü taklit etmek var… Martı sesleri, sarı yağmurluklu balıkçıları, dalga sesleriyle yaşamın ta kendisidir Galata köprüsü… Bugün sayıları parmakla gösterilecek kadar azalan meddahlar günlük yaşamlarında pek az yeri olan Galata Köprüsü’nün taklit edilebileceğini akıllarından bile geçirmiyorlar… Bense Galata Köprüsü’nün üzerine konan kertenkele taklidi yapan ustalara hasretim.

Sizler onu Çiçek Taksi’den hatırlasanız da, benim için “Hırsız Polis” dizisinin Dursun’udur.

Sizler onu Disko Kralı programından hatırlayabilirsiniz ama, benim için dalga geçilen ihtiyar değil, hiç büyümeyen çocuktur. O, takım elbisesinin üzerine taktığı şapkayla Batılı, rakısını içerken anlattığı fıkrayla dibine kadar Karadenizliydi… Düşünüyorum da, şapkanın bu kadar çok yakıştığı bir başka çocuk adam tanımamışımdır.

Tanıdığım en önemli zennelerden biriydi. Zenneliğin, bir cinsel aşağılama olarak kullanıldığını sanabilirsiniz. Oysa bir ışık huzmesin muhteşem bir aydınlığa dönüştürmek için şarttır zenneler… Toplumda beraber yaşama kültürünün devam etmesi için, Arnavut, Kürt, Ermeni, Yahudi’lere değil, onlarla beraber gülenlere, zennelik yaparak mizahta cinsiyetçilik yerine, incelik yaratabilenlere, yaratanı ve hükmedeni öven komik figürasyon yerine, sözünü sakınmayan meddahlara ihtiyacımız var…

Güle güle Erol Usta! Ölüme ağlamasak, galiba yaşama da gülemeyiz… Alıştık artık meddahların gitmesine! Bize Galata köprüsünde “rastgele” diyen sarı yağmurluklu balıkçılarının sesini bırak yeter….

Nedim Saban Blog



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: