Carrar Ana’nın Silahları ve İspanya İç Savaşı

[Sinan Karasu’nun Militan’da yayınlanan Carar Ana’nın Silahları ve İspanya İç Savaşı hakkındaki yazısını okuyucularımızla paylaşıyoruz.] İspanya İç Savaşı (1936-39) yirminci yüzyılın ve aslında tüm insanlık tarihinin en önemli birkaç olayı arasındadır. İşçi sınıfının Avrupa’daki en kitlesel hareketine burjuvazinin darbeyle yanıt vermesi üzerine başlayan iç savaşta, dünyanın bütün büyük güçleri –insanlığı ikinci paylaşım savaşında (1939-1945) bir kez daha milyonlar halinde katletmeden önce– kozlarını paylaşmış, böylece İspanya iç savaşı uluslararası bir iç savaşa dönüşmüştü.

İşte Bertolt Brecht’in bu iç savaşta geçen Carrar Ana’nın Silahları (1937) adlı oyunu bu sezon Bakırköy Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda sahneleniyor. Mehmet Ergen’in yönetmenliğini yaptığı oyun Yılmaz Onay’ın da temiz çevirisi sayesinde harikulade bir icraya dönüşmüş.

“Tarafsızlık” ve Soyut “Şiddet Karşıtlığı”

Brecht’in bu oyununda “tarafsız” olmanın ve soyut “şiddet karşıtlığı”nın çelişkilerini ve imkânsızlığını işlediğini söylemek malumu ilam etmek olur. Carrar Ana’nın Silahları bu konuda olabildiğince açıktır ve zaten oyun broşüründe de bu husus gayet güzel ifade edilmektedir:

Brecht “iyi” ile “kötü” arasındaki çekişmeyi anlatırken “iyi”nin de şiddete başvurmadan sorunlarla başa çıkamayacağının altını çizer; birçok oyununda yaptığı gibi. Bu tür karşıtlıklarda tarafsızlık olmaz ona göre. Kendini sakınmak, hiçbir işe yaramaz. “İyi”nin karar verememesi ya da karar vermekte gecikmesi ancak “kötü”nün işine yarar.

Bu görüş kuşkusuz ne kadar vurgulansa azdır. Fakat biz burada Brecht’in oyunundan işçi sınıfı mücadelesi için çıkartılacak daha genel bir doğruya odaklanabiliriz. Brecht Carrar Ana’nın Silahları’nda şiddet ve tarafsızlık üzerinden daha genel bir izlek olarak aklıselime (sağduyuya) savaş açar: İşçi sınıfının mücadelesi aklıselimin aynasında hep haksız çıkacaktır ve işçi sınıfı aklıselime kanıp mücadelesinin haklılığını sorgularsa yenilgiye uğraması kaçınılmazdır.

Brecht’in oyununda aklıselim Carrar Ana’nın şahsında cisimleşmiştir. Alabildiğine kızışmış bir iç savaş sürmektedir. Burjuvazinin yönetimi altındaki bir seçimde oy çoğunluğu sağlamış olan devrimci (ve düzen solu) güçlerin oluşturduğu Halk Cephesi hükümetini “generaller” (burjuvazi) darbeyle yıkmak isterler ve karşılık gelince İspanya bir iç savaşa girer. Ülke toprak bakımından ikiye bölündüğü gibi, coğrafi ve sınıfsal bölünmeyle kesişen ama onu yer yer aşan bir şekilde, insanlar arasında da ikiye bölünür.

Carrar Ana kocası Carlo’yu Oviedo’da faşistlere karşı savaşırken yitirmiş iki çocuklu bir duldur. Kocasını (elimizdeki bilgi kesin olmamakla beraber) cephede savaşmaya kendisi göndermiştir, ama artık başka telden çalmaktadır: “Öldürmekle olur mu?”, “biz bir şey yapmazsak, generaller niye bizi de öldürsünler ki?”, “çocuklarımı göz göre göre nasıl ölüme yollarım” gibi çok “mantıklı görünen” sözler sarf eder.

Bir toplumda üretici güçleri elinde bulunduran sınıf düşünsel ve manevi alana da hâkim olur. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’daki sözleriyle, her dönemin egemen fikirleri o dönemin egemen sınıfının fikirleridir. Kapitalist toplumdaki genel doğruları ve dolayısıyla aklıselimi, yani ilk bakışta “doğru ve mantıklı görünen”i burjuvazi belirler. Örneğin burjuvazinin artı-değer sömürüsü yapması hırsızlık değildir, ama aç çocukların baklava çalması hırsızlıktır. Böyle birçok “doğru” sıralanabilir. Ne var ki burjuvazinin bu egemenliğinin de sınırları vardır: Sınıflar arası ilişkilerin değiştiği, egemen sınıfın egemenliğinin sarsılmaya başladığı devrimci dönemler o sınırları ifade eder. Burjuvazinin yalnızca siyasal iktidardaki değil, insanların zihinlerindeki egemenliği de bu dönemde sorgulanmaya başlar.

İşte bu nedenle İspanya halkları olağan dönemlerde kutsal diye görünen “devletine” ve “ordusuna” karşı ayaklanmış, silaha sarılmıştır. Carrar Ana ise aklıselimin sözcülüğünü yapmaktadır. Sözcülük yaparken egemen sınıfın elinde her zaman çok iyi bir koz olmuş olan din adamlarından biriyle ortak hareket eder: Cepheden silahları almak için eve gelmiş olan erkek kardeşi Pedro’yu yola (ve imana!) getirmesi için rahibi imdada çağırır! Rahibin birçok meslektaşı da devrimcilerin safına katılmış, Franco’nun faşistleri tarafından katledilmiştir. Oyunun belki de doruk noktası olan bu anda “aklıselim” timi Pedro’nun devrimci retoriğiyle darmaduman olur.

Toplumun sadece mecazi anlamda değil, gerçek anlamda da iki cepheye bölündüğü koşullarda, “savaşmıyorum” demek, “taraf olmamak”, taraf olup da aktif olmamak haklı tarafın davasını güçsüz düşürmekten başka bir işe yaramaz. Hele ki kapitalist sistemde! Carrar Ana oyunun sonunda bunu acı bir şekilde görür: Balıkçı oğlu faşistler tarafından denizde silahsızken taranarak öldürülür.

Brecht’in birçok oyununda (bilinçli bir tercih olarak) görece umutsuz, okuru tatminsiz bırakan bir sonuç bölümü vardır. Okurun oyundan ayrılırken bir karamsarlık ya da çıkışsızlık hissine kapılması (ya da öfkesinin bilenmesi) mümkündür. Carrar Ana’nın Silahları bu açıdan biraz farklıdır: Carrar Ana final kısmında burjuva pasifizmini bırakır, o âna kadar devrimcilerden esirgediği silahlarını bizzat kuşanır ve üzerine titrediği küçük oğlu ve kardeşiyle birlikte cepheye gitmek üzere harekete geçer. Oyun Enternasyonal marşının tüm oyuncular tarafından seslendirilen harikulade bir yorumuyla son bulur.

Carrar Ana’nın Silahları ve İspanya İç Savaşı

Bir sanat eserine yapılabilecek belki de en büyük kötülük onu bir çeşit alegori seviyesine düşürerek, yazarın eserdeki bir olayla ya da yorumla gerçek hayattaki somut bir olayı kastettiğini, aslında onu anlattığını, birinin diğerinin yansıması olduğunu vb. söylemektir. Yazara iyilik mi kötülük mü yaptığı belli olmayan bu yaklaşım sanat eserinin yazarından bile bağımsızlaşabilme gücünü hiçe sayar. Ama diğer yandan, büyük bir yazarın toplumsal olaylara seyirci kalacağını ve eserlerinde toplumun en yakıcı sorunlarına değinmeyeceğini beklemek de bir o kadar abestir. Burada aslolan sanat eseriyle toplumsal olaylar arasında mekanik (dolaysız) bir ilişki kurmaktan kaçınmaktır.

Tüm bu mülahazalar çerçevesinde, Brecht’in tarafsız kalmanın, hem de İspanya İç Savaşı’nda tarafsız kalmanın imkânsızlığını ve devrimcilerin silah bulamamaktan kaynaklanan çaresizliğini işlediği bu oyununu izleyip, İspanya İç Savaşı sırasında imzalanan Müdahalesizlik (Tarafsızlık) Antlaşması’nı anmamak olmaz.

İspanya İç Savaşı, bilindiği üzere, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen arifesinde gerçekleşti. Dünya SSCB’deki Stalinist diktatörlüğe karşı emperyalist güçler (İngiltere, Fransa, ABD) dışında, faşist Almanya ve İtalya’nın şahsında üçüncü bir cephenin (sınıfsal anlamda değil, düz anlamda bir cephenin) daha var olduğu koşullarda yaşandı. Faşist Almanya ve İtalya savaşın ilk gününden itibaren açıktan taraf olup faşist Franco’nun yanında yer aldılar. Emperyalist ganimetlerin mevcut dağılımından memnun olan İngiltere ve Fransa ise ılımlı (“barış yanlısı”), statükocu bir politik çizgi izliyordu. O dönem Fransa Stalinist ve “Sosyalist” Partilerin oluşturduğu “Halk Cephesi” hükümetiyle yönetiliyordu. Faşist bir İspanya’nın kendisine cephe alacağından korkan “sosyalist” Halk Cephesi hükümeti, İspanya’da kurulacak bir işçi devletinin ise kendi sonunu hazırlayacağını biliyordu. Bu yüzden Fransa “müdahale etmeme” politikasının baş savunucusu oldu. Zaten diğer Avrupa devletleri de faşizmden çok proleter bir İspanya’dan korkuyorlardı. En iyisi İspanyolların kendi kendilerini yiyip bitirmeleriydi.

Emperyalist güçlerin (ya da onun düzen sosyalisti hükümetlerinin) böyle bir tavır almaları değil, almamaları tuhaf olurdu. Hele ki kendi ülkelerindeki işçi kitlelerin devrimci güçlere duyduğu sempatiden ötürü İspanya devrimine açıktan bir karşı çıkış sergileyemezken, müdahale etmeme (“tarafsızlık”) yeri doldurulamaz bir yöntemdi. Fakat sosyalizmi kurduğunu söyleyen(!) Stalin ve bürokrasisinin “tarafsızlığı”nı nereye oturtabiliriz?

İspanya’nın meşru hükümeti 1937’de meseleyi uluslararası alana taşıdı, fakat Lenin’in “hırsızlar dergâhı” dediği Milletler Cemiyeti zaten uzun zamandır gündemde olan “Tarafsızlık Antlaşması”nın 23 Ağustos’ta imzalanmasına karar verdi. Üzerinden bir hafta geçmeden Stalin İspanya’ya (yani devrimci güçlere) yardımın yasaklandığını belirten kararnameyi yayınladı. Böylece “demokrat” dostları Fransa ve İngiltere’yi kaybetmekten korkan, faşist Almanya ile İtalya’yı da ürkütmek istemeyen Stalin Rusya’sı rüşeym halindeki bir işçi iktidarına silah yardımında bulunmayı reddediyordu. Bir “sosyalist devlet” böyle davranır mı?

Kimi zaman düşmandan öğrenmek gerekir. Stalinist diktatörlüğün İspanya İç Savaşı sırasında ne yapması gerektiği düşmana bakarak öğrenilebilirdi. İç Savaş’ın hemen başında faşistler tarafından biri Sevilla üzerinden kuzeye, diğeri de Bask bölgesine gerçekleştirilen iki sefer savaşın seyrini değiştirmiştir ve bu iki önemli seferin de finansmanını faşist Almanya ve İtalya üstlenmişti. Oysa SSCB’den anti-faşist güçlere ilk kırk gün boyunca birkaç uçak dışında hiçbir yardım gelmemişti.

Fakat Stalin ve SSCB’nin duruma tamamen seyirci kalması da beklenemezdi. Neticede Stalin de İspanya İç Savaşı’nda dünya savaşının provasının yapıldığının farkındaydı. Dahası devrimin yanında görünmeyip devrimin kalesi diye anılmak zordu. Bu yüzden Ekim ayının ortalarına doğru “yardım” kararı alındı. Fakat burada da pek devrimci bir tutum alınmadı. SSCB külüstür silahlarını elden çıkarıyor, üstelik silahları karşılıksız vermiyordu. Stalin işini sağlama olan bir tüccar edasıyla, daha silahlar kullanılmadan önce İspanya’nın altın rezervinin neredeyse tamamını, ödeme yapılmaması riskine karşı Rusya’ya aldırmıştı. Stalin meseleye devrimci yönden değil, “tamamen duygusal” yaklaşıyordu! İspanya’da kurulacak gerçek bir işçi iktidarı hem bu bürokratları koltuklarından edecek, hem de “Sovyet” Rusya’nın meşruiyetinin ve doğruluğunun sorgulanmasına yol açacaktı.

Oysa gerçek bir işçi devleti, “bir “sosyalist iktidar” başka bir ülkedeki devrime sadece yardım etmez, çok net bir tavırla, bizzat taraf olur, varını yoğunu ortaya koyarak zafer için çabalar, ulusal ayrım gütmez. Bu mantıkla bakmayınca Stalin’in 1938 yazından itibaren daha da ileri gidip askerî yardımları yavaşlatması ve en sonunda musluğu tamamen kapaması şaşırtıcı değildir. Böylece muazzam bir dış yardım alan faşist güçlere karşı tek önemli tedarikçisi Rusya olan devrimci güçler askerî açıdan dibe vurmuşlardı. İspanya İç Savaşı böyle kaybedilmiştir.

Brecht’in oyununu izlerken, bir yandan devrimci sanatın nadide bir örneğine hayran kalıp, diğer yandan İspanya İç Savaşı’nın bu trajedisini hatırlayıp kahrolmamak mümkün değildir.

Militan