“Muhteşem Yüzyıl” Tartışmasında Taraf Olmak

Ömer F. Kurhan

Başbakan Erdoğan’ın “Muhteşem Yüzyıl” dizisiyle ilgili yarattığı tartışma, kendi açısından bir taşla pek çok kuş vurmayı hedefliyor. Bir PR (halkla ilişkiler) siyasetinin ürünü olduğuna kuşku yok. Reytingi yüksek olduğu söylenen bir Türk dizi filmi hakkında ileri geri konuştuğunda, kolaylıkla bir medya gündemi de yaratmış oluyor.

Anlaşıldığı kadarıyla, Başbakan “Muhteşem Yüzyıl”ın dramaturjik yönelimlerinden pek hoşnut değilmiş. Kanuni Sultan Süleyman’ın padişahlık devrinin çok dar bir çerçeveye indirgenerek ve yanıltıcı bir şekilde ele alındığını belirtmiş. Genelleme içinde düşünüldüğünde haksız sayılmaz. Harem (entrikaları) merkezli ve yer yer ilkokul düzeyinde ezber tarih “bilgisi” aktarımının estetize edildiği bir eserle karşı karşıya kaldığımıza kuşku yok. Pek çok Batılı tarihi yapımın kullandığı üslup ve teknikler yer yer filme yansıtılmakla birlikte, aslında “içerden oryantalizm” denilen ve tabii seyirci cehaleti varsayımıyla hareket eden bir çeşit salata ile karşı karşıyayız. İktisadi hayatta yükselişini sürdüren neoliberal saldırganlık da gerekçe gösterilerek, sanatçıların entelektüel sorumluluk duygusunun aşınmasının doğallaştırıldığı bir alan işlevi de görüyor.

Bir parantez açıp bu dizi filmin izleyicileri arasında yer almadığımı belirtmem lazım. Oturup birkaç bölümünü seyretmemin nedeni, Başbakan’ın açıklamaları ve sonrasında meydana gelen tartışmalar oldu. Öte yandan, bir dizi film eleştirisi literatürünün geliştirilmesinden, çeşitlenmesinden ve derinleştirilmesinden yanayım. Hatta tiyatro ile dizi film piyasaları arasındaki yakın ilişki göz önünde bulundurulacak olursa, tiyatro eleştirmenlerinin de dizi filmler hakkında yazıp çizmeleri bir ihtiyaç haline gelebiliyor. Zaman zaman böyle yazılar yayınlanıyor. Mimesis sitesinde yayınlanan Sacit Hadi Akdede’nin “Muhteşem Yüzyıl’ın Politik Ekonomisi” ya da Nükhet Eren’in “Dizilerimiz Lezzetlidir” yazıları örnek olarak verilebilir. Fakat dizi film eleştirmenliğinin ayrıca mesai harcanması gereken bir uğraş alanı olduğuna kuşku yok. Özellikle internet alanında, seyrine ömür yetmez bir yığılma meydana gelmiş durumda –ki benim gibi birçok insan, çeşitli dizi filmleri televizyondan ziyade internetten seyrediyor.

Başbakan’ın konuyu mahkemelik hale getirme tehdidi ve dizi filmin zaten hassas bir şekilde uygulamaya çalıştığı oto sansürü yeterli bulmayışı, Türk-İslam faşizmi siyasetinin doğal çıkışlarından birisi. “Muhteşem Yüzyıl”, Cumhuriyet değerleriyle çatışma içinde Osmanlı imgesini sevdirme (Kemalist ön yargıları kırma) girişimi içinde ve belki rahmetli Özal’ın daha sıcak bakabileceği bir çerçeveye sahip. Hükümet siyasal İslam’ı Batılı liberal değerlerle uzlaştırma vaadini bir kenara bırakıp uzun süre desteğini aldığı liberal çevrelere kazık atınca, bundan nasibini “Muhteşem Yüzyıl” da aldı.

Durum aynı olmasa da bazı yönleriyle Can Dündar’ın Atatürk’ü konu alan televizyon ve sinema yapımlarının başına gelenlere benziyor. Can Dündar dramaturjik bir ilke olarak liberal ve hümanist bir Atatürkçü bakış açısının geliştirilmesi yönünde hareket ediyordu, fakat geleneksel Kemalist elit bu yaklaşımı kınamış ve hatta Can Dündar’ın “Mustafa” filmi mahkemelik olmuştu. “Muhteşem Yüzyıl” ise, her ne kadar Osmanlı imgesini parlatma ve küresel çapta pazarlama girişimi olsa da, Türk-İslam faşizmi siyasetine çark eden Başbakan ve hükümete çarpmış durumda. Çünkü onlar daha başka türlü bir parlatma ve pazarlama işleminden yanalar.

Başbakan’a itiraz ederken yapılan bir çıkış şu: O kadar paranız imkânınız var, siz de kendi Kanuni dizinizi yapıp oradan yanıt verin. Bu yaklaşımda “serbest piyasa” mitinin geçerli olduğu varsayımı var. Oysa gerçek hiçbir zaman bu olmadı. Para ve imkân, sınıflı toplum olmanın gereği belli ellerde yoğunlaşıyor ve onlar da kültür sanat alanı dâhil siyasetlerini dayatıyorlar. Başbakan tehdit içeren bir açıklama yapınca ne oldu? “Muhteşem Yüzyıl” ekibi direnişe geçip ifade özgürlüğü ve “serbest piyasa” miti adına harekete mi geçti? Aslında kapalı kapılar ardında yalanın hangi türüne reyting yaptırmak lazım onun tartışması yaşanıyor ve taraflardan birisi benim yalanımı söyleyeceksin diye buyurup kanunlar, yönetmelikler hazırlamaya kalkıyor. Bu da belli ellerde birikmiş zenginlikten hatırı sayılır bir pay almayı, kolay yoldan köşeyi dönmeyi doğallaştırmayı hedefleyen reyting canavarı “sanatçı” raconunu bozuyor.

Osmanlı tarihinin gerçeklere uygun anlatımı denilen şey gerçekten yapılır ve bu da sözgelimi biraz “in-yer-face” olursa, mesela sadece iki sezona yayılan “Rome” dizisinden çok da farklı bir şey çıkmaz. Fakat bizim “serbest piyasa” henüz buna hazır değil. Bu nedenle gerçekçiliğin bu çeşidi ancak ithal edilebiliyor. Hem zaten “Rome” dizisinde Sezar’lar filan anlatılıyor; “Muhteşem Yüzyıl” salatası ise, sonuçta Türk-İslam tarihi bir yana insanlık tarihi bir yana kriterine uygun olarak şekilleniyor.

Bu tartışmada düşülebilecek bir tuzak, yalanlardan birisinin diğerini baskı altına alması karşısında taraf olmanın sınırlarını iyi belirleyememek olur. Tabii ki ifade özgürlüğünün tarafında olmak gerekiyor. Tuzağa düşmemek ise, yukarda belirttiğim gibi, dizi film eleştirisine gereken önemin verilmesi ve piyasa işleyişinin düzenli olarak sorunsallaştırılması ile mümkün.

Son bir not: Sanatçı duruşu bakımından, Türkiye’de açıkça faşizan biçimler edinen neoliberal saldırganlık karşısında seçenek üretmek, giderek daha fazla sorumluluk, irade ve yaratıcılık isteyen bir iş haline geliyor.

Ömer F. Kurhan TİYATRO YAZILARI



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: