Prof. Dr. Ayşegül Yüksel ile Tiyatro Üzerine

[Duygu Kankaytsın’ın Prof. Dr. Ayşegül Yüksel ile tiyatro ve kitapları üzerine yaptığı ve Cumhuriyet Kitap dergisinin 21 Şubat 2013 tarihli sayısında yayımlananan söyleşisini okuyucularımızla paylaşıyoruz]

Prof. Dr. Ayşegül Yüksel (1941-  ), eleştirmen, yazar, akademisyen ve çevirmen kimliğiyle, Türk Tiyatrosu Üstüne Notlar: Uzun Yolda Bir Mola, Dram Sanatında Ezgi ve Uyum, Samuel Beckett Tiyatrosu, Sahneden İzdüşümler (1975-2000), Çağdaş Türk Tiyatrosundan On Yazar, Haldun Taner Tiyatrosu, Yapısalcılık ve Bir Uygulama: Melih Cevdet Anday Tiyatrosu kitaplarıyla, Türk tiyatrosu ve genel olarak dram sanatı üstüne yoğun emek harcamış bir tiyatro insanı. Onunla söyleşmek, tiyatroya ilişkin bilgilerini “yağmalamak’’ insana heyecan veriyor. Ne yalan söyleyeyim, bu duyguyla dolup taşınca kendisine sorabileceğim soruların peşine düştüm. Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencisi olarak Haldun Taner üzerine yoğunlaşınca, yazarın 1986’da yayımlanmış olan Haldun Taner Tiyatrosu (1) adlı kitabını derinliğine okudum. Buradan çıkarak sormak istiyorum kendisine.

Duygu Kankaytsın: Sayın Ayşegül Yüksel, hayatınızı tiyatroya adadığınız rahatça söylenebilir. Sizden sonra gelenler için çalıştınız. Onlar için tiyatro eserlerine bakılacak birçok pencere açtınız. Kolayca ulaşılabilecek tiyatro bilgileri biriktirdiniz. Başlattığınız bu uzun yürüyüşü hâlâ sürdürüyorsunuz. Sizi diri tutan bu tutkunuzun beslendiği kaynakları bize anlatır mısınız?

Ayşegül Yüksel: Ailem tiyatro meraklısıydı. Babamın gençliğinin bir bölümü Bakırköy’de geçmiş. Bakırköy’den çok sanatçı çıkmıştır. Babamın döneminde Münir Özkul, rahmetli Mürüvvet Sim gibi sanatçıların mahallesiymiş İstabul’un bu ilçesi. Annemin genç kızlığı ise Kadıköy tarafında geçmiş. Sinemaya ve gösteri sanatlarına meraklı olan anneannem iki kızını alıp Süreyya Sineması’nda locadan film seyretmeye gidermiş. Loca kapısının önündeki perdenin arkasına gizlenip sigara da içermiş üstelik. Eski Bostancı vapur iskelesine giden deniz kenarındaki yolun üstünde Bostancı Gazinosu vardı eskiden. Annemler oradaki gösterileri de hiç kaçırmazmış. Büyükler çay/kahve içerken çocuklara ‘lokum’ getirirmiş garson. (Ben ‘lokum’ dönemini kaçırdım, ama o gazinoda çocukların ille de ‘beyaz gazoz’ içtiği döneme yetiştim.) Sonuç olarak annemle babam evlenince, tiyatroyu yaşamlarının ‘vazgeçilmez’i yapmışlar. Kardeşimle ben çocukken, bizi büyükbabama emanet edip İstanbul Şehir Tiyatrosu’na, Muhsin Ertuğrul’un Küçük Sahnesi’ne gider, sonra da izledikleri oyunlar hakkında günlerce konuşurlardı. (Babam Cahide Sonku, annem Suavi Tedü hayranıydı.) Babamı zamansızca ölüme götüren hastalığın ilk ortaya çıkışı, Haldun Taner’in Kulüp 12’de Devekuşu Kabare Tiyatrosu tarafından sahnelenen ‘Vatan Kurtaran Şaban’(1967) oyunu sırasında cereyanda kalmasıyladır. Annem ise yıllar sonra, ameliyat için hastaneye yatmadan bir gün önce Ferhan Şensoy’un ‘Tuhaf Soruşturma’ (1998) oyununu izlemişti. Böyle bir ailede büyüyünce kardeşim Ahmet de, ben de erkence yaşlarda sıkı tiyatro seyircisi olduk. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Mina Urgan, Cevat Çapan, Haldun Taner gibi devlerden tiyatroyu ve dram sanatını kuramsal düzeyde öğrenme şansım oldu. Fulbright bursuyla (1965-66) New York Üniversitesi’nde yüksek lisans yaparken birikimim pekişti. Bu arada, bedava öğrenci biletlerinden yararlanarak haftada en az iki kez (Off-off ya da Off-Broadway ya da Broadway tiyatrolarında) oyun izleyebildim. Bu arada turne yapan ünlü İngiliz topluluklarını da tanıma şansım oldu. Royal Shakespeare Company’nin dünyayı sarsan ‘Marat Sade’ yapımı ile National Theatre’ın Çehov yapımı -Sir John Gielgud’un ve Vivian Leigh’in oynadığı- ‘İvanov’ gibi… Böylece, tiyatro yaşamımdan hiç çıkmadan sürdü gitti. Eleştirmenlik, doktora, dersler, makaleler, kitaplar falan derken, bakıyorum, tiyatroyla olan dostluğum yarım yüzyılı geçmiş.

D. Kankaytsın: Emek/yoğun çalışmalarınızın yanı sıra yerli yabancı birçok tiyatro insanına (yazar, yönetmen, oyuncu…) ilişkin birikimler koydunuz ortaya. Bunlardan biri de Haldun Taner Tiyatrosu adını taşıyor. Kitabın girişinde, kısa da olsa Haldun Taner’i nasıl tanıdığınızı anlatıyorsunuz. Ama asıl şunu merak ediyorum: Bu kitabı yazmayı gündeme almanızı sağlayan etkenler nelerdir?

A. Yüksel: Haldun Taner’in öğrencisi olduğum dönemde (1964-65) anlaşılan hocanın gözüne girmişim. Sonra yıllarca görüşmedik. Ben evlendim, Ankara’lı oldum, ODTÜ’de çalışmaya, iki çocuktan sonra da eleştirmenliğe başladım, DTCF’de doktora yaptım. Doçentlik aşamasına gelmiştim. YÖK kuralları gereği bir kitap yazmak gerekliydi. Taner’in oyunlarını çalışmaya o dönemde başlamıştım. Bu seçimimin temelinde bir kaç yıl önce yaptığım Melih Cevdet Anday Tiyatrosu çalışmasının –ilk kitabımın- iki ödül birden almasının etkisi olmalı. O yıllarda, ülkemizdeki en büyük yazarların bile oyun metinleri doğru dürüst yayımlanmış değil. Kimi oyunların kopyesi yazarlarda bile yok. Sevda Şener, Metin And, Özdemir Nutku olmasa, bu yazarların oyunları hakkında yapılmış inceleme falan da yok. Kısacası, akademik çalışma öncesinde sıkı bir ‘metin avcılığı’ yapmanız, sonra da yapacağınız inceleme için, neredeyse sıfırdan başlayarak düzgün bir yol inşa etmeniz gerekiyor. Dolayısıyla, ortaya bir kitap çıktığında, gerçekten de ‘özgün’ bir nitelik taşıyor ve ‘ilk’ olma özelliğine sahip oluyor. Ben de –bir önceki kitapla Melih Cevdet Anday’dan onay almış olmanın getirdiği şımarıklıkla- ikinci kez, ‘yaşayan’ bir Türk yazarın –üstelik de geleneksel tiyatromuzun örgeleriyle epik tiyatro arasında köprü kurarak, bir anlamda tiyatromuzda devrim yapmış bir ustanın- tiyatrosunu inceleme işine girişmiştim. İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda 1984’te yapılan Haldun Taner’le ilgili bir etkinlik için hazırladığım konuşmayı, daha sonra -o zamanlar Milliyet Sanat’ı yöneten- Zeynep Oral dergide yayımlamak için istedi. Ben de böylece uzun bir makale oluşturarak kitabın yazımında ilk önemli adımı atmış oldum. Haldun hoca kitabın tamamlanmış ve dilsel olarak da noktalanmış biçimini okudu, ama basılmış kitabı görmeye ömrü yetmedi…

D. Kankaytsın: Haldun Taner’i bu denli incelemiş, Taner tiyatrosunun içerdiği tiyatro bilgilerini açığa çıkartmış biri olarak Keşanlı Ali Destanı’nın televizyon dizisi olmasına nasıl bakıyorsunuz?

A. Yüksel: Taner’in eşinin yıllardır gelen teklifleri geri çevirdiğini biliyorum. Öte yandan,, Fikret Hakan ve Fatma Girik’in başrolleri oynadığı bir Keşanlı filmi zaten Atıf Yılmaz tarafından –epik anlatım, dramatik anlatıma dönüştürülerek- yıllar önce çevrilmişti. Oyun zaten son on yıldır çeşitli yapımlarla tiyatrolarımızın sahnelerinde yer alıyor. Dizi olgusu, Çağan Irmak’ın yönetmen, Özen Yula’nın senarist olarak gündeme gelmesiyle çekicilik kazanmış olmalı. Tüm ülkeye seslenen TV aracılığıyla, yazarı bir kez daha gündeme taşıma isteğinin de bir faktör olduğu unutulmamalı. Günümüz Türkiye’sinde herkes her şeyi kısa sürede unutuyor. Haldun Taner’e ‘Haldun Dormen’ diyenlerin gün geçtikçe arttığını şaşırarak izliyorum. Çünkü Dormen televizyonda sık sık yer alan bir sanatçı. Yakında, tiyatroyla ilişkisi olan/olmayan birçok insan, Taner’in yapıtlarını, ekranda sık  sık gördükleri Haldun Dormen’in yazdığını bile sanabilirler.

Keşanlı dizisini izlemekteyiz. Hepsi gösterilmeden kesin bir yargı belirtmek doğru olmaz. Ne ki şu gerçeği de görmezden gelemeyiz: Tiyatro, iki saat içinde görsel ve işitsel silahlarıyla seyirciyi vurup ortadan yokoluveren, geride derin izler bırakan bir sanattır, ya da öyle olmalıdır. Çarpıcılığı ‘ekonomik’ bir anlatımla dile gelmesinden kaynaklanır. Buna karşılık, iki saatlik bir malzemeyi çekip uzatarak –dizilerde yapıldığı gibi- birkaç yüz saatlik bir gösteri oluşturmaya kalkarsanız, ‘trajedi’ melodramlaşır, ‘komedi’ soytarılığa dönüşür, ‘epik’ olan ile ‘dramatik’ olan birbirine dolaşır. Dizinin senaryo yazarı Özen Yula, oyunun ‘epik’ özelliklerini korumaya çalışırken, bir yandan da seyirci karşısına en az 3-4 ay çıkacak olan karakterleri inandırıcı kılmak için, özgün oyunda yer almayan art alanları (‘sahne arkası’ ayrıntılarını) oluşturma yolunu seçmiş. Epik tiyatro için biçimlendirilmiş bir karakterin bir dizi boyunca ‘epik’ kalması, dizi izleyicilerinin hoşuna gitmez çünkü. Kahramanla özdeşleşmek, onun peşinden haftalar boyu koşmak isterler. Kahramanlara aralarındaki duygusal yakınlaşma yeterince yoğunlaşmazsa, ‘beni sarmadı, abi’ deyip başka kanaldaki izlemesi kolay diziye kaçıverirler. Bir ünlü yapıtın ‘dizi’ olarak çekilme aşamasında bütün bu gerçeklerle yüzleşmek gerekli.

D. Kankaytsın: Tiyatro eserlerinde tipin ve karakterin seyir sırasında etkili olduğu biliniyor. Özellikle epik tiyatroda öne çıkartılan kahramanlar seyircide iz bırakıyor. Haldun Taner de toplumsal ve bireysel yaşantıyla örtüşen eşzamanlı olgu ve olayları yazıyor. Ayrıca Taner çok önemli bir öykü yazarı da. Tiyatro eserlerindeki kahramanlarla öykülerindeki kahramanlar arasında nasıl bir ilgi kurulabilir?

A. Yüksel: Haldun Taner Tiyatrosu kitabının ‘Öyküden Oyuna’ bölümünde, Taner’i kimi öykü kişilerini nasıl oyun kişilerine dönüştürdüğünü açıklamaya çalışıyorum zaten. En çarpıcı örnek, ‘Ayışığında Çalışkur’ öyküsünde gerçekçi bir yaklaşımla betimlenen kişilerin, ‘Ayışığında Şamata’ oyununda ‘epikleşerek’ tipik ‘toplumsal tavır’lar sergilemesidir. (Ayrıca, ‘Huzur Çıkmazı’ oyununda ‘dramatik’ yaklaşımla biçimlendirilen Memnun karakterinin ‘Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’ oyununda ‘epik’ yaklaşımla biçimlendirilmiş Vicdani’ye dönüşmesi de bu bağlamda anımsanabilir.) Ne ki Taner, epik-göstermeci yaklaşımı kullandığı oyunlarında oyun kişilerini çoğunlukla -doğrudan doğruya- tiyatro sahnesi için biçimlendirmiştir. Söz gelimi, Keşanlı Ali karakteri içinde yer aldığı oyuna özgüdür ve biriciktir.

D. Kankaytsın: Haldun Taner tiyatrosu bize ait geleneksel öğelerle tiyatroda epik anlatımı zenginleştirmiştir denilebilir mi? Daha doğrusu, Taner tiyatrosu incelenerek epik tiyatro anlayışı yeniden kurumsallaştırılabilir mi?

A. Yüksel: Taner, bize ait geleneksel öğeleri kullanarak, epik anlatıma daha bir ‘seyir keyfi’ katmış, bu nedenle de oyunları seyirci tarafından kolayca benimsenmiştir. Ne ki, bu gerçek, Bertolt Brecht’in oluşturduğu epik tiyatro kuramına önemli bir boyut eklendiği anlamına gelmez. Taner, Türk seyircisinin mizacı ile oyun izleme alışkanlıklarıyla doğru dalga boyunda buluşan bir epik yaklaşım kotarmıştır. Bu yaklaşım, farklı kültürlerde ve Taner’inkinden daha keskin politik dünya görüşleri söz konusu olduğunda aynı etkiyi taşımayabilir.

D. Kankaytsın: Geleneksel Türk tiyatrosunun epik tiyatro anlayışına sunduğu olanaklar yeterince kullanılmış mıdır? Bertolt Brecht geleneksel Asya tiyatrosunu değil de geleneksel Türk tiyatrosunu inceleseydi daha iyi bir noktaya varır mıydı?

A. Yüksel: Bu konuda yalnızca tahminde bulunabilirim. Brecht’in beslendiği Alman kültürü, geleneksel Türk tiyatrosunun ‘oyunsu’ hafifliğini benimser miydi? Pek sanmıyorum. Uzak Doğu tiyatrosunun özelliklerinden yararlanmış olmasına karşın, ‘epik/diyalektik tiyatro’nun, Wagner operalarının ağırbaşlı ihtişamıyla ve yoğun bir felsefe artalanıyla beslenmiş bir kültürden doğduğunu unutmamalıyız.

D.Kankaytsın: Haldun Taner’in ilk tiyatro eserlerinde bile, biraz da epik tiyatroyu bilmenin gereği olarak, geleneksel Türk tiyatrosundan, onun getirdiği ‘göstermeci’ özelliklerden yararlandığı görülüyor. Taner’in tiyatro yazarlığının belirleyici özelliği budur denilebilir. Yazarlığının ikinci evresi ve sonrasında ise günlük hayatın verimlerinden de yararlandığını söyleyebiliriz hiç kuşkusuz. Bu saptamaların doğru olduğunu umarak geleneksel Türk tiyatrosunun hâlâ işlenmeyi bekleyen büyük olanaklar barındırdığını, bu bağlamda yazarlarını beklediğini söyleyebilir miyiz?

A. Yüksel: Bence bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. TEB Oyun dergisinin 10. sayısındaki ‘Gelenekte Yineleneni Yenileme: Haldun Taner ve Sonrası’ başlıklı makalemde söylediklerimi yineleyecek olursam: Taner, toplumumuzda çağdaşlaşmayı engelleyen ‘yanlış koşullanmalar’ı mercek altına alırken, Batılı özellik taşıyan toplumsal-eleştirel yaklaşımı benimsemiş, geleneksel tiyatromuzun örgelerini de bu yaklaşım içinde ‘yenileyerek’ ve içerik-biçim ilişkisini birinci elden gözeterek kullanmıştır. Her bir oyununun içeriği için uyguladığı biçim bu nedenle hep özgün olmuştur. Bir kez kullandığı bir geleneksel örgeyi, yineleyerek klişeleştirmekten hep kaçınmış, böylece her bir oyununu biçimsel açıdan kendine özgü kılmıştır. Geleneksel tiyatromuzun özelliklerini modern tiyatroda değerlendirirken içinden geçtiği ‘deneysel’ süreçler, Taner’in tiyatroyu çok iyi bilen bir sanat insanı olduğunun kanıtıdır. Yapıtlarının çarpıcılığı, derin kültürü, parlak zekası ve yazar kişi hünerleri yanında, kültür değerlerimizden yararlanırken gösterdiği saygının ve duyarlığın ürünüdür.

Taner’in açtığı yolda aynı duyarlık sürdürülebilseydi, tiyatromuz sınırsız seçeneklerle zenginleşebilirdi. Bir başka deyişle, daha sonra, geleneksel tiyatromuzdan öğeler kullanılarak ‘açık biçim’de yazılan oyunlarda içerik gitgide cılızlaşmış, geriye yalnızca –durmadan yinelenen- ‘kılıf’ kalmıştır. Sonuç olarak da, hem geleneksel tiyatromuza ayıp edilmiş, hem seyircinin beğeni düzeyi zedelenmiş, en sonunda da ‘göstermeci biçem’deki ‘açık biçim’ tiyatro eylemi -iyice sulandırılarak- televizyona düşmüştür.

Bugün tiyatromuz, ‘var olan’ı ‘yineleme’ kolaylığını, sorgulama, değiştirme ve ‘yenileme’ sürecinin cefasına yeğ tutan, ‘hazır yiyici’, ‘tembel’ yanımızın bedelini ödemektedir.

D.Kankaytsın: Haldun Taner geleneksel Türk tiyatrosundan yararlanarak bir tiyatro yazarlığı anlayışı, bir yazarlık ucu oluşturmuş durumda. Tiyatro düşüncesi ucu da denilebilir buna. Bu düşünce ucundan hareket edip Haldun Taner geleneğini sürdüren yazarlarımız var mı? Bu damarı sürdürmek Türk tiyatrosuna neler kazandırır?

A. Yüksel:‘Önemli olarak nitelenebilecek her yazar, politik/ideolojik duruşuyla, düşünsel derinliğiyle, yazma hünerleriyle ‘kendine özgü’dür. Yine de Turgut Özakman’ın Taner’inkine koşut bir yazarlık çizgisinin özgün çeşitlemeleri sayılabilecek ‘göstermeci biçem’deki oyunları, Vasıf Öngören’in ‘Asiye’ ve öteki oyunları ile Oktay Arayıcı’nın, ‘Nafile Dünya’, ‘Rumuz Goncagül’, ‘Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi’ metinleri, geleneksel tiyatromuzun ‘açık biçim’ özelliğini ve ‘göstermeci’ biçemini sürdüren parlak örnekler arasında sayılabilir. Adı geçen yazarlar, geleneksel tiyatromuzdan aldıkları özellikleri, yaratıcılıklarıyla sarıp sarmalayarak yapıtlarına özgün boyutlar getirmişlerdir. Günümüzde ise Taner’in, Özakman’ın, Öngören’in, Arayıcı’nın, binbir emekle yoğurduğu içerik-biçim bütünlüğü yok olduğu gibi, akıllara estiği gibi, özensizce, hoyratça kullanılan geleneksel örgeler, artık seyir tadı vermeyen, şaşırtmayan ve güldürmeyen bir tekdüzelik içinde ‘yinelene yinelene’, tiyatromuzu hem yazarlık hem de sahneye koyuculuk açısından yavanlaştırmıştır. Oysa, geleneksel tiyatromuzun içerdiği zenginlikler, yaratıcı güçlerini kullanmayı bilen kıvrak zekalı yazarlarımıza bugün de açıktır.

Duygu Kankaytsın

(1)Ayşegül YÜKSEL, Haldun Taner Tiyatrosu, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1986