“Kurşun Askerlerin Dramı”

Arıza Baykuşlar

“Prodüksiyon ekibi, figüranları yok görüyor! Onlar için, oyuncak kutusuna doldurulmuş kurşun askerleriz. Oynamak istediklerinde, bir bir yerlerimize dizecek, diledikleri gibi oynatacak sonra da kutumuza geri fırlatacaklar”

Arıza Baykuşlar” isminde karar kıldığımızda, yaşayacağımız arızaların, baykuşluğumuzun bu denli önüne geçeceğini bilemedik.

Biz; dokuz buçuk saatliğine figüran olduk.

Figüranlık yaparak hayatlarını sürdüren insanların dünyasına girdik ve neler yaşadıklarını deneyimledik. Bilerek ve isteyerek, onların çektikleri sıkıntıları çektik.

Bu, dokuz buçuk saat Arıza Baykuşlar’ın miladı oldu!

Yer Eminönü! Yeni başlayacak bir dizinin seti, sabahın yedi buçuğunda ordayız! Yeni Camii’nin arka tarafında heyecan içinde kıpırdanan bir kalabalık var! Cast ajansı yetkilisini ve ekip başını buluyoruz.

Rafdaki bardaklar gibi önce bir köşeye diziyorlar bizi! Sonrası ise tam bir köşe kapmaca! Ajansların ekip başları, figüranları bir oraya bir buraya sürükleyip duruyorlar. Havada dondurucu bir soğuk var, kapalı bir mekan yok, biz figüranlar kabak gibi dışarda, soğuğun altında bekleşmeye başlıyoruz. Ne zaman biteceği belirsiz, süresiz bir bekleyiş bu! Yönetmenin keyfi gelecek de bizi on saniyeliğine gösterecek, keyfi istemezse göstermeyecek! Boşuna beklediğimizle kalacağız.

Sizi Gidi Gavurun Dölleri Sizi!

Siyah saçlı reji asistanı bizi fark ediyor!

Prodüksiyonun en altı, ekip başının bir üstü olarak, kendi alanı ile ilgili otoritesini koymaktan çekinmiyor.

İkimizle sıkı bir göz teması kuruyor önce, etrafımızda dolanıp duruyor sonra, en sonunda da yanımıza gelip iki kelime laf ediyor. Diksiyonumuzu mu beğeniyor ne? Tipimizi mi Avrupai buluyor ne? Diğer ajansın cevval ekip başına, bizi turist figürasyonu için seçtiğini söylüyor.

Peh-heey!

Çok mutlu olmamız gerekiyor, bizi ayrıklaştırıyor, bizi ötekileştiriyor.

Bizi sürüden ayırıyor.

Figüranlar arası hatun fısıltıları kulağımıza kadar yükseliyor, duyuyoruz: “Saçları sarı diye! Tipleri de bir tuhaf zaten! Gavurun dölleri!” Bize bir anda düşman oluveriyorlar, yanlarından derhal el birliğiyle kaçırılıyoruz!

Turist figürü olarak ikimizi, manavdaki portakallar gibi başka bir tarafa ayırıyor. Bekliyoruz, dişlerimize ve pazularımıza da bakacak mı diye! Bizden, koşulsuz itaatkar olmamız isteniyor. Sorgulamamamız, ses çıkarmadan kabullenmemiz gerekiyor ve ne acıdır ki “işin gereği budur” diye gösteriliyor..

Tutsak Mıyız Yahu Biz?

Dokuz saat boyunca, mezbahadaki koyunlar gibi akıbetimizi bekliyoruz.

Figüranların içinde sadece biz; sesimizi çıkarıyor, yerlerimizi değiştiriyor, sorguluyor, daha iyi koşullara ulaşmak için herkesle iletişim kuruyoruz.

Tüm bedenimiz donuyor, titriyoruz, esniyoruz, biraz olsun ısınabilmek için birbirimize yanaşıyoruz.

“Alaca Karanlık Kuşağı”nı mı yaşıyoruz?

En yakındaki pastane, kafe neresi varsa sık sık ziyaret ediyor, çay içip bir şeyler yiyor, tuvalet ihtiyacımızı gideriyor, ısınıp tekrar ortama dönüyoruz. Bu açıdan diğerlerinden farklıyız çünkü yerlerinden kıpırdamaları yasak olduğu için oldukları yerde mıhlanmış gibi durmak zorunda hissediyorlar kendilerini!

Sürekli yürüyor, kendimizi hareket halinde tutuyoruz. Onlar ise kıpırdamıyorlar ama sessizce aralarında fısıldaşarak yakınıyorlar. Ekip başlarının ya da rejinin bu fısıltıları asla duymaması gerekiyor yoksa işlerini kaybediyorlar.

İtaat etmezlerse, söz dinlemezlerse bir daha çağırılmazlar figürasyona bu da ekmek kapılarının kapanması demek! Figüranlık onların mesleği, her gün, yapabilirlerse bir iki figürasyona gidip ekmek paralarını çıkarıyorlar. İçlerinde bu işi keyif için yapan varsa nedeni ne olabilir diye düşünmeden edemiyoruz.

Isınacak yer yok, oturacak yer yok ve devamlı ayaktayız.

Sürü halinde güdülüyoruz, ajansların ekip başları tarafından etrafımız kuşatılıyor, bir arada tutulmaya çalışılıyoruz.

Bizim ise her ısınmaya gidişimizde; iletişim kurma özürlü ekip başımız peşimize düşüyor yoldan çevirmeye çalışıyor. Nerede olacağımızı söyleyip ona aldırış etmeden yolumuza devam ediyoruz. Ne kadar dirensek de kendimizi tutsak gibi hissediyoruz. Maneviyatımız yıpranıyor.

Çaylar Şirketten, Çişler Ücrete Tâbi!

Sokağın bir kaldırımına tezgah kuruluyor, çay servisi başlıyor!

İçmiyoruz, ellerimize alıp avuçlarımızı ısıtıyoruz!

Soğukta içilen çayların kısa sürede çişe döneceğini hesaplayamayan prodüksiyon, sadece kendileri için, bir mekanın tuvaletini kullanmak üzere anlaşıyor, figüranları yok saydıkları için onların da böyle bir ihtiyaçları olabileceğini akıllarının ucuna dahi getirmiyor.

Bir grup figüran, yakındaki bir çay ocağına, on kişilik grup halinde girip dinlenmek istiyor. On kişiden sadece ikisinin çay içmesi ve üzerine on kişinin birden aralıklarla sık sık tuvaleti kullanmaları üzerine mekanın adamları bir olup figüranlardan birine laf atıyor, diğer herkese hakaret ediyor.

Toplanıp seti basıyorlar. Biz kafedeyiz görmüyoruz ama olayın sonuna yetişiyoruz, sokak ortasında erkek figüranların bir kısmı ile mekanın adamları birbirlerini yumrukluyorken yakınlarından geçiyoruz.

Kavgadan sonra, prodüksiyon figüranlara da kendi ihtiyaç giderdikleri mekanı çiş adresi olarak gösteriyor. Böylece figüranlar da 1TL çiş parası ödemekten kurtuluyor.

Rol Yapmayın Lütfen!

Prodüksiyonun çekim yaptığı alana girmek figüranlara yasaklanıyor.

Biz rahatça giriyoruz, nedense bize bir şey denmiyor.

Tuhaf karşılıyoruz!

Bir sahnenin çekimini üstelik de yönetmene yakın bir yerden, izliyoruz.

Hocalarımız olsaydı diyoruz; “Olmuyor, olmuyor! Rol yapmayın!” dediklerini duyar gibi oluyoruz.

Oyunculuk hocalarımızın kulaklarını çınlatıyoruz, Stanislavski’yi, Eric Morris’i, Thespis’i, Aristoteles’i, gelmiş geçmiş Eski Yunan’dan bu yana tiyatroya bir kilometre taşı da kendi koymuş, kim varsa itinayla anıyoruz.

Gözlerimiz daha fazlasına katlanamıyor, dışarı çıkıyoruz.

Bizim dışımızdaki diğer figüranlar, sorma gereği duymadan, bilgilenmeden, gerekirse sabaha kadar bu koşullarda beklemeye niyetliler!

Oradan koşarak ayrılamıyorlar, çünkü mecburlar!

Çünkü, bir daha figürasyona gidemiyorlar.

Çünkü, “kimlikleri” bir bir ekip başı tarafından toplanılıyor, kaçmasınlar diye köleleştiriliyorlar!

Prodüksiyon ekibi, figüranları yok görüyor! Onlar için, oyuncak kutusuna doldurulmuş kurşun askerleriz. Oynamak istediklerinde bir bir yerlerimize dizecek, diledikleri gibi oynatacak sonra da kutumuza geri fırlatacaklar.

Masada Sürahi Miyiz, Neyiz?

Sinema sektörünün köleleştirdiği bu insanların örgütleşmeleri gerektiği kanaatine varıyoruz. İnsanın nesneleştirildiği bir ortam, bir şeyin figürü, cansız bir nesne!

Masadaki bir sürahi gibi!

Şark Dişçisi’ndeki figüran şarkısını hatırlıyoruz, hafifçe değil seslice söylüyoruz.

Kimin ne düşüneceği artık umrumuzda değil!

Sonuna kadar kalmaya kararlıyız, prodüksiyon paydos diyene kadar ordayız!

Ayaklarımız donuyor, hasta olacağız, biliyoruz!

Katlanıyoruz!

Sonucu merak ediyoruz; Bu çekim yapılacak mı? Figüranlar baş kaldıracak mı? Prodüksiyon insafa gelecek mi?

Ha istemiyor muyuz kaçıp kurtulmak?

Elbette, ilk andan itibaren!

Ancak ikimiz de etik değerlerine bağlı, sözünde duran, emeğe saygılı ve olağanüstü kararlı insanlarız!

Sonuna kadar dayanıyoruz.

Dokuz buçuk saat sonra siyah saçlı reji asistanı yanımıza geliyor, ertesi gün için devamlılığa kalabilecekleri soruyor, hayır diyoruz!

Ondan sonra bizim çekimimizi yapmaya karar veriyorlar!

Yönetmen yardımcısı, o saate kadar orada donarak beklemiş figüranların varlığından habersiz gibi davranmaya devam ediyor.

Baş rol oyuncularından biri, ki tiyatro oyuncusu olan; – sabahın yedi buçuğunda figüranlarla merhabalaşıp günaydın diyerek sete giren, halkın fotograf çektirme isteğine gülümseyerek evet diyen – sevgi dolu gözlerle bize bakıyor!

Baş rol oyuncularından diğeri; – sabah sete geç gelen, sözüm ona sahneye çıkan, beyaz camın şişirip balonlaştırdığı, fotoğraf çektirmek isteyen halka kös kös bakıp duymamış gibi yoluna devam eden – bizlere her bakmak zorunda kaldığında başını çeviriyor!

Kimin ne olduğunu, ne kadarlık değeri olduğunu anlıyoruz.

Ve Nihayet Oynuyoruz!

Dokuz buçuk saatin en keyifli otuz saniyesi ise kameranın bizi çektiği anlar!

İki siyahi figüran ve biz; ellerimize verilen şehir rehberleri, haritalar, boyunlarımıza asılıp ellerimize tutuşturulan eski fotoğraf makineleri ile camiiye bakıp bir şeyler söylüyoruz!

Yönetmen yardımcısı bize “mış gibi yapmamızı” söylemek üzere geliyor; o sırada biz zaten siyahi arkadaşlarla İngilizce muhabbetin dibine vurmuş, çekimin, yapmakta olduğumuz rolün, sabahtan beri çektiğimiz çilenin, elimize tutuşturulan “Türkçe” şehir rehberlerinin groteskliğinden dem vurup kahkahalarla gülüyoruz.

Yönetmen yardımcısı; “Hah işte böyle, tamam bozmayın” diyor!

Daha yüksek sesli bir kahkaha patlatıyoruz, çünkü henüz oynamıyoruz!

Sadece eğleniyoruz ve prova yapıyoruz!

Üç kez aynısı yaptırılınca, artık provalı oynuyoruz.

Üzerine yarım saat daha “bitti, gidebilirsiniz” denmesini beklememiz söyleniyor, bekliyoruz.

Prodüksiyon “paydos” diyor, figüranlar ekip başlarından kimliklerini alamıyor, yarın devamlılıkları var.

Biz ise kaçar gibi oradan derhal uzaklaşıyoruz.

Yürürken, titremekten konuşamıyoruz, nutkumuz tutuk!

İlk ve son figüranlık deneyimimiz; suratımızda bir Osmanlı tokadı gibi patlıyor!

Farsça bir özdeyiş dilimizde; “Men dakka dukka”…

Yorum


işlemi tamamlayınız: