Muhsin (Ertuğrul) Hoca (1)

Zafer Diper

İki bölümde toparlarım umarım. Değinmek istediklerim; bir kitap: Ayşegül Çelik “Ölmeyi Bilen Adam Muhsin Ertuğrul”(Can Yayınları); ve üzerine yazılan iki yazı: Fırat Güllü (mimesis-dergi.org) ve Ümran Avcı (Haber Türk)…

Ne ki öncelikle sanatçı dostum Aliye Uzunatağan

Birçok insanın anıları var Muhsin Ertuğrul’la ama Aliye’ninki başka. Küçücükken varmış yanına. Sesalıcıyı koyuyorum ortamıza ve soruyorum; “Sen ne derdin ona? Amca, ya da ne?” Aliye, ‘saçmalama’ dercesine bir bakışla yanıtlıyor: “Muhsin Hoca!” “Sen daha 9’una yeni basmıştın. O yaşlarda hani denir ya büyüklere…” “Yaşı maşı yok,” diye kesiyor sözümü, “Herkes Muhsin Hoca derdi, küçüğünden büyüğüne…” “Peki onun odasında ne yapıyordun her gün?..” “Ders çalışıyordum… Tiyatroyu sürdürebilmem için notlarımın iyi olması gerekiyordu. Ancak bu koşulla izin vermişti babam… Bir gün annem gazetede bir ilan görüyor ve beni kaptığı gibi Tepebaşı Tiyatrosuna götürüyor. Kurulun karşısına çıkıyorum. Yaklaşık 20 kişi… Muhsin bey hiç konuşmuyor. Ferih Egemen bana diyor ki, ‘Gel bakalım, şu masanın üstüne çık…’ Çıkıyorum. ‘Bir şiir biliyor musun?’ diyor. ‘Bilmiyorum!’ Hiç isteğim yok. Anneme de çok kızgınım, 3.sınıf öğretmenime de; orada olmama neden oldukları için. ‘Annen sana hiçbir şey öğretmedi mi?’ deyince Ferih bey, ‘Bir şey biliyorum,’ diyorum. ‘Nedir o?’ Bir çocuk şarkısı… Söylerken neydi nasıldı anımsamıyorum şimdi ama şarkının ritmiyle oynuyorum da biraz: Eller şap şap/ Ayaklar rap rap/ Saçlar lüleli/ Etekler pileli/ Doktor sana ne dedi/ Beş yumurta ye dedi… Kısa bir sessizlikten sonra, Muhsin bey, ‘Aliye, bana doğru döner misin?’ diye giriyor devreye. ‘Senin saçlarını azıcık kestirsek; üzülür müsün, ağlar mısın?’ ‘Ağlamam.’ E o zaman Ferih, Aliye’nin saçları bir buçuk karış kesilsin, bir kasketin içine toplanacak duruma gelsin. Aliye’yi Güneş Batarken adlı oyuna erkek çocuğu rolüne veriyorum…” “Sendeki yeteneği o küçücük sunumunla bulgulamış, beline dek inen saçlarının senin en duyarlı can alıcı noktan olabileceğini varsaymış…” “Ve o yumuşak derin bakışlı incelikli tavrıyla beni ikna etmişti…” Okuldan çıkınca annem beni dosdoğru Tepebaşı Tiyatrosuna bırakırdı… Sahne çalışmam bitince, sıra ödevlerime gelirdi ve onları Muhsin Hocanın odasında yapardım. Orada burada koşuşturup dururken, odacısını yollar, ‘Aliye çantasını alsın gelsin,” derdi. Oysa ben, ‘biraz daha saklambaç oynasam’ çabasındaydım. Dram Tiyatrosu ahşapmış, hoplaya zıplaya koşunca binada tahtalar ses çıkarıyormuş, sahnede prova yapılıyormuş kimin umurunda, çocuğum!’ Ödevlerim bitince, ‘al defterini silgini kalemini gel yanıma kızım,’ derdi. Ne yapmışım ne yazmışım teker teker ilgilenir, yanlışlarım varsa onları düzeltirdi…” “Okula çevirmişsin tiyatroyu da…” diyorum. “Hem de ne okul ama…” diyor Aliye, “İşte o da, Muhsin Ertuğrul hoca!..”

İki saate yayılan söyleşimizin sonunda söz geliyor dayanıyor Muhsin Ertuğrul’un “Benden Sonra Tufan Olmasın” adlı kitabına: Mustafa Kemal, oyunu izledikten sonra, soruyor: “(…)Memleketimizde görmeyi candan özlediğim bir hayali gerçekleştirdiniz. Şimdi Devlet Reisi olarak size soruyorum: Hükümetten ne gibi yardım istersiniz?’ O anda Gazi Hazretleri’nin engin gözlerine baktığım zaman, ülkenin olduğu kadar tiyatronun da ileri günlerini düşündüm. Geçmişin değil geleceğin önemini anımsadım…”

Birgün



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: