Sanat Coşar, Taşar Ama Muhafaza Edilemez

[Evrensel Gazetesi’nde yayınlanan, İsmail Afacan’ın, Üstün Akmen ile gerçekleştirdiği, söyleşiyi paylaşıyoruz.] Muhafazakarlık son dönemde tartışılan konuların başında geliyor. Geçtiğimiz yıl Şehir Tiyatroları yönetmeliğindeki değişim ve “Günlük Müstehcen Sırlar” oyunu hakkında İskender Pala’nın kaleme aldığı yazılar muhafazakarlık tartışmalarını alevlendirmişti. Yeni sezonla birlikte kaldığı yerden devam etti. İki örnek: “Zengin Mutfağı” oyunu Şehir Tiyatrolarının Şubat ayı programından çıkarılırken, Devlet Tiyatrolarında sahnelenen “Çirkin” oyununda “ensest ilişki” ve “grup seks” yapıldığını iddia edildi. İşte bu muhafazakarlaştırma girişimlerini, tiyatronun buna tepkisini ve bu tartışmaların göbeğindeki ülke tiyatrosunun durumunu, Tiyatro Yazarı ve Eleştirmeni Üstün Akmen’le konuştuk.

Geçtiğimiz yıl başlayan muhafazakarlık tartışmaları bu sezonda da devam ediyor. Son olarak Çirkin oyunuyla ilgili çıkan haber birçok tartışmaya neden oldu.

Tiyatroyu her şeyden önce tiyatrocular yönetir, bürokratlar değil ama bunlar böyle olmasını istemiyor. Mustafa İsen’in liderliğinde daha sonra İskender Pala’nın profesör cahilliğinde hem de işi büyüterek muhafazakar sanat diye bir şey tutturdular. Ben sanatın muhafaza edilebileceğini inanmıyorum. Çünkü, sanat coşan, taşan bir dal. Mümkün değil. Sanatın turşusu kurulmaz, konservesi yapılmaz, sanat hep kendini aşan bir eylem. Muhafazakar grubun kendine göre bir sanatçısı yok zaten. Yani bir Necip Fazıl’ı sayabilirsin, bir iki isim daha sayabilirsin ama bir tiyatro yazarı ve şair çok büyük oranda yok zaten. Çıkmamış zaten. Belki bir kusur ama bağnazlıktan kendini saklamış sanatçı. Kendi eserlerini sahneleyeceklerse yok zaten böyle bir şey. Bütün bir sezonu dolduracak, dört tane eser bulamazlar. Bu bir korkudur. Geçen sene İskender Pala, “Günlük Müstehcen Sırlar” oyununda “ben görmedim ama müstehcenmiş” dedi. Sadece ismi “müstehcen” oyunun, kendisiyle alakası yok. Bu sene de “Çirkin” oyununda “ensest ilişki varmış” gibi abuk şeylerle ortaya çıkıyorlar, bu da manşetlere çıkıyor. Sağ basında müthiş yer alıyor. “Vay demek ki tiyatro bizim toplum ahlakımıza aykırı işler yapıyor” diye bir şeyler doğuruyorlar o cenahta. Bu da fevkalade yanlış. Çirkin oyununu izleyen varsa onu hiçbir zaman “ensest ilişki” olmadığını anlar. İzleyip de bir şey söylemişse tiyatrodan hiç anlamıyor demektir, görmemişse zaten çok ayıp bir durum.

SANATÇILAR DÜŞMAN GİBİ GÖRÜLÜYOR

Tiyatroya dair yapılan bu tartışmaların temelinde ne yatıyor?

Tiyatromuzda olumsuz gelişmeler var ama gerek ödenekliler, gerekse özel tiyatrolar direniyor. Bu olumsuz gelişmelerin nedenini iktidarların kültürün gelişmesini ve halkın uyanmasını istememelerine bağlıyorum. Kendileri bu konuda çok cahiller, bugüne kadar sağ tandanslı hatta solcu politikacılardan tiyatroya gidenini gördünüz mü? Yahut resim sergisi, heykel sergisini gezeni gördünüz mü? Çünkü bunların hepsi sanata çok uzak duruyor. Sanatçıları düşmanı gibi görüyor. Şimdiki iktidar bu işi daha da genişletti ve düşmanlığa kadar götürdü. “Tiyatroları kapatalım, boşuna sırtımızda yük taşımayalım” diyorlar. Bu çok zararlı bir durum. Bunlar hiçbir zaman olacak şeyler değil, kendilerine de topluma da zarar verecek yönetim tarzı ve bu konuda ellerinden geleni yapıyorlar.

Şehir ve Devlet Tiyatroları’nın işlevi nasıl olmalı peki?

Şehir Tiyatroları, ödenekli tiyatrolar ve devlet tiyatrolarının işlevleri farklı tabi. Şimdi bunların müze tiyatrosu olması gerekiyor. Özel tiyatroların cesaret edemediği oyunları, Shakespeare, Antik Tiyatroyu sahneye getirmek ve tanıtmak olmalı. Modern oyunu da getirecek, yeni oyunlar da getirecek ama özel tiyatroların beceremeyeceği (beceremeyeceği derken kostüm, dekor, ışık açısından maddi açıdan beceremeyeceğini kastediyorum) büyük prodüksiyonlar, müzikalleri sahnelemeli. Bunlar ne yazık ki çok az oluyor. Devlet Tiyatroları’nın da, Şehir Tiyatroları’nın da, Diyarbakır’dan Sarıyer’e kadar kent Tiyatroları’nın da büyük bir işlev gördüğüne inanıyorum.


NE YAPACAĞIMIZI ŞAŞIRMIŞ DURUMDAYIZ

İstanbul’un çeşitli semtlerinde 30-40 kişilik küçük tiyatrolar var. Bunların işleyişini nasıl buluyorsunuz?

Bunlar 30 ile  60 kişi arası salonları olan tiyatrolar “İkinci Kat”, “The Club”, “Asmalı Sahne” vs. Buralarda birçok grup birleşerek birçok oyun sahneye konuyor. Bunların hepsi in-yer-face oyunlar değil başka tür oyunlar koyanlar da var. Ben bunları son derece yararlı buluyorum. Çünkü benim yaşımda olanlar hatırlayacaklardır. Benim geçliğimde Büyükparmakkapı sokakta Haldun Dormen’in kurduğu bir oda tiyatrosu vardı. Oda tiyatrosundan bugün üstat olan birçok sanatçı bugün oradan yetişmiştir. Bugün böyle tiyatroların çok önemli işlevleri var. Buralardan da çok iyi oyuncular, genç yönetmenler yetişiyor. Ve dikkat edilirse hiçbir oyunda kötü oyuncu bulmak mümkün değil. Hemen hepsi iyi oyunculuk veriyor. Benim bulunduğum ödül jürisinde ne yapacağımızı şaşırmış durumdayız.


YOKLUKLAR İÇİNDE ÇALIŞIYORLAR AMA…

Anadolu’daki oyunları da yakından takip ediyorsunuz. Anadolu’daki tiyatronun durumu nasıl?

Bu sene benim umduğumdan da daha iyi. Önümüzdeki günlerde yine Erzurum’a gideceğim.  Son gittiğim Erzurum’da seyirci müthiş tepki veriyor oyunun sonunda. Oyunun adı “Çıkmaz Sokak Çocukları”. Oyunda Amerika’daki kapitalist düzenin getirdiği bir takım sorunları ortaya koyan bir oyun. Ama seyirci bunu anlıyor, kavrıyor ve tepki veriyor. Harika tepki veriyor tablo tablo… Bu çok güzel bir şey. Salon dolu oynuyor. Eksi 15 derecede evinden çıkıp tiyatroya geliyor. Demek ki televizyona karşı tiyatroyu feda etmiyor. Sivas’ta da öyle gördüm, Diyarbakır’da da keza öyle gördüm. Ben Anadolu seyircisini çok seviyorum. Burada Devlet Tiyatrolarının yaptığı hizmet asla inkar edilemez. Oradaki çocuklar da sanatçılar da birer misyoner tabi ki. Büyük fedakarlıklarla çalışıyorlar. Yokluklar içinde çalışıyorlar ama başarıyorlar da. Hepsini kutlamak lazım.

Peki üniversite tiyatroları ne durumda?

Akdeniz Üniversitesi var mesela, onlar çok başarılı. Geçen senelerde kürsüsü olmamasına rağmen kendi içlerinde bir tiyatro grubu kurmuşlardı ve kendileri festival de yapıyorlardı. Keza bu sene gidip görecem onları da, Selçuk Üniversitesi (Konya) bir festival  düzenliyor, bu da olumlu bir hareket. Bu sene Devlet Tiyatroları yerine düzenliyorlar. Üniversiteler arası bir festival olacak. İyi de olacaktır. Bütün eksikliklere ve yokluklara rağmen Anadolu’daki tiyatrodan çok umutluyum.


AVRUPA’YLA REKABET EDEBİLİRİZ

Avrupa’yla Türkiye’deki oyunları karşılaştırdığınızda arada büyük farklar var mı?

Ben çok büyük bir fark görmüyorum. Teknik açıdan Avrupa tiyatrolarının çok büyük olanakları var.

Teknik açıdan ne gibi farklar var?

Işık tesisatında, sahne tesisatında… Bizim doğru düzgün sahnemiz yok. İstanbul’da opera oynanamıyor. 17 milyonuz diye yırtınıyoruz  koskoca metrepolin operası yok. Böyle bir komiklik olabilir mi? Mümkün değil. Bilerek yapılmıyor. Bizde salon da yapılsa büyük bir zevksizlikle yapılmış ne yazık ki. Bunlar hiç Avrupa’ya gidip bakmıyorlar. Diyarbakır’da bir sahne yapmışlar, çok güzel, salonu da büyük ama büyük salonu başka amaçlarla düşünüyorlar herhalde. Diyorlar ki “ben burada kongre, konferansta yaparım”. Halbuki tiyatro salonu başlı başına bir şey. Diyarbakır’daki sahnede ışık köprüsünü unutmuşlar, sonradan bir ışık köprüsü asmışlar, komik durmuş. Oradaki ışıkçı dedi ki “abi bu kadar oluyor beni eleştirme, ben bununla yapıyorum bu işi” dedi. Hakikaten çocuğa hak verdim. Sonra bir fuaye yapmışlar, morga mı giriyorsun, tiyatroya mı belli değil. Bembeyaz mermerler falan, böyle tiyatro salonu olur mu? Avrupa’ya gittiğinde bir salona girdiğinde müthiş bir ahşap sıcaklığı var, dekoru da ona göre. Roma’da bir operaya gittim. Fuaye’de oyunda oynanmış bütün kostümler sergileniyor. Hangi sene, hangi oyuncu bu kostümü giymiş bunu diye düşünüyorsun. Eğlenceli ve göz zevkine hitap ediyor.

İçerik ve oyunculuklar açısından çok fark olmadığını söylüyorsunuz. Biraz açabilir misiniz?

Oyun açısından çok fark var diyemem. Opera açısından da bunu söyleyemem. Bu sene yazdım. My Fair Lady oyununu izledim. Burada olsa yuhalarız o oyunu. Ben de canını okurum oyunun ayrı mesele. Operaları nispeten iyi. “8 Kadın” oyununu izledim sinemadan da gelme artistler oyunda rol alıyordu. O da çok kötüydü. Avrupa’yla çok büyük oyunculuk farkı yok. Avrupa’yla rekabet edebiliriz.

Avrupalı tiyatrocular Türkiye’yi takip ediyorlar mı? Bu konuda izlenimleriniz var mı?

Bizim durumumuzu gayet iyi takip ediyorlar. Ben Tiyatroları Eleştirmenleri Birliği Başkanlığı yaptığımdan da biliyorum. Hükümeti UNESCO’ya şikayet ettik. Bizim Fransa’daki merkez vasıtasıyla. Buradaki salonların kapatılmasıyla ilgili. Duru Tiyatro el konulması, Muammer Karaca Tiyatrosu’nun kapatılmasını şikayet ettik. Bu kadar salonsuzluk içinde olan salonları da kapatıyorlar. Dünyanın her tarafından tepkiler geldi. “Nasıl olur böyle bir durum” diye. Tabi anlamıyorlar yaşananları. Kültür Bakanlığı olan bir ülkede nasıl kapanır salonlar diye soruyorlar. Bunların dışında oyun yapılarında, oyun seçimlerinde karşılıklı bilgi teatisinde bulunuyoruz.

YENİ OYUN YAZARI ÇIKMADI

Geçen sene kaç oyun seyrettiniz?

Geçen sene 100 civarında oyun izledim.

Öne çıkan oyunlar hangileriydi?

Birkaç oyun var öne çıkan. Sumru Yavrucuk’un “Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi” oyunu, Ayşenil Şamlıoğlu’nun Evaristo’su iyi. “Çirkin” ve “Sessizlik” oyunları güzel.

Dikkat çeken yönetmenler arasında kimler vardı…

Sessizlik oyununda Mehmet Birkiye dikkat çekti. Değişik bir yorumdu. Diğer oyunlardan Inishmorelu Yüzbaşı’da Murat Karasu dikkat çekti.

Oyun yazarı olarak…

Civan Canova ön plana çıktı. Biri “Evaristo” diğeri “Düğün Şarkısı” Kendisi tiyatronun içinden gelme birisi. Hem yönetmen hem oyuncu. Yazarlık yapması da son derce isabetli. Bu Sene Türk yeni oyun yazarı çıkmadı. Ama önümüzdeki senelerde çıkacak umarım.


AKMEN’DEN KISA KISA

Tiyatro: İnsanın aynası Perde: Açıldığı zaman her şey değişir Müşfik Kenter: Kilometre taşı Roma: Güzel kentEvrensel: Benim gazetem Ertuğrul Günay: Eskisi gitti, yenisi geldi Atatürk Kültür Merkezi: Bitmeyen Senfoni

Evrensel

Yorum


işlemi tamamlayınız: