Tiyatronun İki Kuşağı

[Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan haberi aktarıyoruz.] Time Out İstanbul dergisi, tiyatronun usta isimlerinden Genco Erkal ve en yetenekli oyun yazarlarından Yiğit Sertdemir’le konuştu. Yazma ve okuma serüvenlerinden, bir oyunu sahneye koyma süreçlerine iki kuşağın bakış açısı ilgi çekici.

Geçmişten günümüze: Brecht&Genco Erkal

Edebiyat ve tiyatronun iç içe geçtiği 53 yıllık sanat yaşamı… Büyük şair ve yazarların elinde yeniden can bulduğu, Steinbeck, Yaşar Kemal, Can Yücel, Aziz Nesin, pek çok kez de Nâzım Hikmet’i sahneye koymuş, çizgi romandan bile uyarlama yapmış, şiiri tiyatroya taşıyan ilk kişi, Türkiye’de politik tiyatronun peşini bırakmayan bir üstat, Genco Erkal. Neresinden tutarsanız tutun, bir ömürlük hikaye. Biz bu seferlik, ‘Ben Bertolt Brecht’ için bir aradayız. İlk defa 1979’da sahnelediği Brecht’i soruyorum kendisine. Özellikle siyasi duruşuyla tanınan yazarın edebi yanı için görüşlerini merak ediyorum. En büyük özelliğinin ozanlığı olduğunu söylüyor Erkal. Pek çok yazısının da uyaklı olduğunu, nazımlarının çoğunu şiirsel yazdığını, her oyunda şarkıları olduğunu şiirsel bir dille anlatıyor. Ama en çok mizahçı yanından etkilenmiş. Herkes politik yanını görürken, o en ciddi oyununda bile göz kırpan alaycı yaklaşımını sevmiş. Oradan bakmış Brecht’e, ki bu da kabare yapmak istediğinizde yardımcı olacak bir esinlenme. Uyarlama sırasında diğer Brecht oynayan dünya oyunlarından etkilendiğini kabul ediyor Erkal. Ama izlediği çoğu oyunun aslında oyundan çok, resital olduğunu, kendi yaptıkları kabare tarzından uzak durduğunu da ekliyor. “Benim yaptığım, onu bütün bir kurgu içinde; belli öyküsü olan, farklı öyküleri bir araya getiren; mesela savaş karşıtı bir bölüm, kadının toplumdaki yeri üzerine bir bölüm, dünyanın düzeni üzerine bir bölüm, şeklinde birleştirmek. Brecht’in kendi şiirleri, şarkıları yönlendiriyor ama hangi dönemde yapıyorsanız o gün sahneleyeceğiniz hangi konu güncelse ona yöneliyorsunuz. 40-50 yıl önce yazdıkları, bugün yazmış gibi güncel. Nâzım gibi, Aziz Nesin gibi… Büyük yazar olmak bu galiba.” Güncellik mevzu bahis olunca, 1979’da oynanan oyundan bugüne de sahnelemenin değiştiğini öğreniyoruz. O dönem bağnaz Brecht’çi olduklarını açıkça söylüyor Erkal, kostümlerin sade, sahnenin soğuk ve hareketsiz olduğunu. Şimdiyse renkli bir şölen var sahnede. Dekor, kostüm, koreografi, hepsi rengârenk ve uçuşuyor. Geçmişten günümüze değişen seyirci ve sanat algısı etkili olmuş bu değişimde. İçerik de nasibini almış tabii. Brecht söylemlerinden şaşmasa da, dili başka. Şaşaalı Brecht kelimeleri daha insana yakın, sivri dili daha sevecen. Ama Erkal memnun bu değişimden, günümüz seyircisi olarak ben de. Diğer seyircilerden geri dönüşlerse şaşırtmış Erkal’ı. Entelektüel bir çevreye hitap edeceğini düşündükleri Brecht, tahminlerinin ötesinde ses getirmiş. Tabiri caizse ‘popüler’ olmuş. Belli kesim beklentisi, yerini her tür insana bırakmış. Bunu biraz da günümüz tiyatrosunun içinde bulunduğu kaosa bağlıyorum ben, kişilerin tiyatro izleyerek muhalif olmak isteğine. Erkal da katılıyor bana. “80 sonrası etliye sütlüye karışmayan darbe döneminin arkasından herkes korkar oldu, sanattan, kitaptan. Ama şimdi yeni yeni bir moral efektinin filizlendiğini ve politik tiyatroya ilginin arttığını görüyorum. Seyirci muhalif ses duymak istiyor. Muhalefetten beklediklerini bulamadıkları için sanattan bekliyorlar” diyor. Seyirciyi de metnin yanında, metinle harmanladığı, dekoruyla ve yabancılaştırma efektleriyle vuruyor. Sandalyelerden başkaldırı yaratıyor ve devleştiriyor karakteri, oyuncaklardan askerler gösteriyor bizlere, savaşın gerçekliğini sokuyor gözümüze, sorgulatıyor.
Genco Erkal’ın 53 yıllık tiyatro geçmişindeki muhalifliğini pekiştiren, sözünü sakınmayan, çarpan
bir kabare, bir metin ‘Ben Bertolt Brecht’. Dönemin şartları içinde şiirleri, şarkıları yeniden gruplanmış, birbirleriyle ilişkileri yeniden gözden geçirilmiş, matematiği çözülmüş bir oyun. Genco Erkal, sahneye koymadan önce yazarın külliyatını baştan okuyan, hatta tek çevirmenle yetinmeyip birkaç çevirmenden yararlanan bir tiyatro devi. Onun enerjisi, Tülay Günal’ın sesi ve oyunculuğu için bile kaçırılmayacak bir deneyim. www.dostlartiyatrosu.com

Yer çekiminin karşısında Yiğit Sertdemir

Yer çekimi kuralını biliyor diye zıplayıp da havada kalmaya çalışmaktan vazgeçmek istemeyen, tiyatro hayatını hata yapmak arzusu üzerine kurmuş bir adamın ve onun birbiriyle benzeşmeyen ama samimiyetleri aynı olan oyunlar güruhunun hikayesi bu yazı. ‘Bekleme Salonu’, ‘O.B.E.B’, ‘Öldün’, ‘Duydun mu?’, ‘444’, ‘Medeniyet Tiyatrosu’, ‘Fail-i Müşterek’, ‘Surname 2010’, ‘Dertsiz Oyun’, ‘Gerçek Hayattan Alınmıştır’, ‘Barzo ile Konserve’, ‘Katilcilik’… Altında Yiğit Sertdemir’in imzası olan upuzun bir liste. Günden güne evrilen bir yazı geçmişi.
Yazmaya nasıl başladığını merak ediyoruz, uzun söyleşinin bizi beklediğini de o anda anlıyoruz. Altıdan Sonra Tiyatro adıyla başlayan bir geçmişi var Sertdemir’in. İlk oyununu 17 yaşında İTÜ’deki bu ekiple yönetmiş. O zamandan kendi metinlerini yazıp, kendi mekânlarında oynama arzusu varmış içlerinde. Ama henüz alternatif tiyatro diye bir şey yok, bugünün iyi tiyatrocuları Maya Sahnesi’ne sıkışıp kalmış. İşte böyle bir zamanda, ilk oyunlarının hayal kırıklığı olduğunu söylediği, yılda 8 oyun çıkardıkları üretken dönemlerinde, gece tiyatrosu yapma isteğiyle birlikte gelmiş oyun yazma hikayesi de.
Bir şey için, “Yapılamaz” dendiği anda elini o işin altına koyduğunu söylüyor Sertdemir, hayatını hata yapmak, düşe kalka yürümek üzerine kurduğunu… İşte böyle bir süreçte, gece hikayeleri için bir oyun yazmakla girmiş yola. Her Türk genci gibi karalamaları ya da şiir denemeleri olsa da, asıl yazarlığı makine mühendisliğinde okuyor gibi görünürken, tüm zamanını tiyatro topluluğunda geçirdiği bu dönemlerde gelmiş. Zamanla da evrilmiş yazma süreci. Hatta kendisini de değiştirmiş. “O zaman, 2003’te yazmasaydım bugün yazıyor olmazdım” diyor. Yazarken matematik formasyonunun da etkisiyle formüllere boğuluyor olması, bir de yaşadıklarını an be an yazısına aktarabiliyor oluşu ilgimi çekiyor. ‘OBEB’İ yazdığı dönemde HSBC bombalaması, olduğu gün metne girmiş mesela. Bulunmadığı bir yerden yazmaya çalışmamış hiç, ahkâm kesen olmak istememiş. Kurgusal hikayeleri olan metinlerde de, politik içerikli metinlerde de gözlem ve yaşanmışlıklar üzerinden yürümüş hep. Bir de fazla bilginin insanı kısırlaştırdığına inanıp, yazmaya çalıştığı şeyin kurumsal geçmişi, tarihteki yeri gibi sorunlarla boğmamış kendini. Bu nedenle hayal gücü geniş metinler çıktığına inanıyor, hayal kurmayı da kurdurmayı da bunca seven birinin isteyeceği gibi tam da. Yazmaya başladığından beri süreci değişse de bu değişmemiş. Yazmak için oturduğu oyun yerine masadan başka oyunlarla kalktığı da oluyormuş, bol ödüllü bir oyunundan sonra uzun süre yazamadığı da. Ama yazmaktan vazgeçmemiş, moda olan ya da siparişle gelen konulara yönelmekten, kısırlaşmaktan, kendine üstü kapalı sansür yaratmaktan kaçmış Sertdemir. Zamanla dilini de oluşturmuş.
Yazılarında hikaye tadı bulduğumu söylediğimde, destekliyor. Hikaye okuyarak büyüdüğünü söylüyor, roman ya da kuramsal kitapların dışında… Bu yüzden hikayesel dili olması kaçınılmaz. Hikayesi ne olursa olsun, hiçbir oyun yazıldığı gibi sahnelenmiyor Kumbaracı 50’de. Hata yapmanın getirdiği iki sonuçtan, para ve umut kaybetmekten korkmuyorlar. “Kaybedecek bir paramız, umudumuzu kaybetmek gibi de bir lüksümüz yok” diyor Sertdemir. Türkiye’de kendisi gibi tiyatro yazarı olup olmadığını sorduğumuzdaysa bir yaraya parmak basıyoruz: “‘Türkiye’de oyun yazarı yetişmiyor’ lafı yalandır, Türkiye’de yazılan oyunları yönetecek yönetmen yetişmez. Yönetmenler kendi kariyerlerinin peşindedir. Kurumların ve yönetmenlerin tercihi olmuyor yeni yazarlar. En çok da tiyatrocular okumuyor yeni yazarları, metinleri. Şimdi ‘Yetişiyor’ deniyor, çünkü artık sahneye konacak alternatif alanlar buldular kendilerine. Günümüzde yeniye kimse açık değil.. Avrupa doğuyu keşfetmeye çalışıyor, hikaye anlatıcısına yeni yeni bakıyor.”
Yazar odaklı projeleri ‘Altı Üstü Oyun’u soruyoruz biz de. Bir şemsiyenin altında toplanan yazarlar fikrinden çıkmış, bir yazar oluşumu. Projede yer alanların desteğiyle çıkıyormuş oyunlar sahneye. Şimdilik daha önce birkaç oyun yazmış yazarlarla başlamışlar ama seneye çoğalsın istiyorlar, biraz eski, biraz da yeni yazarlarla. Açık Radyo’da da eski kuşak yazarların eserlerini radyoya uyarlıyorlarmış, ki Altı Üstü Oyun da buradan yola çıkmış bir fikir aslında.
Üretim sürecinde kendini dövmekten kaçınmayan, yazdığı ve konuştuğu her cümlenin altı çizilesi bir yazar Yiğit Sertdemir, sanatın dünyayı değiştireceğine inanan romantiklerden. Son olarak diyor ki, “Ben yazabiliyorsam herkes yazar, tek yapmanız gereken yazmaya başlamak.”
www.altidansonra.com

Milliyet

Yorum


işlemi tamamlayınız: