Hiçbir Şey Olmamış Gibi…

Şebnem Sözer

Bugün kişisel ve duygusal yazacağım. Hem mimar, hem tiyatrocuyum ve itiraf ediyorum umutsuzdum. Mimarlar olarak kendimiz anlatıyoruz, mimarlar olarak kendimiz dinliyoruz diyordum içimden; kentsel dönüşüm, kent belleği, koruma kriterleri, insan ölçeği, çevresel ve mimari uyum, vs. vs. Tiyatrocular olarak performans diyorduk, bedenin kırılganlığı/savunmasızlığı ile seyirciyle bağlantı kurmak diyorduk, yazıyor çiziyorduk. Ama bir yandan da ‘kaç kişiye yapılıyor ki bu performanslar, tiyatrocu yapıyor tiyatrocu izliyor’ diyordum içimden.

Birden bir şey oldu. İnsanlar sokaklara çıktı ve sokağa çıkan bu insanlar ‘kent belleği’, ‘mimari kriterler’, ‘koruma kanunu’ demeye başladı. Başbakanımız ‘en ileri mimariyle kentsel uyumu yakalarız, Baroksa Barok, sorun değil, zaten animasyonumuzdaki ağaçları da görüyorsunuz’ dediyse de pek ikna olan çıkmadı. Sokaklar doldu taştı. Sonra temizlik başladı. Önce AKM güzelce temizlenip üzerine Atatürk resmi ve iki yanına iki Türk bayrağı düzgün ve simetrik bir şekilde asıldı. Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’nın temizliği biraz daha uzun sürmüş, zaman almıştı. Çünkü orada kirlilik daha yoğundu. Temizlikten sonra parka yeni ıhlamur ağaçları ve çiçekler dikildi. Neredeyse her şey hiçbir şey olmamış gibi harikaydı. Buralar yeniden kirlenmesin diye kirletebilecek tüm unsurların yolu İstiklal, Dolmabahçe, Harbiye, Elmadağ, Nişantaşı, vb. yönlerde kesildi. Ama Taksim Meydanı nihayet halka açıldığı gece içeri bir şey sızdı, adamın biri sırtında çantası, elleri ceplerinde hiçbir şey yapmadan ve söylemeden meydanda durup AKM’ye bakmaya başladı. Ve bu duruş bizi öyle bir çarptı ki. Polis tarafından çantası sırtından indirilip aranırken, elleri ceplerinden çıkarılıp cepleri boşaltılırken, ‘deli galiba’ diye alay edilirken sürdürdüğü sessizliği, kırılganlığı, savunmasızlığı bize her şeyi bir anda anlattı. Duran ve susan bu adam Taksim’in derlenip toplanıp, temizlenip sanki hiçbir şey olmamış gibi, sanki kimse ölmemiş, komaya girmemiş, yaralanmamış, gözünü kaybetmemiş, günlerce gaz solumamış gibi olağan düzenine devam edemeyeceğini söyledi. Sonra duran adamın yanına yeni duranların katıldığını gördük, Ankara’da Ethem Sarısülük’ün öldürüldüğü noktada bir kadın durmaya başladı, Hrant Dink’in öldürüldüğü sokakta üç kişi durmaya başladı, Beşiktaş’ta ve daha pek çok yerde duranların haberleri ve fotoğrafları geldi.

O kadar yıldır bizden ‘hiçbir şey olmuyor, olmamış gibi’ davranmamız bekleniyordu ki… Reyhanlı’da hiçbir şey olmamış gibi yayın yasağı koyan, Uludere’de hiçbir şey olmamış gibi ‘Uludere Uludere diyorsunuz, her kürtaj bir Uludere’dir ’ diyen, Sivas’ta hiçbir şey olmamış gibi sorumlular zaman aşımından salıverildiğinde ‘hayırlı olsun’ diyen bir başbakan, televizyonda ‘Ethem Sarısülük provokatörlerin attığı taşların başına isabet etmesi sonucu vefat etti‘ diyen bir belediye başkanı, domuz bağıyla insanları bağlayıp canlı canlı gömenlerin hiçbir şey olmamış gibi salıverilmesi, TV reklamında eski gecekondu mahallesi için ‘burası Ayazma, burada altı ay önce hiçbir şey yoktu’ diyerek projesini tanıtan Ali Ağaoğlu, vb. vb. vb. Ama TOMA suyuyla insanların belleği temizlenmiyormuş.

Ben Çankaya’da, Kennedy Caddesi’nde, Bahçeli’de, Tunalı Hilmi’de, İzmir’de, Harbiye’de, Cihangir’de, Kurtuluş’ta oturmuyorum. Burası sessiz, sakin, sokağa çıkan yok, tencere tava çalan da yok, birkaç balkondaki tek tük bayrak dışında hiçbir şey olmamış, olmuyor gibi. Ama dün gece size ne oldu bilmiyorum, ama bana 20 gündür bir görünüp bir kaybolarak varlığını hiç unutturmayan o eski alışkanlık umutsuzluk ciddi bir darbe aldı. Sabah bir fotoğraf gördüm, Sivas’ta eski Madımak Oteli’nin önünde dün gece duranlar olmuş, öylece durup Sivas’ın yeni Bilim ve Kültür Merkezi’ne bakıyorlar. Sonra aklıma geldi, ben Sivas’ta orada olduğunu bilmeden kızlarını kaybeden bir anne-babayla aynı apartmanda oturuyorum.

Foucault diyor ki ‘…suskunluğun ne yazık ki kültürümüzden atılmış şeylerden biri olduğunu düşünüyorum ben. Bir suskunluk kültürümüz yok… Ama…Japonların var. …suskunluğun kültürel bir ethos olarak geliştirilmesinden yanayım’.[1]

Belki de Asya kültürünün bir parçası hala içimizdedir, duran ve susan adamın performansı belki bu yüzden bize bu kadar dokunmuştur. Belki başbakan ve bakanlar ve vali ve belediye başkanı hiç durmadan sanki ‘hiçbir şey olmamış, hiçbir şey olmuyor’ gibi konuşup durdukça o yüzden bu kadar canımız yanıyordur. Belki de halimiz az çok şöyledir:

Sükût eyledim ‘kahrı’ var dediler

Biraz söyledim ‘zehri’ var dediler

Sustum ‘kahrından susuyor’ dediler

Biraz söyledim ‘zehrini kusuyor’ dediler

(Mevlâna Celâleddin-i Rûmî)



[1] Foucault, M. (2000) Stephen Riggins’le Söyleşi, Seçme Yazılar 2: Özne ve İktidar içinde, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s. 124-125.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: