Tiyatroda David Fincher’ı Anlamak Ya Da Anlamamak

Yaşam Kaya

Türkiye Tiyatrosu’nun klasik akademik geçmişine derinlemesine bakıyorum, akıl fikir bir olmuş oyunculuk adına kuram yazan isimlerle yıllarca uğraşıp durmuşuz. Tiyatronun ilerlemesi isimlere tapınarak sürdüğü için seyircinin son beş yıl içinde ödenekli tiyatrolardan soğumasıyla sonuçlanan bir süreç ortaya çıktı. Genel anlamda olumsuzlukların baş göstermesi daha önceki yazılarımda söylediğim gibi, tiyatroyu dahiyane fikirlerle belli noktalara taşıyan yönetmenlerin adını ön plana çıkarmış durumda. Akademik bir ton gereksiz, güncellenmemiş teatral eğitim ancak o eğitimi veren kişileri mutlu eder halde. Eğitimi alan isimlerin üretimlerine baktığımız zaman büyük bir kısırdöngü içinde ülke tiyatrosunun kıvrandığını görüyoruz. Yeniyi aramak yerine eskinin birikimlerine aşırı sadık kalmak değişime kapalı sanat sistematiği oluşturuyor. Tiyatroda son elli yıl içinde ‘kült’ diyebileceğimiz oyunlar neredeyse ‘yok’ düzeyinde. Sinemada ortaya çıkıp ‘kült’ eserler veren isimler neden tiyatroda olmasın? Bu yazıda Türkiye Tiyatrosu’ nu güncel bir dille, yönetmenlerin bakış açısından giderek; seyircinin eylül ayında ‘perde’ diyecek olan sahnelerde neyle karşılaşacağının kritiğini yazıyorum. Ayrıca yönetmenleri yaptıkları işle değil, kişisel beğeni ölçütüne göre değerlendiren tiyatro ödül jürilerinin zavallı hallere düştüğünü enine boyuna aktarmaya çalışacağım.

David Fincher ile Brad Pitt’i Beraber Değerlendirelim

Zamanında Taraf Gazetesi’nde “Her Taraf” adlı aylık kültür-sanat dergisinde sinema ile tiyatroyu birbirine bağlayan araştırma dosyaları yazmıştım. Yazılarımda bana ilham kaynağı olan sinema yönetmenlerinin tiyatrodaki akımlardan ne derece etkilendiğini detaylı biçimde ele aldım. Sinemanın tiyatroyla kurdukları bağ o kadar derin ama tiyatro tam aksine kendi kutusuna kapanmış, sadece bilindik teknikleri tekrar eder halde ortalıkta duruyor. Andrew Dominik, Stanley Kubrick ve Terrence Malick tekniklerini araştırıp yazdıktan sonra David Fincher’e nihayet geldim. Dünya sinema tarihine geçmiş kült ‘Seven’, ‘Fight Club’, ‘Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi’ adlı filmlerle adını duyuran yönetmen, olağandışı konuları ustalıkla seyircisine ulaştırıyor. Brad Pitt’in eşsiz oyunculuğunu bu filmlerden ayrı tutmamalıyız. Popüler sinemanın nesnel gerçekten kopma noktasına geldiği anlarda ortaya koyduğu çarpıcı konular Fincher’ın nasıl bir milat başlattığını bizlere gösteriyor. Ayrıca yönetmene inanmış dünyaca ünlü bir oyuncunun gelmiş-geçmiş oyunculuk algısını ters-düz etmesi ayrı bir olay.

David Fincher hakkında The New York Times’da çıkan bir eleştiride “o, sinemanın altında aradıklarını buldu” açıklamasına yer verilmiş. Sinemanın görünen yüzündeki sığ, basit konuları-teknikleri herkesin görebileceğine işaret eden kritik, yönetmenin farklılığını, ayrıcalığını ilkesel bir noktaya koyuyor. Seyirciyi klasikleşmiş aşk, cinayet, gerilim konularının dışına çıkararak büyük risk alan Fincher, olayların altındaki gerçekleri yakalamayı başardı. Bundan önceki araştırma dosyamda ‘Tiyatroda Entelektüel Sadist Alfred Hitchcock Gerilimi!’ni anlatmıştım. O yazıda mekan sınırlaması içinde sadece bir noktaya çalışan yönetmenin büyük sükse yapan işler gerçekleştirdiğini dile getirmiştim. David Fincher filmlerinde de benzer noktaları yakalıyoruz. ‘Seven’da polis merkezi, ev ve apartman dairelerinde süren kovalamaca, uçsuz bir çölde biterken; Benjamin Button filminde sadece insana odaklı konu mekanı yine sınırlamış. Fight Club mekan değişikliği açısından yine bizi doğruluyor. Bir evde oluşturulan çete mantığı konuyu sığ mekanın içinde eritip, seyirciyi filmin sonunda şaşkınlık içinde bırakmış. David Fincher Sineması oyunculara dar alanlar sunuyor. Olayın ön planda kalmasına bakarak dar alanların onları ne derece geliştirdiğini anlarız. Ayrıca yönetmenin konuyu işleme biçimi kendinden önce gelenlerle çelişiyor. Mesela Türkiye’den örnek vermek gerekirse; Kemal Başar’ın geçtiğimiz sezon yönettiği ‘Hamlet’ oyununu izleyen dar bakışlı eleştirmenler oyun hakkında çokta sevgi dolu cümleler kurmadı. Bende tam aksine, Shakespeare’in bu denli sade işlendiği başka bir oyun görmediğimi, akıl dolu tekniklerin oyunda kullanıldığını yazdım. Peki sonra ne oldu? İngiliz Globe Theatre ‘Kral Lear’ oyunuyla kalktı İstanbul’a geldi, Shakespeare’i sade bir sahnede sade kostümlerle sade biçimde oynadı. Ayrıca mekanı dar tutup olayları ön plana çıkardı. Yani Kemal Başar’ın yaptığının aynısını İngilizlerden izlemiş olduk. Keza Serkan Üstüner’in ‘Tiyatro Yan Etki’ de koyduğu ‘Kurabiye Ev’ oyununu maalesef kültür fukarası eleştirmenlerimiz anlayamadı. Konudaki ters bakış açısı, 21. YY’da yaşanmış gerçekçi öykü, dar bir mekanda olayın ön plana çıkışı, yeni dönem Türkiye Tiyatrosu’nun şeklini ortaya koymuştu.

David Fincher Sineması, dar mekan içinde seyirciyi fazlasıyla şaşırtırken, konuları çarpıcı şekilde, oyuncuları sıradanlığın dışına çıkararak aktarıyor, bu yüzden ‘Kült’ filmler listesine girip Oscar Jürisi’nin beğenisini hiçbir zaman kazanamıyor. Klasikleşmiş algıları yıkmak için uğraşmayan yönetmen, ortaya koyduklarıyla zaten o algıları yerle bir etti. Türkiye Tiyatrosu’nda başarılı çizgi yakalamış çağdaş yönetmenler David Fincher’ın güncel sanat algısından daha çok sistematikler öğrenmeli. Bu sistematiğin ödül getirmediğini bilmek lazım; ama hem sinemada hem de tiyatroda asıl gerçek seyirciyi kazanabilmek olduğu unutulmamalı!

Birgün



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: