Sevgi ile Korku Arasında, Karanfil Tarlasında: “Nelken”

Mehmet K. Özel

pina bausch’un ilk defa 1982 yılında sahnelediği “nelken” adlı yapıtında iki saat boyunca sahneden salona, oyunculardan seyircilere doğru müthiş bir sevgi ve mutluluk arayışı kadar, yoğun melankolik ve iç karartıcı bir atmosfer aktı..

franz lehar’ın “schön ist die welt” operetinden “schön ist die welt, wenn das glück dir ein märchen erzählt” (dünya güzeldir, eğer mutluluk sana bir masal anlatırsa) şarkısıyla başlayan “nelken”de tedirginliğin hakim olduğu bir ortamda; siyah takım elbiseli, otoriter görünüşlü, bizdeki deyişle “başöğretmen kılıklı” bir adamın sahnede hükümran bir havada emirler yağdırdığı, adeta terör estirdiği, önüne gelene pasaportunu sorduğu, eline aldıktan uzun uzun kontrol ettiği, sınamak için sorular sorduğu, üstten bakarak “üzerine doğru dürüst bir şeyler giy” diye aşağıladığı bir ortamda; zaman zaman siyah kocaman bekçi köpeklerinin siyah takım elbiseli sahipleriyle birlikte etrafı kolaçan etmeye çıktığı; yükseklerden aşağıya kendilerini bırakan, birbirleriyle kavgaya tutuşan, diğerlerinin üzerinden atlayan siyah takım elbiseli adamların bulunduğu, tehlikelinin ve korkunun estiği bir ortamda; çocukların anne-babaları tarafından azarlandığı, dövüldüğü, cezalandırıldığı bir ortamda; sahnedeki birisinin hem diğerlerini hem de daha sonra seyircileri bağırarak azarladığı, hizaya sokmaya çalıştığı bir ortamda; sevgi ve mutluluk yeşerebilir mi.. sevgi ve mutluluk o ortama “rağmen” var olabilir mi, var olmaya devam edebilir mi..

yoksa; iki saat boyunca ayaklar altında ezilen pembe-kırmızı yüzlerce masum karanfil gibi karşılıksız sevgi ve mutluluk da hiç bir zaman ulaşılamamaya mahkum idealler olarak kalacak mı..

ama her şeye rağmen; en başta billy holiday’in melankolik sesinden “the man i love” (sevdiğim adam) şarkısını dilsiz alfabesi hareketleriyle “dansa dönüştürerek” sevdiği adamın bir gün geleceğini ümit eden adamın, sonda sahnenin en önüne gelip “rica etsem, herkes kalkabilir mi? tamam, şimdi de benim yaptığımı tekrar eder misiniz?” diyerek önce sağ kolunu sağa doğru, sonra sol kolunu sola doğru açıp; sonra sağ kolu göğse doğru kapatıp, solu da aynı şekilde yaptığı hareketi seyircilere bir kaç tekrar ettirdikten sonra; sahnedeki dansçılar salona inmeye başlayıp bu hareketi yaparak seyircilerle kucaklaşmaya başladığında; yani aslında bu ilk anda soyut gibi gözüken koreografinin aslında iki insan arasında gerçekleşebilecek en masum ve şefkatli birleşmenin, yani kucaklaşma hareketinin ta kendisi olduğunu fark ettiğinizde yüzünüzde oluşan mutluluk ve gülümseme; arkanızda kalan o iki saat boyunca sahnede izlediğiniz terör ortamının korku yüklü ve köşeye sıkıştırılmış hissinden geriye sadece belli belirsiz kırıntılar kalmasını sağlar mı..

yoksa; bu en saf haliyle ve en basit şekliyle kucaklaşma bile geride kalan zorlu mücadelenin izlerini silmeye kadir değil mi; değil sanki, çünkü iki saat boyunca sahnede gördüklerimiz aslında içinde yaşadığımız dünyanın olağan hali; çocukluk zamanlarımızın masumiyeti, serbestliği ve korkusuzluğu ile, yetişkinliğimizin baskısı, kuralcılığı ve korkuları arasında gidip gelerek ömürlerimizi süren ve tamamlayan insanlarız bizler de..

arasız sahnelenen “nelken”in ilk yarısı boyunca, üzerlerinde arka fermuarları çekilmemiş, bağları bağlanmamış kadın elbiseleriyle erkek dansçıların, toplumsal olarak onlara atfedilen cinsiyetin kıyafetlerini taşımıyor olmanın, yani bir nevi kuralları yıkmış olmanın özgürlüğünün getirdiği tedirginlik kadar; ancak çocuk masumluğuyla yapılabilecek bir şeyi, yani annelerinin veya ablalarının kıyafetlerini giymiş olmanın verdiği oyunsu heyecanla da karanfil tarlasında yarım daire çizecek şekilde yarı amuda kalkarak dönmeleri ve onları kovalayan siyah takım elbiseli adam sahneye girince ayağa kalkamadan, el ve ayakları yere değecek şekilde kaçışmaları, çocuksu bir oyun kadar ötekileştirilmiş varlıklara da gönderme yapıyor. bu tablo hüzünlü ama aynı zamanda seyredeni güldüren,  mutluluk veren bir özelliği de var. benzer şekilde, seyirciyi iki duygu arasında sallayan bir tablo ise: yapıtın hemen ilk sahnelerinin birinde karanfiller daha çiğnenmemişken, çıplak göğsünün önünde akordeon taşıyan, üzerinde sadece beyaz bir külot olan kadının sessizce ve yavaşça sahne önüne gelmesi, etrafa ve uzaklara bakınıp dönmesi, tekrar gelmesi ne kadar melankolikse, aynı kadının sonlara doğru tekrar gelip etraftaki tarumar olmuş karanfilleri görünce seyircilere dönerek ve müthiş bir mutluluk duygusuyla söylediği “yakında yeniden bahar gelecek…” sözleri bizlere umut aşıladı, adeta kanatlandık.

evet, “pina” filminin açılış ve kapanış sekansı “nelken”in sonundan alınma: “yakında tekrar bahar gelecek, çimenler yeşerecek, kısa boylu çimenler, sonra yaz gelecek ekinler büyüyecek ve güneş açacak, sonra güz gelecek, yapraklar düşecek ve kış, sonra tekrar bahar, yaz, güz ve kış…” bu sözleri betimleyen hareketler, aynı “the man I love”ı dilsiz alfabesiyle dans eden adamınkiler kadar basit ve etkili. bu hareketler insanı o kadar mutlu ediyor ki, gösteri sırasında etrafımda birçok seyircinin dansçılarla birlikte bu hareketleri yapmaya çalıştıklarına tanık oldum; sadece tanık olmadım, ben de yaptım..

“nelken”de bol bol çocuk oyunları, anıları, şımarıklıkları vardı; bol bol yetiştin kuralları, emirleri, azarları vardı; ikisi bir aradaydı.

10 dakika boyunca bütün dansçıların çocuksu bir mızıkçılık, heyecan ve eğlenceyle “un, deux, troi soleil” oynamalarını seyrettiğimiz gibi; gösteri boyunca hep boş bırakılmış sahnenin merkezine, etrafında korumaları ve köpekleriyle gelen siyah takım elbiseli “ağır” adamın hepimize “iyi yeni yıllar” dilemesine tanık olduk. schubert’in “ölüm ve genç kız” dörtlüsünün 15 dakika süren ikinci bölümünün altlık olduğu sekans ise “nelken”in kreşendoya ulaştığı andı; üst üste bindirilmiş üç-dört olay aynı anda sahnede gerçekleşirken hem bir koltukla yapılabilecek en estetik koreografiyi izledik hem 6-7 metreden kartonların üzerine atlayan dublörlerin yarattığı tehlikeyi hissettik, bir yandan dansçılar en arkadan öne doğru kollarını iki yana açarak ve sevgi hakkında sözler haykırarak üzerimize doğru gelirlerken, bir yandan kaygılı bir kadının oğluna yakarış çığlıklarıyla kulakzarlarımız delindi; her şey üstüste bindi, çoğaldı; sahneden salona inanılmaz bir enerji aktı; herhalde schubert’in “ölüm ve genç kız”ı hiç bu kadar radikal bir şekilde kullanılmadı…

“nelken” bir yandan da sanki pina bausch ve dansçılarının klasik bale ile hesaplaştıkları bir yapıttı. 1982 tarihli bu yapıttan önce sahneledikleri yüzünden eleştirmenlerden ve seyirciden “bunun neresi dans?” eleştirileri aldığından olsa gerek; özgün hali dominique mercy tarafından canlandırılan ünlü sahnede “hangi hareketi istiyorsunuz, pirouette mi, tamam, kaç tane, işte pirouette; le grand jete mi istiyorsunuz, buyrun size la grand jete..” diyerek klasik balenin tipik zor hareketlerini yaparken bir yandan da, kendi parodisini yaratırcasına, nefes nefese kalmış bir şekilde “tamam, daha mı istiyorsunuz, ama şu anda çok yoruldum, yapamam” gibi açıklamalarda da bulundu.

son sahnede ise, dansçılardan bazıları kolları yukarda birleşmiş port de bras poziyonunda yavaş yavaş sahneye gelirken, bir yandan da neden balerin/balet olduklarını anlatırlar; aralarında o kadar alakasız nedeni olanlar vardı ki! birisi bir kaza sonucu oluşan duruş sorunu çözülsün diye başlamış, diğerinin ki tesadüfmüş, bir diğeri dans etmenin konuşmaktan daha kolay olduğunu düşünüyormuş, başka biri “diğerlerinden farklı olmak istediği” için baleye başlamış; bir balerine aşık olduğu, “uyuyan güzel”i seyrettiği için dansçı olanların yanısıra böbürlenen bir edayla “yuvadan beri her zaman dans ettim” diyeni de vardı.

pina bausch’un her yapıtından mutlaka kullandığı yabancılaştırma efektleri “nelken” boyunca serpiştirilmişti. ilk sekansta dansçıların seyircilerin arasına inip, onları kendilerine eşlik etmeye davet edip, salondan çıkarmalarıyla başlayıp, son sekansta herkesi ayağa kaldırıp kucaklaşma hareketi yaptırmaları arasında; michael’in yorulduğu bir anda ön sırada bir koltuğu gösterip yandaki seyirciye “burası boş mu” diye sorup oturması, daphnis ile christiana’nın ön sahneye gelip seyircinin birinden fotoğraf çekmesini istemeleri, michael’in seyircilere bağırarak “siz orada esniyorsunuz, ama benim burada bacaklarım ağrıdan ölüyor”, “gülünecek bir şey yok, siz bunun da yapıtın bir parçası olduğunu zannediyorsunuz, evet öyle, ama…”, “size bayan vanieri’yi getirdim, o devam edecek, hem genç hem güzel, size daha fazla eğlendirir…”, paul’ün “beni ararsanız kantindeyim” deyip çıkması ama hemen biraz sonra tekrar sahneye gelip “döndüm, çünkü kantin kapalıymış” demesi gibi…

1982’de toplulukta bulunan dansçıların özgeçmişlerindeki anılardan, dünyanın o günlerdeki halinden etkilenerek – özellikle topluluğun o dönem dansçı-tiyatrocularından jan minarik’in ağırlığı hissediliyordu –, pina bausch’a verdikleri cevaplardan ortaya çıkan bir yapıt, 30 yıl sonra hala anlamlı olabilir mi?..

olmaz olur mu! yakın zamanda ve özellikle şu günlerde avrupa’da ve almanya’da tartışılan en önemli konu afrikalı kaçak göçmen ve mülteci politikasıyken, almanya devlet televizyonlarında afrikalıları kabul ederek mi yoksa kendi ülkelerindeki şartları düzelterek mi onlara daha faydalı olabiliriz gibisinden tartışma programları düzenlenirken; sahnede otoriter bir adamın önüne her gelene pasaportunu sormasının, uzun uzun sayfalarını çevirerek incelemesinin ve bazılarına hayvan taklitleri yaptırarak aşağılamasının anlamı herhalde had safhada güncelleşmiş olsa gerek.

….

“nelken”i de ilk defa 2004’te seyrettim. tabii ki dominique mercy, lutz förster, nazareth panadero ve “thusnelda’nın dadısı” helena pikon dans ediyorlardı.

“nelken” o zaman barmen operası’nda değil, sahnesi daha geniş olan schauspielhaus’ta sahnelendiği için de, bu seferki gibi sahneye sıkışmış da değildi.

şimdiki “nelken”lerle o zamankini karşılaştırınca, maalesef o zamankinin etkisi daha ağır basıyor. mercy ve förster’in dans etmesi ve geniş sahneli bir tiyatroda sahnelenmiş olması büyük etkenler tabii ki ama sanki, mercy’nin bir söyleşide “pina her seferinde seyircilerin arasında oturur bizi seyrederdi, biraz da onun için dans ederdik” dediği gibi, pina bausch’un artık seyirciler arasında olmayan gözünün eksikliği, sanırım sahnedeki performansın kalitesinden hissediliyor.

perşembe’den pazar’a sahnelenen “nelken”in perşembe-cuma ve cumartesi akşamları izledim. bence sahnedeki en iyi performans cuma gecesi, salondaki en iyi performans ise cumartesi gecesiydi. zaten ilk, cumartesi akşamlarının biletleri tükenir, dokuz yıldır edindiğim izlenim ise cumartesi seyircisinin daha “ateşli” ve “hazır” olduğudur. örneğin; “lütfen kalkar mısınız” ricasına ikiletmeden cevap veren cumartesi seyircisi idi; hatta, kucaklaşma seansı bittikten sonra oturmayıp, sahnede tekrarlanan “bahar, yaz, güz, kış” koreografisini ayakta izleyip, bir de müziğe göre tempo tuttular, uzun süre koltuklarına geri oturmak da istemediler.

üç akşamki genel seyirci izlenimim ise; 5-10 yaşındaki çocuklardan (ki hiç ses çıkarmadan ve sıkılmadan izlediler, öncesinde sahnedeki karanfillerin önünde fotğraf çektirdiler), fuayede duyduğum flemenkçe, ingilizce, fransızca, ispanyolca sohbetlere, beyaz saçlılardan genç çiftlere ve azımsanmayacak sayıdaki eşcinsellere pina bausch’un yapıtlarının çok geniş bir seyirci yelpazesine sahip olduğu; burada gittiğim diğer dans ve tiyatro gösterilerinde rastlamadığım kadar geniş bir yelpaze bu. Ve ne güzel ki bu geniş yelpaze her akşam ayakta alkışlayarak -ki pek öyle kolay kolay ağaya kalkmıyor almanya seyircisi- dansçıları ve dört dublörü defalarca selama çağırdılar..

Danzon



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: