Tiyatro Nefes’in “A’mak-ı Hayal” Oyunu

Savaş Aykılıç

Tarih : 07.12.2013.Yer: Küçükçekmece Cennet Kültür Merkezi.

İstanbul’umuzda yeni kurulan bir tiyatronun (Tiyatro Nefes),ilk oyununun (A’mak-ı Hayal) galasındayız.

Oyun öncesi eserle ilgili bilgilerimizi yokluyoruz. A’mak- Hayal (Derin Hayeller), 1865-1914 yılları arasında yaşamış olan Türk Mutasavvıf ve düşünürü Filibeli Şehbenderzade Ahmet Hilmi’nin ünlü eseri.

Derin ve derun, düşsel ve düşünsel, tasavvufi ve oldukça mistiki (mytik, mistik, mistake:) eseri sahneye aynı zamanda Tiyatro Nefes’in Genel Sanat Yönetmeni de olan yazar ve eleştirmen Hüseyin Sorgun uyarlamış.

Aynı zamanda, görünen o ki, ekibi de o bir araya getirmiş. Oyunun yönetmeni, İstanbul Büyükşehir Bld. ,Kültür A.Ş., Gösteri Sanatları Merkezi (GSM)’nin düzenlediği 11.Üniversitelerarası Tiyatro Festivali “En İyi Oyun”(Babil Cennet Kent-Hacettepe Üniversitesi Tiyatro Drama Topluluğu)ödülü sahibi genç bir sahneye koyucu : Öncü Alper.

Hüseyin Sorgun, bilindiği üzere, söz konusu festivalin ve GSM’nin de Genel Sanat Yönetmeni.

Oyunda rol alan gençlerin çoğu GSM Oyunculuk Kursu mezunlarından oluşmuş. Onlara yine yukarıda anılan festivalden tanıdık isimler (Yıldız ve Marmara Üniversitesi Tiyatro Kulübü’nden) Ürüncan Keskin, Murat Coşkun vb. eşlik ediyor.

Oyunda Aynalı Baba’yı ise İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı mezunu, sinema ve dizi film oyuncusu “ağabeyleri” ; Mürşit Ağa Bağ canlandırıyor.

Ve işte o büyülü an…Üçüncü gong/zil…ve perde…Perde ? Perdeye bir nokta ışık yansıyor ve karanlıkta bir “ah” ; düşme –kalkma sesi !…Ve oyunun kahramanı ,Genç Üniversite Öğrencisi , Raci (Ahmet Saka) beliriyor sahnede.

Bir oyuncu sesi fiziği jestleri ile bu kadar mı yakışır sahneye !… Babasına sesliyor.(Sesi ekolandırılarak yankılansa mıydı acaba ? Ne de olsa bu “ön oyun”un “son oyun”unda o “baba” , mistik bir babaya dönüşecektir nasıl olsa…)

Oyunda zaten bu “baba”yı aramak ve bulmak üzerine kurgulanmış. Baba ; vahdet-i vücud ; evrenin /her şeyin bir tek’te ; tek-bir’ de;elif’te ; Tanrı’nın görünen tüm zıtlıklarda ve yaratılan her şeyde görünmesi;yansıması;”yaradılanı severiz yaradandan ötürü”; Batıni ve zahiri (öz ve biçim ; içkin ve dışkın); gayyip ve tayyip ; gayyada ve havvada ; insanın ve evrenin tümlenmesi ; bütünlenmesi; bir’leşmesi…

Eserdeki mey düşkünü, oyunlaştırmadaki “aşkın gerçeği” arayan genç üniversiteli Raci’nin, oyunun sonunda bulacağını oyunda başında kaybetmesine de şaşmamak gerek dramatik açıdan… Bu yüzden olsa gerek genç Raci, okuduklarından, mistisizmden, yorulmuş, bunalmış, beyni bir çöplüğe dönüşmüş,adeta aklını ve inancını kaybetmiştir…

Oyun boyunca çıktığı Doğu’daki egzantirik, egzotik ve ezoterik iç yolculukları sonunda o da nihayet hidayete erecek, mevlasını bulacaktır…

Bu iç yolculuğundaki en büyük düşmanı; karşıt güç ; nefsidir ki bu nefisi şeytan melek karışımı kostümlü bir nefise (Ezgi Özyürekoğlu) canlandırır sahnede.

Raci bu sergüzeştlerinde/maceralı yolculuklarında “Yokluk Tepesi” , “Temaşa Bayramı” ,”Arifler Meclisi”,”Anka Kuşu”, Hürmüz ile Ehrimen” vb. aşamalardan geçerek Yunus Emre gibi pişe pişe olgunlaşacak,insan-ı kamil olacaktır…

Oyun sadece bunu aktarıp anlatsaydı bile böyle bir eserin tiyatro sahnesine kazandırılması bile başlı başına takdire şayandı. Oysa ne oyunlaştıran ne de yönetmen bununla yetinmemiş, yetinememiş,eserin anlattığı konuları diyalektik bir yöntemle , karşıtları/zıtlıkları ile ele alarak konuyu günümüze ,dönemimize,çağımıza taşımışlar ve  derinleşmişler…

Oyun bir yandan yukarıda zikrettiğimiz konular babında akarken aynı anda sahneleme ve oyunculuk tarzı ile “mistik” , “mistisizm”,”mistik olan ve olmayan”,”mistiğin Hollywood ve Bollywood alımlanması ve bunların paradilerinin yapılarak sorgulanması” vb. izleklerle kendimizi, çağımızı,”dünyamız”ı sorguluyoruz…

Şimdi “Tüm dünya bir panayırdır; bir eğlencedir”…Afişteki şaman-sihirbaz-illüzyonist-büyücü-Sam Amca-Doğu-Batı sentezi şapkalı aynalı Prespero’nun “bir oyunu mu bu” bize… “Yıktı perdeyi ,Kırdı aynayı…Reklamlar,cindy bebekler,fastfood kültürler,illüzyon yaşantılar…

Oyunun finalindeki mistik baba’nın cama/belki de insana-evrene can/nefes vermesi sahnesi ise her şeyin ötesinde etkileyici ve büyüleyici idi ki salt bu sahneyi izlemeye gidilir…

“Işık,biraz daha ışık” demiş ya öte perdeye geçerken Goethe ; ben de oyunun sonunda “illüzyon ; biraz daha illüzyon !…” diyordum içimden…Oyun boyunca oyuncular illüzyon kırıyorlardı Epik Tiyatro’da ya da Geleneksel Tiyatromuzdaki gibi de “yeterince” illüzyon yaratılmadan kırılan illüzyon ; televizyonun –kurgunun-yalanın-hayalin-aldatmanın-sahtenin-yüzeyselin gündelik hayattaki illüzyonunu anmak-anlamak ve yakalamak için yeterli olmayabilir diye endişeleniyorum bir an.

Neyse ki oyunun sonundaki alkışlar beni haksız çıkarıyor da rahatlıyorum oyun adına.Ve umutla doluyorum.Bu daha başlangıç…Bekleyin ve görün daha iyileri gelecek bunun ardından.

Hoş geldin Tiyatro Nefes!… Hoş geldin Amak’ı Hayal !… Bizi zenginleştirdin… Ezberlerimizi bozdun… Yeni ufuklar açtın, bakış açılarımızı değiştirdin…

Tebrikler ve üç kere bravo bravo bravo !…

Oyunun Künyesi:

Yazan: Filibeli Şehbenderzade Ahmet Hilmi

Oyunlaştıran ve Genel Sanat Yönetmeni: Hüseyin Sorgun

Süpervizör: Mevlana İdris

Yönetmen: Öncü Alper

Dekor ve Kostüm Tasarımı: Gökhan Özdoğan

Müzik: Kerem Meriç

Işık Tasarım: Melih Akif Haroğlu

Hareket Tasarımı: Mustafa Koca

Yürütücü Yapımcı: Sultan Ertuğrul

Yapımcı: Hasan Işık

Oyuncular :

Mürşit Ağa Bağ

Ahmet Saka

Cihat Suvarioğlu

Birce Yörükgil

İsmail Emre Biliciler

Özlem Akarsu

Ceyhun Svilmiş

Müge Küçükyılmazlar

Candaş Çetinkaya

Ürüncan Keskin

Murat Coşgun

Ezgi Özyürekoğlu

Teknik Ekip :

Sahne Amiri: Özlem Akarsu

Ses Kumanda: Mesut Tepe

Işık Kumanda: Mustafa Altındeğer

Kostüm: Ayşe Taştemel

Dekor: Baran Dilek ve Nuri Köseoğlu



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: