Tiyatroyu Darağacına Çekmek

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Hakan İsmail Şiriner

Hegel yaşadığı çağı tekamül’ün son evresi kabul ediyor ve tarihin, tinin sonunu ilan ediyordu. Artık sanat yapmıyor, sanat üzerine düşünüyoruz derken de erken bir salvoyla ‘sanatın sonu’nu satır aralarına gizliyordu.  Nietzsche “Tanrı öldü” diyerek Tanrı’nın sonunu ilan etmişti; Fukuyama ise alternatif bir rejimin bulunmadığını ve bir ekim devrimi beklenemeyeceğini öne sürerek “Tarih’in sonu”nu.

Adorno, o ünlü “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” diskuru ile bir anlamda şiirin sonunu ilan ediyordu. Arthur Danto Hegel’e dayanarak “Sanatın Sonundan Sonra” adlı çalışmasını gün ışığına çıkarıyor ve Donald Kuspit ise özellikle sanatın metalaşması ve sanatçının tacire dönüşmesi üzerinden bir başka son yaklaşımı getirerek 21.yy eşiğinde sanatın tarihini tamamladığını belirtiyorlardı. Yakın zamanda ise endüstriyel tasarımın önemli ismi Philippe Starck verdiği bir röportajda “tasarım öldü” demekte.

Post-modernite ile birlikte özellikle sanat alanında beliren açmazlar, nitelik ve tanımlama yitimine yol açınca, son verme ve sonlandırma tutumu sıklıkla dillendirilmeye başlandı. Karşı karşıya kalınan her gelişme ile birlikte eski olanın yaşam hakkı ilga edilerek ona cenaze seremonileri düzenlendi. Örnekse sosyal medya ve haber bloglarının ardından basılı gazetelerin, elektronik kitapların ardından da basılı kitapların sonunun geldiği yaygın kanı durumundadır. —Daha toptancı bir yaklaşım: Rene Guenon “Modern Dünyanın Bunalımı”nda ‘dünyanın sonu’ düşüncesinin birçok insanda saplantı haline gelmesinin kesinlikle bir rastlantı olmadığını söylüyor. Baudrillard’ın sayrıl bir toplumsal aklı imlediği o sözü burada anmak gerek: “Batı, kendi ölümünü hayal etmekten daima büyük bir heyecan duymuştur.”

Kuşkusuz bu son/luluk düşüncesinin çağın yücelttiği kullan-at ve tüketim kültürü ile doğrudan ilişkili olduğu; en azından toplumsal zihinde bilinçaltına itildiği ve dışavurum gerçekleştirdiği göz ardı edilmemelidir. Öte yandan bu son/luluk ve simgesel öldürme felsefesinin phoenix miti ile doğrudan bağının olduğu çıkışlarda gözlemlenmiştir —Sanat öldü yaşasın sanat.

Batının ilerleme politikasını kendine mal etmeye çalışan ve yüzyılı aşkın süredir oradan teori ihraç eden Türkiye tabi ki Batı modernizasyonunun geçirdiği buhran ve bunaltıyı da içselleştirmekte -her konuda olduğu gibi geç de kalsa- geri kalmayacaktır.

Sözgelimi, bir yasa tasarısıyla tiyatroyu darağacına çekmenin, Peter Brook’un kavramsallaştırdığı, tiyatroyu başat işlevinin dışına çıkaran “ölümcül tiyatro”yu gömerek yerine bir çağcıl tiyatro yaratmak gibi soy anlamları bulunmamakta. Aksine tiyatronun seçkin ve karşıt kimliğine darbe indirerek onu yaşayan ölü konumuna getirme gayretini taşımakta, giderek bağlayacağını düşündüğü yaşam ünitesinin fişini çekmeyi arzulamaktadır. Devlet, toplum içinde fısıltı halinde dillenen tiyatro öldü söylemini, tiyatroya resmi bir ölüm raporu hazırlayarak gerekçelendirme girişiminin eşiğindedir.

Unutulan ve/veya atlanan: Kadim zamanlardan Post-modern zamanlara, tiranların elinden sıyrılmış, kilise babalarının ve engizisyonun hışmından kurtulagelmiş tiyatronun insan soyu devam ettikçe yaşayacağı hakikati. Homo-ludens, varlık’ı kelimenin tam anlamıyla temsil edendir ve bu temsiliyet, kurum/kuruluş sınırlarına ya da belli başlı çatı altlarında dizginlenemeyecek aşkın iradedir. Zira özünde varlığın, varoluştan bu yana taşıdığı ortak ve dolaysız kuvveti barındırmaktadır.

Bir süredir Tiyatro ve Opera’ya kefen biçme telaşında olanlara, Nietzsche’nin “Şen Bilim”de dile getirdiği o yakıcı soru yeterli olur mu? – “Tanrı öldü! O’nu öldüren biziz! Bütün katillerin katili olan biz, şimdi nasıl avunacağız?”

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Hakan İsmail Şiriner

Yanıtla