En Zayıf Halka İnsan Yapılmayan Yatırım

ali dusenkalkarOyuncu ve yazar Kazım Güçlü’nün Bursa’da Meydan Gazetesi için geçtiğimiz hafta Bursa Devlet Tiyatrosu’nda prömiyeri gerçekleşen “Kanlı Nigar”ın yönetmeni Ali Düşenkalkar ile yaptığı söyleşiyi yayınlıyoruz.  

“Her şey sarpa sardığında, yalnızca komedi işe yarar” diyor S. Zizek. Bir komediyi ayağa kaldırmak için Bursa’dasın. Sarpa saran şeyler mi var? Bir başka ifadeyle ahval ve şerait senin tarafından nasıl görünüyor?

Benim bir oğlum var. Benimle birlikte Türkiye’de yaşıyor. Sanırım oğlumun daha iyi, daha güzel, daha aydınlık günleri görebilmesi için üstüme düşen vazifeler var. Bu yüzden ahval ve şerait hep iyi olmalı diye düşünüyorum. Evet, yaşadığım güne dair tedirginliğim oldukça… Üstelik bir parça da yorgun hissediyorum. Ama boşunalık duygusuyla hayat sürmenin de bir anlamı yok. Mesleğim tiyatro ve ülkemde tiyatroya karşı gitgide kabalaşan hatta zaman zaman saldırıya dönüşen politik bir mevzi alış söz konusu. İşte böyle anlarda, yabancılaşıp, niye tiyatro yaptığımı sorguluyorum. Daha başta hiç hayatımda olmasa idi, diye düşünüyorum. Bir yenilmişlik duygusuna savrulmayla savrulmama arasında asılı kaldığımı hissediyorum çoğu zaman. Tam çaresiz olduğuma inanacağım anda, işte tiyatronun o umut aşılayan yüzü gülümsüyor bana. Bir umutla yeni bir oyunun provasında buluyorum kendimi.  Bir de bakıyorum ki, tüm cömertliğiyle, o anarşist tavrından birazını ödünç vermiş bana tiyatro. Sırtımdan görünmez eliyle itiyor beni. Umut hep var yani… Ahval ve şerait de iyi olacak tabi ki…

İNSAN TÜKENMEDİKÇE…

Ahval ve şeraite dair iki kelam etmek isterim izninle: Bir mülakatta “Halimiz, kırkıncı kattan düşen ve geçtiği her katta ‘buraya kadar her şey yolunda’ diyen adamınkine benziyor.” diyor Tuna Kiremitçi. Düşüyor olmamız kesin. Bir de, buraya kadar her şey yolunda diyor olmamız… Ama kaçıncı katı geride bıraktığımız muamma… Ne dersin, çakılacak mıyız?

Benzetme güzel. Biraz önce umuda dair söylediğim şeyler sanırım buna bir yanıt olsa gerek. İnsan tükenmedikçe, umut da tükenmeyecektir.

Enseyi karartmamakta fayda var diyip, sözü Bursa’ya ve kentin tiyatro yaşantısına getirmek istiyorum. Yüz akı bir festival yaşadık geçen yıl: Uluslararası Balkan Ülkeleri Tiyatro Festivali. Devlet Tiyatrosu’nun Sanat Yönetmeni Arzu Tan Bayraktutan yenilikçi düşünceleriyle tanıdığım bir tiyatrocu. Sen de klişeleri kırma çabasında olan bir tiyatro adamı profili çizdin hep. Uyumlu bir birliktelik olduğunu düşünüyorum. Nasıl buluyorsun Bursa Devlet Tiyatrosu’nu ve dolayısıyla kentin kültür ve sanat ortamını?

Bursa kenti tiyatroyu hala taşıyıp, yaşamsal bir gereksinim olarak hissetmekte… Devlet Tiyatrosu’nun yanında, Bursa Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu, Nilüfer Belediye Tiyatrosu ve bu tiyatrolara ek olarak Senfoni Orkestrası ilk aklıma gelenler. Bir kentin zenginliği bu tür sanat kurumlarıyla ölçülür aynı zamanda. O halde Bursa’ya zengin bir kent diyebiliriz. Bursalılar bu kurumları bugüne kadar yaşatıp taşımışlar. İş bize düşüyor. Kente layık olmak ve izlenesi, alkışlanası işler yapmak. Şu an Devlet Tiyatrosu’nda bir oyun yönetiyorum ve tiyatromdan, çalışma arkadaşlarımdan çok memnunum. Tabi ki daha önce defalarca buluştuğum Bursa izleyicisinden de… Bursa Devlet Tiyatrosu oyunlarının doluluk oranının neredeyse yüzde yüz olduğunu biliyorum. Hatta Devlet Tiyatrosu bünyesinde yer alan Oda Tiyatrosu’nun biletlerinin, daha satışa çıktığı birinci saat tükendiğini de… Sevgili Bursalıların tiyatrolarını ne kadar sahiplendiklerini gösterir bu. Devlet Tiyatrosu Sanat Yönetmeni arkadaşım Arzu Tan Bayraktutan’la ilgi de şunu söylemek isterim. Sanat ortamında benim karşılaşabileceğim engelleri kendiliğinden ortadan kaldıran bir bürokrat profili çiziyor. Bu da hep özlemini duyduğumuz bir yönetim anlayışının tezahürü tabi ki… Uyumlu birliktelik tespitin çok yerinde… Bu uyuma katkısından dolayı buradan kendisine teşekkür ediyorum.

“Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” oyununda yönetmenim oldun. O günden beri seni takip etmeye çalışıyorum. Sinemasal düşünüp, tiyatronun konvansiyonlarıyla izlenilesi bir evren yaratıyorsun oyunlarında. “Doktor Jivago” romanıyla yeni bir üslup ortaya koyan Pasternak, çağın gelişimine kayıtsız kalmadığını, “Çağdaşlarım gibi yazmama kararına borçluyum her şeyi” biçiminde ifade ediyor. Çağdaşlarımız gibi oyun yönetmemeyi denemeliyiz desem, haddimi fazlaca mı zorlamış olurum?

Ülkemde neyle beslendiysem, ustalarımdan, büyüklerimden ne öğrendimse, yaptığım işlere kendiliğinden akseder. Ama bir farkla, Ali Düşenkalkar’a özgü bir süzgeçten geçerek. Çağdaşlarım gibi yapma ya da yapmamaktan ziyade, tekrara düşmeme kaygısıdır daha çok yaşadığım. Bunu da bir ölçüde başardığımı sanıyorum.

Uzun zamandır izlediğim oyunların neredeyse tümünde, bir “ortalamayı aşamama” sorunu var. Çağın gelişimi karşısında etkisiz kalmış paradigmalarla yetinme düşüncesi ve çabasının bunda etkin olduğunu düşünüyorum. Diğer yandan da bağımsız tiyatroların yenilikçi çabaları söz konusu…  “Ortalamayı aşamama” sorunu nasıl aşılacak desem?..

Ortalamayı aşmak gibi bir zorunluluğumuz var, evet… Yanı sıra estetik bir eser koyma mecburiyeti… Diğer yandan suya sabuna dokunacaksınız…  Tüm bunların üstüne, klişeyi de kırdınız mı, vasatı aşma yönünde çok ciddi bir adım atmış olursunuz. Yani istendiğinde o ortalama aşılır. Senden beklenen çabayı göster yeter ki…

Övgüden müteşekkil bir eleştiri geleneğinin hâkim olduğunu düşünüyorum tiyatromuzda… Giderek de etkisini hissettiriyor bu… Öte yandan tiyatromuzun uluslararası arenada bir türlü iddialı ve özgün bir yer edinemiyor olmasına rağmen, bu kadar çok dağıtılan ödülü de garipsiyorum. Ancak reddedildiğinde itibar kazandıran ödüller türedi maalesef… Tiyatromuz ödül mezarlığına dönüşmek üzere neredeyse… Bu kadar çok ödül, neredeyse yapımların PR’ına dönüşen eleştiri ve tüm bunları normalden sayan hâkim algıya yönelik düşüncelerini merak ediyorum.

Sahneye ilk çıkan Türk kadın adına konmuş bir ödülün varlığı ne kadar güzel ve mutluluk verici. Ama bu ödül işini sulandırdığınızda o güzelliği de heba etmiş oluyorsunuz. Benzer bir rahatsızlığı ben de yaşıyorum. Evet, haklısın, “ancak reddedildiğinde itibar kazandıran ödül” seviyesine düşürülmemeli bu iş.

TÜRK SİNEMASINA SELAM…

Ve “Kanlı Nigar”… Bize biraz oyundan ve prova sürecinden bahseder misin?

Arzu Tan Bayraktutan beni arayıp, sizle çalışmak istiyoruz, dediğinde hemen kabul ettim. Bu şehri ve insanlarını seviyorum. Ve Bursa seyircisinin karşısına “Kanlı Nigar” gibi klasik olmuş bir komediyle çıkmak, başka bir heyecan uyandırıyor bende. Provalarımız çok iyi gidiyor. Yetenekli ve uyumlu bir ekiple çalışıyorum. Bu yıl, Türk sinemasının yüzüncü yılı ve sahnelemede bir şey denemek istedim. Yüzüncü yıla bir saygı duruşu olmasını arzuladım. Salı akşamı seyircimizle buluşacağımız anı biraz da bu nedenden ötürü heyecanla bekliyoruz. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız arifesinde, tüm Bursalıları bekliyoruz. Bu arada şunu da eklemeden geçemeyeceğim. Kanlı Nigar oyunu prömiyer yaptıktan sonra, Bursa’yla olan bağım kopmayacak. Nilüfer Belediyesi bünyesinde bir Şehir Tiyatrosu kurulmak üzere. Bu yeni tiyatroda, önümüzdeki günlerde yeni bir oyunun provalarına başlayacağım. Haldun Taner ustanın “Eşeğin Gölgesi” oyunu… Bunu da Bursa’da Meydan okuyucularıyla paylaşayım istedim.

Söyleşimiz burada nihayetleniyor. Eklemek istediğin bir şey var mı?

Genelde sanat, özelde ise tiyatro insana yatırımdır. Kültür ve sanat faaliyetleriyle, modern eğitim modeli ve teknikleriyle gerçekleştirilebilir bu… Bu ülkenin muktedirlerine bir kere daha yinelenen bir çağrı olsun: Ülkemizdeki en zayıf halka, insana yapılmayan yatırımdır.

Seninle yalnızca söyleşmek değil, aynı zamanda tartışmak istedim. Buna izin verdiğin için teşekkür ederim. “Kanlı Nigar” oyununa tüm Bursalıları bekliyoruz.