W. Houstoun: Yaşlanan Bir Kadının Dans Solosunu İzler Misiniz?

Wendy Houstoun

Mimesis Çeviri/ Tarzlar arasında geçiş yapan sanatçılar için, hem ilgi çekici hem de dürüst bir gösteri tanıtımı yapmak giderek daha zor bir hal alıyor. Wendy Houstoun, “son yazdığım biraz panik yarattı, ve muhtemelen antipati topladı” diyor.

Guardian, 6 Ekim 2014, Çeviri: Levent Soy

 Wendy Houstoun

Karıştırıyorum … Wendy Houstoun. Fotoğraf: Hugo Glendinning

Sanırım şu sıralar tarz korkusundan muzdaripim. Otuz yıl önce, ilk işimi ürettiğimde, dans kapsamında fonlanmıştı ve satılmıştı. İşlerim hala dans salonlarında bu şekilde fonlanıyor ve programlara dahil ediliyor, oysa ben giderek işimi daha fazla karıştırmaya başladım. Son bir kaç eserimde, iddia ediyorum ki, hareketin diğer biçimlere (metin, kötü şakalar, video ve ses) göre oranı, 40/60 gibidir, hatta bazen bu oran 30/70 oluyor. Muhtemelen bu oran samimi bir bakış açısı ile, tiyatro, şiir, komedi ya da kabare gibi başka bir türe dahil etmek için yeterli görülmese de, nadiren direkt dans olarak adlandırmayı hak ediyor.

Şimdiye dek kimse beni aldatmaya yönelik tanıtım nedeniyle dava etmediyse de, performanslardan sonra, Trade Descriptions Act (Ticari Ürünleri Aldatmaya Yönelik Tanıtma, bir anlamda aldatıcı reklamlara karşı tüketiciyi koruyan yasa Ç.N.) kapsamında dava edilmekten endişe duymama yetecek kadar “bu dans değildi ki” yorumları işitiyorum. Tiyatroya gittiğimde, çıkışta “Bu tiyatro değildi ki” diyen birilerini ise nadiren duyarım.

Bir beklentiye sahip olarak gelen izleyicileri hayal kırıklığına düşürmek istemem, fakat benim işim için gelen izleyicinin ufkunu genişletmek isterim. Son turnemde şunu öğrendim: yaşlanmakta olan bir kadın tarafından icra edilen bir dans solosu izleyici bulmakta zorluk çeker. Ben de tam olarak şu üç kelimeden hangisinin – dans, yaşlanmak, kadın – sorunun asıl kaynağını teşkil ettiğini merak ediyorum. Tahminim, yaşlılık, artı dans, artı kadın kimileri için biraz paniğe ya da muhtemel bir antipatiye eşit.

İnsanlara benim işlerimde her zaman biraz espri bulunduğu konusunda garanti vermeye hep hevesli olmuşumdur. Ancak esprilerim, stand-up komediye aşina olan izleyiciler için oldukça anlaşılmaz geliyor. Kısa bir süre önce, South Bank’deki bir performans hakkında ilgi çekici fakat dürüst bir tarz tanıtımı yazmak için çok çabaladık, fakat ne yazdıksa tatmin edici bir sonuç elde edemedik: şiir diyecek kadar şiirsel değildi, komedi diyecek kadar komik değildi, dans denecek kadar oynak değildi. Gerçekten pek çok “değil” vardı elimizde. Oysa insanları değiller ile cezbetmek asıl kolay olmayan.

Yeni bir gösteri hazırlarken hep aynı cümleler dolaşıp durur beynimin içinde: “Bu eserde, aldığım fonu tatmin edecek kadar dans yok hala”. O zaman arkadaşım Nigel Charnock gelir aklıma. Yıllar önce gösterilerinde yeteri kadar dans etmediği için “Drama bölümüne gönderilmişti”. Fakat Drama bölümü de onu kabul etmek istemedi çünkü Dans bölümünden atılmıştı ve sonunda sıkı bir şekilde kendi sınırlarını koruyan bir dizi biçim arasında boşlukta kaldı. Şimdiye kadar fon aldığım hiç bir kurum gösterilerimde dans eksikliğinden şikayet etmediyse de, bunun bir gün olabileceği ihtimali aklımdan hiç çıkmaz.

Bu tip bir sınır kontrolünün kıta Avrupası’nda gerçekten var olduğunu düşünmüyorum. Fakat İngiltere’de sınırlar daha kıskanç ve birden çok şekilde korunuyor. Hayward’da yeni başlayacak olan Move: Choreographing You sergisinin dans camiasında bir heyecan dalgası yarattığını farkettim. İnsanlar, sanat dünyasının hareketi, üstelik de – dansçı bakış açısıyla – cezasını çekmeden neden kendi yörüngesine “dahil etmek” istediğini soruyorlar.

Bu “cezasını çekmek” yaklaşımının bir biçim çavuşluğuna yol açıp açmayacağını ve sanatçıları ait oldukları biçimlerin içinde kalmaya ve tarzlar arasında geçiş yapmamaya itip itmeyeceğini merak ediyorum. Bir şeyin nasıl bir çerçeveye oturtulduğu, insanların bir şeyi nasıl okuduğunu, bir şeyi seyrederken ne kadar sabredebileceklerini belirler. Fakat hepsinden önemlisi, bunu kim gidip görmek ister?

Bu sadece bir işin pazarlanması ve satılması sorunu değil, aynı zamanda sınırlar fikrinin stüdyoda geçen sıradan bir çalışma gününü nasıl etkileyebileceği sorunudur. Ben çalışırken, omzumdaki papağan göçmen bürosu memuru tonuyla kafamın etini yer durur: “Bu bir dans eseri ise neden konuşuyorsun? Sen buna dans mı diyorsun? Buna tiyatro diyemezsin! Evine gittiğinde sen kimsin?” hatta “Bu yazı, neden dans başlığı altında durması gerekirken tiyatro başlığı altında duruyor?” Şimdi derdimi anladınız mı acaba?

Yorum


işlemi tamamlayınız: