Her Çağın Bir Gergedanı Var

Ama Çabuk Unutulur – Ionesco’yu Hatırlamak

Özgün Ergen

EugèneIonesco, Gergedan oyununu yazdığında, II. Dünya Savaşı bütün tahripkarlığıyla kitlelerin üzerinden geçmişti. Yağmalanan kentler, gaz odalarında diri diri yakılan insanlar, insan onurunun tankların gölgesinde parçalanışı… II. Dünya Savaşı, pek çok belge ve sanat yapıtının günümüze kalışı/ya da o günlere ait tanıklıkların aktarımı dolayısıyla da olanca çıplaklığıyla karşımızda.  Bugün her ne kadar kendimizi, savaşın dışında sayıyorsak da aslında psikolojik/sosyolojik/ekonomik anlamda devasa bir savaşın içinde, üstelik silahsız bulduğumuz açık. AKP iktidarı, şiddet ve tahakkümü ile kitlelerin bilincine saldırmakta çok uzun zamandır hiçbir çekince duymuyor. Bedenlere ve kimliklere dönük şiddet, AKP’nin dilinde somutlaşmış vaziyette. Fakat bütün bu biat kültürü ve neo-kapitalist buhranın sorumlusunun yalnız AKP iktidarı olduğunu kim iddia edebilir? Sokakta yürürken bile her gün gördüğümüz insanları, sokakları, karşılaştığınız esnafı, yan komşunuzu böylesine değiştiren ve iktidarın bir uydusuna dönüştüren şey, nedir sahiden? Giderek hafızasız bir hale gelmemizin esas sorumlusu kim?

1960 yılı Le Monde gazetesindeki söyleşisinde, içinde bulunduğumuz çağa da bir nevi göz kırparak şöyle demişti Ionesco: “Her zaman olduğu gibi kişisel saplantılarıma geri döndüm. Yaşamım boyunca insanların yaygın düşünce dediği şey, onun hızlı gelişimi, gerçek bir salgınınki gibi bulaşıcı olma gücü beni hep fazlasıyla etkilemiştir. İnsanlar yeni bir dinin, bir öğretinin, bir bağnazlığın kendilerini ele geçirmesine göz yumuyorlar… Böyle anlarda gerçek bir düşünsel değişime tanık oluyoruz. Dikkat ettiniz mi bilmiyorum, ama insanların artık sizin düşüncelerinizi paylaşmadığı, kendinizi onlara anlatamadığınız zaman, kişi canavarlarla-örneğin gergedanlarla karşı karşıya kaldığı izlenimine kapılıyor. Bunlar içtenlik ve vahşetin karışımını taşıyorlar. Vicdanları sızlamadan sizi öldürebiliyorlar. Ve tarih bize yüzyılın son çeyreğinde böyle dönüşüme uğrayan insanların yalnızca gergedanlara benzemekle kalmadığını, giderek gergedanlaştıklarını göstermiştir.”

Ionesco’nun Gergedan oyununu yazdığı 1969 yılı, aynı zamanda Batı’da, savaş sonrası toplumda tıpkı bir salgın gibi yayılan kapitalizmin ve aynılaşmanın egemen olduğu bir dönem olarak resmedilir aynı zamanda. Absürd tiyatroda da toplumsal karmaşayla birlikte bireyin yaşadığı uyumsuzluk, zaman ve mekândaki kırılmayla kendini gösterir. Olaylar bir taşra-kentinde geçmektedir. Aslında tam olarak ne kent, ne de taşradır oyunun mekânı. Bu durum, aslında bütün arada-kalmış kimliklerimize de bir göndermede bulunur. Klasik dramatik yapıda olduğu gibi zaman, çizgisel bir biçimde ilerlemez. Karaktere yer vermez artık yazar, bu nedenle kişilerin geçmişleri de yoktur. Bu koşullar altında kişi, hem kendi kişisel geçmişi, hem de tarihsel geçmişinden koparılmıştır. İnsan, giderek bir bellek yitimine uğramıştır. Huzur, burada dünyadan kovulmuştur. Başlangıçtaki sıradan atmosfer, aslında pek aldatıcıdır. Her şey alabildiğine sıradan bir görünümdedir oysa: Oyunun başkişisi Berenger, dostu Jean ile sohbet etmektedir. Berenger, alkolik ve umursamazlığı ile günümüzün boşluk ve anlamsızlık içerisinde yüzen ve olayların gidişine hiçbir etkisi bulunmayan insanın bir prototipiyken, Jean da tıpkı bir iş adamı edasıyla durmadan kravatını düzelten ve yaşamda akıp giden şeylerin mantıklı bir açıklaması olduğu görüşünde ısrar eden yanıyla Berenger’ın tam aksini işaret eder. İşin ironik yönü, Berenger’in bir hukuk bürosunda çalışıyor olmasıdır. Oysa dünyadan adaletin yittiği böyle bir zamanda hukuk bürosunda çalışıyor olmak, hayli ironik değil midir?

Sonra o taşra kentinden, ne zaman bir gergedan geçer, her şey ters yüz oluverir. Gergedan’ı ilk kez görenlerin yüzlerindeki şaşkınlık, aslında ona karşı duyulan nefretin de bir ifadesidir. Gergedanlarla ilk karşılaşanlar için bu canlılar, korku uyandıran, derisi kalın, çirkin yaratıklardandır ve onlardan derhâl kurtulmak gerekir. Fakat bu düşünce pek uzun sürmez. Sonra, bir, iki, üç, derken, gergedanlaşma giderek bulaşıcı bir hastalığa dönüşür. Mantıkçı, Yaşlı Adam, Yaşlı Kadın, iş adamı Dudard, sonra Jean ve Berenger’ın âşık olduğu kadın Daisy… Herkesin gergedanlaştığı ve gergedanlığın kabul gördüğü bir yerde gergedan olamayan Berenger’ın durumu pek acıklıdır ve oyun boyunca bize asıl tuhaf görünenler gergedan topluluğunun aksine, onlardır. Herkesle aynı fikirleri paylaşmadığınızda ve aynı toplumsal normları gerçekleştirmediğinizde, onların gözünde iğreti bir nesnesinizdir artık. Artık varlığınıza katlanamaz bir hale gelirler. Fikirleriniz, düşman askeri gibi karşılarına dikilen gereksiz bir ayna oluverir, diğer hepsinin gözünde.

Sizce de giderek bir ‘gergedan toplumu’na dönüşmüyor muyuz? Severek okuduğunuz yazar, çok sevdiğiniz bilim insanı, sonra bir akademisyen, son olarak Alev Alatlı’nın insanı dehşete düşüren açıklamaları, bir biçimde iktidarın uydusu olmaktan artık özneliği ortadan kalkmış yığınlar topluluğunun sayıklamalarına benzemiyor mu? Sonra tıpkı Gergedan’da olduğu gibi sayıklama bir salgın halini alır. Herkesin sesi bir diğerinin yankı-kopyası olur. Bütün konuşmaların altı boşalır birer birer; hatta sessizliğin bile. Berenger’ın herkes gergedana dönüşürken gergedan olamayışı, ama aynı zamanda bunu bir karşı-eyleme dönüştüremeyişindeki eylemsizlik, okuyucu ve izleyici için bir çıldırma vesilesidir.  Ama, aslında okuyucu-izleyicinin burada esas kızdığı şey, Berenger’ın eylemsizliği değil, aslında kendi yüzünün Berenger’da somut bir ifadeye kavuşmasıdır. Herkes gergedana dönüştüğünde, bir an için buna direndiğini düşündüğümüz “son insan” Berenger’ın itirazı bile gergedanlığın kendisine dönük bir başkaldırı değil, aslında gergedan olamayışına bir hayıflanma olur. Berenger, aslında hepimizin bin bir renkli yüzünden başkası değildir.

Distopik zamanlardan geçiyoruz; absürdden bin kat daha absürd. Öyle ki oyundaki bütün o gergedanlar, aslında pek masum kalıyor bugünümüz üzerinden bakılınca. Bir yanda AkSaray tartışmaları ve kendi çıkarları dışında hiçbir şeyi görmeyen ikiyüzlü şöhret çılgınları, diğer yanda en yakınınızdakilerle aranızda giderek aşılmaz hale gelen duvarlar… Biat ve yarış kültürünün yükselen sesi… Peki, bütün bunlar olurken içine düştüğümüz inanç yitimi dolaylarında, kaçımızın üzerinde gerçekte Berenger’ın ölü toprağı eylemsizliği serili değil?

Düşüncelerimiz deprem etkisiyle alt-üst olurken her geçen gün, birilerine öyle içten, sıcacık sarılabilme ihtimali de alınıyor elimizden. Birlikte yürüdükleriniz, günün birinde bir ara sokakta terk ediveriyor sizi. Yapayalnız kalakalıyorsunuz bir gün yol ortasında.

En çok da bu yüzden zamanın kırık prizmasından bize seslenen Ionesco’ya sonsuz selam!

Acı bu: En çok güvendikleriniz, bir sabah uyandığınızda gergedan olabilir.

Kaynaklar

Eslin, Martin, Absürd Tiyatro, çev. Gülce Siper, Dost Kitabevi, Ankara, 1999

Ionesco, “Gergedanlar”, Toplu Oyunlar 4, çev. Hasan Anamur, Mitos Boyut Yayınları, İstanbul, 2000

Not: Bu yazı Yeni Tiyatro Dergisi’nin Ocak 2015 sayısında yayınlanmıştır.

Okuyucu Yorumları

“Her Çağın Bir Gergedanı Var” yazısına bir yorum var.

  1. Erkal Umut dedi ki:

    Gergadan oyunu üzerinden günümüze dair harika bir yazı…

Yorum


işlemi tamamlayınız: