Moda Sahnesi ve “Köpek, Kadın, Erkek”

Dila Okuş

Cumartesi günü Moda Sahnesi’nde Sibylle Berg’in yazdığı, Kemal Aydoğan’ın yönettiği Köpek, Kadın, Erkek adlı oyunu izleme fırsatı buldum. Moda Sahnesi’nin geçtiğimiz sezon sahnelediği oyunların hepsini (Hamlet, Bütün Çılgınlar Sever Beni, Altı Oyuncu Yönetmenini Arıyor), bu sene de Roberto Zucco ve Köpek Kadın Erkek’i izlemiş bir seyirci/tiyatrocu olarak, Moda Sahnesi’nin en azından izlediğim son oyununa dair görüşlerimi yazma ihtiyacı duydum. Geçen sene Mimesis’ten Fırat Kuyurtar ile birlikte Moda Sahnesi’nden Kemal Aydoğan, Timur Acar ve Onur Ünsal ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide; sahnenin kuruluş sürecinin hangi aşamalardan geçtiğini, oyunları hangi kaygılarla sahnelediklerini, tiyatro dünyasına dair görüşlerini detaylı olarak konuşmuştuk.[1] Ancak oyunların içeriklerine dair detaylı konuşma fırsatımız olmamıştı. Bu yazıda görüşlerimi kabaca dile getirmeye çalışırken yakın zamanda bu seneki oyunlara dair bir söyleşi gerçekleştirmeyi de umuyorum.

Roberto Zucco’nun metnini oyunu izlemeden önce tekrar okumuştum, ne yazık ki oyundan önce Köpek, Kadın, Erkek’e dair detaylı araştırma yapma fırsatım olmadı. Sibylle Berg’in 10’dan fazla tiyatro oyunu yazdığını, 1962’de Almanya’da Weimar’da doğduğunu, 1996’da İsviçre’ye taşındığını, yani bugünün Avrupa’sından konuştuğunu biliyordum. Moda Sahnesi’nin oyunlarına aşina biri olarak öngörüm şuydu; hikayesi rahatlıkla takip edilen, keyifle izlenen, esprili, ancak potansiyelinin tamamını sahneye taşımamış bir oyun izleyeceğim… (Bunun ne demek olduğunu birazdan açıklayacağım.)

Tahminimde yanılmadım. Salona ilk girdiğimizde şaşırtıcı olmayan bir sahne tasarımı ile karşılaştık. Tasarımı biraz tarif etmeye çalışayım: Sahnenin sağ tarafında bir yatak bulunuyor, arkasında paravan var, paravanın üzerine bir kadın elbisesi asılı. Sol tarafta ise bir kanepe var, arkasındaki paravan üzerinde bir erkek takımı asılı. Sahne bölmeleri zemindeki kağıt bantlar ile ayrılmış durumda. Her bölme kağıt bant ile kare içine alınmış. Bu detayın oyun içinde bir işlev kazanacağından şüphe duymadım. Bu arada sahne tasarımcısı Bengi Günay’ın tasarım üslubunu bütün oyunlarda gayet işlevsel ve yerinde bulduğumu söylemek istiyorum. Pratik hamleler üzerinden ilerlemeyi tercih ediyor. Kendisine oyunda bir vurgu seçiyor ve bu vurgu noktası üzerinden dekor tasarımında belirgin bir değişim noktası belirliyor. Örneğin bu oyunda “ayrılık ve beraberlik” ya da “ilişki” vurgusu ön plandaydı. Başlangıçta her biri kendi evinde yaşayan kadın ve erkek birlikte yeni bir ev tutmaya karar verdiklerinde evi yerleştirme sahnesi içinde kare bölmeler arasındaki bant sökülüyor ve bölmeler birleştiriliyor, ayrı paravanlarda duran elbiseler yan yana asılıyor. Bu dekor tasarımı her ne kadar kendi içinde işlevsel bir yapıda olsa da, hikayenin genel geçerliğine katkıda bulunduğu da göz ardı edilemez. Açıkçası hikayedeki “genel” akışı daha farklı bir sahne tasarımı ile derinleştirmek mümkün olabilirdi. İzlediğimiz basit hikaye bu sade tasarım ile renk ve derinlik kazanabileceği bir fırsatı kaçırıyor sanki.

Anlatıcılık yapan Köpek karakterini oynayan Barış Yıldız, oyunun izlenirliğini artıran, seyirci ile oldukça makul bir ilişki kuran bir tipleme sahneliyor. Üzerindeki yük oldukça ağır, hem hikayeyi kuruyor hem sahne geçişlerini yapıyor. Barış Yıldız’ın bu rolün hakkını verdiğini söylemek gerekiyor. Kadın ve Erkek tiplemeleri ise izlenirlik açısından seyirciyi zorlamamanın yanında, gelişmeye açık oldukları hissiyatını uyandırıyorlar. Örneğin; Erkek’i oynayan Caner Cindoruk oyunun genelinde kadın ile yaşadıkları tartışma sahnelerinde argüman ile değil, bağırarak tartışmada üste çıkmaya çalışma jestini kullanıyor. Bu hem anlamlı hem de izlenirliği yükselten jestlerden biri; ama bütün oyunu bunun üzerinden kurmak bir süre sonra tekrara düşmeye sebep oluyor. Bunun gibi başka buluşlar ile sahneler çok daha fazla zenginleşebilir. Kadın için de benzer bir durum söz konusu. Zamire Zeynep Kasapoğlu, Kadın karakterini dengesiz bir ruh hali içinde olduğunu vurgulayarak oynuyor ve bunu oldukça başarılı biçimde icra ediyor. Ancak oyun ilerledikçe sahnelenen bu karakter özelliği, anlamını yitirme riskiyle karşılaşıyor.

Gelelim oyununun hikayesine… Potansiyelini yeterince ortaya koyamama meselesi burada da karşımıza çıkıyor. Moda Sahnesi’nin özellikle geçen seneki oyunlarında, (Hamlet’i ayrı bir yere koymak ve daha farklı değerlendirmek gerekiyor) sahnelenen çağdaş metinlerdeki en değerli nokta, oyunun bugün burada sahnelenmesini anlamlı kılacak özelliklerin sahneleme tercihleri, dramaturjik müdahaleler ve oyunculuklar ile ön plana çıkarılmış olmasıydı. Metinlerdeki evrensel tartışmaların belirginleştirilmesi, seyircilerin kendi hayatları ile sahnede izledikleri arasında paralellik kurmasına katkı sunuyor. Bu da ortaya konan dramaturjik yaklaşımın seyirci tarafından daha büyük bir hevesle değerlendirilmesine ve belki kendi içinde bir tartışma yaşamasına olanak sağlıyor. Bu oyunda da benzer bir etki oluşsa da, hikayenin anlatılış biçiminin belli açılardan yetersiz kaldığını düşünüyorum. Köpek, Kadın, Erkek, hemen herkesin ilgisini çekebilecek bir metin. Günümüz dünyasında 35 yaş krizleri ile boğuşan insanlara dair gerçekçi bir tablo koyuyor ortaya. Bu tablo Türkiye’deki şehirli, orta sınıf, heteroseksüel kesime hiç de yabancı değil.  Kadın ve Erkek’in hikayesi onların hayatına tesadüfen ya da bilerek dahil olan Köpek tarafından anlatılıyor. Bir Pazar günü evlerinde tek başlarına oturan Kadın ve Erkek bir şekilde tanışıyorlar, beraber çok fazla olmasa da iyi vakit geçiriyorlar. Zaten yalnızlığın kötü bir şey olduğunu düşünüyorlar, yalnız oldukları için mutsuzlar. Birlikte olarak yalnızlık belasında kurtulacaklarına inanıyorlar ve aralarında bir ilişki başlıyor. Çok geçmeden birlikte yaşamaya karar veriyorlar beraber ev tutuyorlar ama mutsuzlukları devam ediyor. Birlikteliklerini sürdürüp “ilişkilerini kurtarmak” için bir takım hamleler alıyorlar, beraber tatile gitmek gibi… Bunlar işe yaramıyor ve Erkek ayrılmak istediğini, daha doğrusu evleri ayırmak istediğini söylüyor, kadın onu eve bildiğiniz iple bağlıyor. Erkek başta itiraz ediyor. Kurtulmak için elinden geleni yapıyor ancak Kadını kendisini çözmesi için ikna edemiyor. Zamanla bu yeni duruma alışıyor ve hayatının en mutlu dönemini yaşadığına inanmaya başlıyor. Kadın ise evdeki yatağına “bağlı” Erkek uğruna kariyerinde yükselme imkanını bir kenara itiyor. Yeni hayatlarına bir şekilde alışıyorlar ve mutluluk içinde yaşayıp gidiyorlar.

Anlattığım bu hikaye gayet rahat biçimde takip ediliyor. Ortaya açık bir tablo konuyor. Bu tabloya tanık olurken seyirci kendi hayatı ile bir takım paralellikler kurma fırsatı buluyor. Ancak bu tablonun neden böyle olduğu konusunda geliştirilen dramaturjik yaklaşımın sınırlı kaldığı görüşündeyim. Bu en çok karakterler arası ilişkilerde kendini gösteriyor. Mesela Kadın ve Erkek’in Köpek ile kurdukları ilişki oyun içinde oldukça önemli bir yere sahip. Köpek karakteri üzerinden hayvan hakları ve insanların hayvanlara yaklaşımları konusunda bir söz söyleniyor. Köpek açıkça Kadın’ın evine girebilmek istiyor. Ancak “ya beni eve almanın benim için iyi olmayacağı fikrine kapılırlarsa” gibi bir şüphe içinde. Bu anlamda kabaca;” siz onların iradesini kaile alma kisvesi altında onları eve almıyorsunuz ama hayvanlar sokakta daha zor durumdalar” gibi bir cümlenin ortaya çıktığını söyleyebiliriz.  Bu üzerinde tartışmaya değer bir cümle ve sahnede vurgulandığı anda derinleştirmek de kaçınılmaz oluyor. Ancak insanlar ile hayvanlar arasındaki ilişkiye dair bu tartışma sadece Kadın ve Erkek’in Köpek’i eve ilk aldıkları sahnede ortaya çıkıyor. Hâlbuki oyunun devamına da yayılsa, hikayeyi derinleştiren bir eksen pekala kurulabilir.

Kadın ve Erkek arasındaki ilişkide, karakterlerin tavırlarında ve yaklaşımlarda bir tutarsızlık yok. Bu ilişki biçiminin içinde bulunduğumuz dünyada bir anlam ifade etme sıkıntısı olduğunu da düşünmüyorum, keza oyun sırasında arkamda oturan kişi, arkadaşına “şu an sahnedeki erkek ile çok özdeşleştim” dedi. Eminim ki özdeşleşmiştir. Burada önemli olan nokta şu; Kadın ve Erkek karakterlerinin, yaşadıkları olaya kendi cinsiyetlerinden doğru bir takım tepkiler verdikleri, oyun boyunca vurgulanıyor. Demek ki her cinsiyet yaşanan olayla kendi koşullarından doğru bir ilişki kuruyor, yani bir toplumsal cinsiyet analizi söz konusu. Karakterlerin eylemleri üzerinden karşılıklı neden-sonuç ilişkisi de ortaya konuyor; ancak bu tablonun neden böyle olduğuna dair bir yaklaşım ortaya konmuyor ya da yeterince vurgulanmıyor. Bunun vurgulanması ve oyun içinde söz konusu nedenselliğe dair ipuçları gösterilmesi, ortaya konan tablonun güçlenmesine ve derinleşmesine yardımcı olacaktır.

Oyunun sonunda beni düşündüren bir diğer soru ise şu oldu; tiyatro sahnesinde bu konu başka bir hikaye ile anlatılamaz mı? Kadın – Erkek ilişkilerine dair bir tespit, vurucu bir olayla değil de, “ilişki başlar, şöyle devam eder, şöyle sona erer” gibi genel bir durum olarak sahneye taşındığında teatral anlatım olanaklarının gücünden faydalanma fırsatını kaçırma riskiyle karşı karşıya kalıyoruz. Mesela oyun sadece birlikte Paris’e gittikleri sahneden bile ibaret olsa, bu metinde konu edinilen tüm durum ve ilişkileri anlatmak gene mümkün olurdu. Hikayenin bu kadar genel olması anlatım olanakları yaratma konusunda bizi bir yandan özgür bırakırken bir yandan da durumu zorlaştırıyor.

Bütün bu tartışılabilecek yorumların yanında, Moda Sahnesi’nin hem mekanı hem oyunları hem de diğer etkinlikleri ile sanatseverlere huzurlu bir ortam ve keyifli bir gece vaat ettiğini tekrarlamak istiyorum. Anlaşılır, anlamlı, seyirciye geldiğime değdi dedirten oyunlar ile akşam eve gitmeden Kadıköy’de bir oyun izleyeyim diyenler için Anadolu Yakasındaki önemli bir boşluğu dolduruyor.

[1]http://mimesis-dergi.org/2014/05/moda-sahnesi-ile-sezonu-tamamlarken/

Yorum


işlemi tamamlayınız: