Bireyin Kendini Bağışlaması ve Bağışlatması: ‘Kalp Düğümü’

Üstün Akmen

2012 yılında bünyelerindeki oyuncu, yönetmen ve yazarlara üretim yapabilmeleri için olanak ve mekan sağlamak amacıyla kurulan Craft Tiyatro, geçen sezondan sarkan İngiliz Yazar David Eldridge’in (1973) “Kalp Düğümü-The Knot of The Heart” adlı yapıtı ile sezonu sürdürüyor.

“In-Yer-Face”in önemli yazarlarından olan Eldridge, 2011 yılında Almeida Tiyatrosunda ilk gösterimini yapan “Kalp Düğümü”nde şok estetiği genel sanat tekniği olarak değil, bir tür araç olarak kullanırken, neyin gerçek olduğunu sorguluyor.

Eserde, bir arada tutunmaya çalışan bir anne ve iki kızının hayattaki bağımlılıkları konu edilmekte. Anne Barbara’nın aşırı ilgisi, abla Angela’nın aşırı ilgisizliği, kız kardeş Lucy’yi devamlı aşağı çekiyor. Birbirlerine “hayır” demeyi bilemeyen ya da sürekli  “hayır” diyen iki karakter, sevginin dozunun ayarlanamadığı ahvalde en kötü bağımlılıklardan biri haline dönüşebileceğinin örneğini veriyor.

Tabu Yerle Bir

David Eldridge, yazılı metinde abartılmış ilişkiye bağımlılık teşhisi koyuyor. Aileden bağımsızlaşabilmek hiç kolay değil, tamam da, o zaman da sevginin bağımlılık halini alması da mukadder, öyle değil mi ama? Diğer taraftan, incecik çizgiyi pek güzel tanımlıyor. Bağlılıkla bağımlılık nasıl birbirine karışabiliri sorguluyor. Belli değil mi, aşırı sevgi, giderek sorunlara yol açacaktır. Bağlılık, odak noktası halini aldığında çocuk, ebeveynler için bağımlılığa dönüşüyor.

Fazla hoşgörülü davranmak, ebeveynin çocuğunun iyiliğine gibi görünen kimi davranışları, yeri geldiğinde “hayır” diyememek sonuç itibariyle ebeveynlere çocuklarını kaybettirebilir mi dersiniz?
“Kalp Düğümü” bu sorulara yanıt arıyor. Aile ve bağımlılık temaları giderek üst üste biniyor, saygınlık yitip gidiyor, bireylerin kendilerini imha süreci başlıyor.

Yaratıcı Kadro

Merkezi Palermo’da bulunan sanatçı kolektifi Nostra Signora’nın sanatçılarından Simone Mannino ve Jesse Gagliardi’nin oncacık alanda onca mekan duygusunu fiziksel/düşünsel anlamda yaratışları pek güzel. Sahnede yer verdikleri her şeyin oyunda rolü var. Taşınabilir (Daha doğrusu sahne dışına itilebilir) öğeler, süreçlerin karakteristik özellikleri olarak ortaya çıkıyor. Gerekli black-out’ların süresi hayli kısalıyor. Dekor, gerçek bir yerin görünümünden çok daha fazla şey sunuyor, dolayısıyla (Işık tasarımı için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim, ama) Simone Mannino ve Jesse Gagliardi ikilisi dekor tasarımları açısından övülmeyi, alkıştan pay almayı hak ediyor.

Okan Başar Bahar’ın çevirisine hiç sözüm yok, ama bir repliğin içinde geçen: “… Sesini bile çıkarmayacaksın” komutunun ne kadar Türkçe olduğunu kendisiyle tartışırım ya da düzeltmesini sabırla beklerim. Yoksa çeviri tümüyle sözel ve jestuel düzene sokulmuş. Oyuncu, jestiyle ve bedeniyle yüzleşebileceği sözcelendirme durumuna erişebiliyor.

Çağ Çalışkur, oyuncularının işaret ve dayanak noktaları üzerine eklemlediği, ancak izleyicinin düşüncesinin katılımıyla kendini belli eden yönlendirici devin duyumsal ve duygulanımsal şemayı çok iyi çizmiş.  Sadece şemayı çizmekle de yetinmemiş, “alt-partisyon” kavramının sınırlarını da hiç çekinmeden “mükemmel” sözcüğüyle tanımlanabilecek nitelikte belirlemiş, metne sırtını doğrudan yaslamadan, oyunun algılanılması gereken bölümlerini öne itmiş.

Oyunculuklar

Oyunculardan Başhemşire Marina’da Melisa Doğu ve “Torbacı” Zec ile Magazin Muhabiri’nde Erkan Kolçak Köstendil görevlerini hakkıyla yerine getiriyorlar.

Televizyon dizisini, sinema filmini, reklam piyasasını bilmem, ama Angela’da genç oyuncu Ezgi Çelik (1984) eksik kalıyor. Çelik, oyun süresince hiç mi hiç aksamıyor, oyunu eksiltmiyor, düşürmüyor, ama ne yalan söyleyeyim (en azından beni) tatmin etmiyor. Angela’yı yaratırken, içsel deneyimini ifadeye yardımcı fiziksel ya da psikolojik araçları hiç mi gözden geçirmemiş. Oyunculukta nefes almanın role can verdiğini tam anlamıyla öğrenememiş. Artikülasyonu önemsememiş. Önemsememiş öğrenmemiş olabilir, ama bu söylediklerim Ezgi Çelik bunları öğrenemez anlamına gelmiyor. Ezgi Çelik bana kızmamalı, iyi niyetime inanmalı, eksikliklerini tamamlamalı, yeteneğine olan saygıma inanmalı. Sadece çalışmalı.

Çok iyi oyuncugillerden İpek Bilgin, zıtlıklar arasındaki ilişkiyi nasıl da şaşırtıcı bir biçemle seyirciye yansıtmakta, doğrusu insan izlerken şaşırıyor. Tonlama ve vücut hareketlerinin uyumuna, dış aksiyonunu sürekli kontrol altında tutmasına; Barbara karakterinin özelliklerini önceden ve titizlikle saptamış olmasına; saptadıklarını sapla samandan ayırmasına, ayrıştırmasına hayran kalınıyor.

Sahneye ilk kez 14 yaşındayken “Yedi Kocalı Hürmüz” müzikalinde çıktığını, orada tanıştığı ünlü oyuncular Nilgün Belgün ve Levent Özdilek ile 1999 yılında oyunculuğa başladığını, Pera Güzel Sanatlar Lisesi Tiyatro Bölümünü bitirdiğini öğrendiğim Melisa Sözen’e gelinceee…

Kimin boynuna dolanacağımı, kimin elini öpeceğimi bilemiyorum.

Nilgün Belgün’ün mü, Levent Özdilek’in mi, Pera Güzel Sanatlar Lisesi Tiyatro Bölümündeki eğitmenlerinin tümünün mü, yoksa Craft Tiyatro’nun yaratıcıları Çağ Çalışkur ile İpek Bilgin’in mi?

Melisa Sözen’i sahneye kim kazandırdıysa, yaşına başına bakmam boynuna atlarım, elini de öperim.
Melisa Sözen için bilmem başka ne diyebilirim.

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: